Kadının Giydiği
Kimi Gerdi
Kadın Bedeninin Giyim Üzerinden Politik Bir Araç Olarak Manipülasyonu

1966’da Fransız tasarımcı Yves Saint Laurent, “Le Smoking” isimli tasarımını halka sundu. Adını basitçe, Türkçeye “smokin” olarak geçen kıyafetten alan tasarımın özelliği, kadın bedenine göre tasarlanmış ilk pantolonlu takım elbise olmasıydı. Ünlü fotoğrafçı Helmut Newton tarafından çekilen fotoğrafların da desteğiyle bu tasarım, moda tarihinin en tanınan imgelerinden biri oldu. 1910’larda bir kadının pantolon giymesinin akla hayale sığmaz olduğu bir noktadan, savaş döneminde kadınların iş gücüne katılması ile birlikte çıkılmıştı ya, bir kadının şık bir mekâna veya resmi bir etkinliğe pantolonla girmesi hâlâ pek öyle ihtimal verilen bir şey değildi. Hatta bırakın ihtimal vermeyi, izin verilmiyordu. Dillere destan olan bir hikâyede New York sosyetesinin ünlü ismi Nan Golding, şık bir restorana bu ünlü smokinle girmeye çalıştığında çevrildiği kapıdan, pantolonunu çıkartıp ceketi süper mini bir elbise olarak kullanarak girmişti. Kadınların pantolon giydiği için restoranlara alınmadığı dönemden sadece 50 yıl sonra, kadınların fazla giyimli oldukları için plajlara alınmaması söz konusu oldu. Fransa plajlarında burkini yasağı tartışmasıyla birlikte, kadının giyimi ve bedeni üzerinden yapılan politik güç gösterileri bir kez daha gündemimize girdi. Bazıları bu habere kendi tuttuğu takım maç kazanmış gibi sevindi, zafer gibi bir şey oldu, ama kimse kazanmadı.

Le Smoking, Yves Saint Laurent, 1966,
fotoğraf: Helmut Newton
(kaynak: wwd.com)

Burkini denen giysi, baştan el, ayaklar ve yüz dışında vücudun her tarafını örten bir çeşit mayo. Örtülü kalarak denize/havuza girmek isteyen herkesin kullanabileceği bu giysinin okunuşu ise: Müslüman kadın. Burkininin tasarımcısı tarafından verilen isim bile giysinin nötr kalmasını engelliyor. Hakikaten de, mevzubahis yasağa baktığımızda, plajlarda vücudun şu ya da bu kadarını örten giysilerin değil de, doğrudan ‘burkininin’ yasaklandığını görüyoruz. Burkini ile denize girmesi engellenen kadın için alternatifleri düşünelim: Ya burkininin 2004’teki çıkışının öncesinde olduğu gibi, yüzmek için tasarlanmamış kumaşlardan üretilen günlük giysileri ile denize girecek (ki bu yasağı getirenlerin hedefinin bu olduğunu sanmıyorum), ya da plaja hiç gelmeyecek. Bu durumda bunun, Fransa’nın sahil şeridine “Müslüman Kadınlar Giremez” tabelası asmaktan pek bir farkı kalmıyor. Özellikle bulunduğumuz coğrafyada kendi politik ve estetik eğilimlerimiz bu konudaki hislerimizi etkilese de, aslında bu senaryoda gerçekleşen şu: Belli bir kesim insanın halka açık bir alanda bulunması engelleniyor. Bu da bana, Amerika tarihinin karanlık segregation1 uygulamasını hatırlatıyor.

Yukarıdaki tanıma uyan bütün kıyafetler için genel olarak kullanılan “burkini” sözcüğü, aslında tasarımın yaratıcısı Aheda Zanetti’nin markası. Lübnan doğumlu Avustralyalı tasarımcı, yeğeninin giyiminden dolayı girmekte hayli zorlandığı netbol takımında oynadığı ilk maçtaki rahatsızlığından aldığı ilhamla, ‘mütevazı’ giyimli kadınların spor yapabilmesini kolaylaştıracak bir tasarım arayışına girmiş ve fazlalık oluşturarak hareketi zorlaştıran kumaş yoğunluğunu azaltıp sadeleştirerek şimdiki şekline ulaşmış. Mütevazı giyimle içinde yaşadığı Avustralyalı yaşam tarzını bir araya getirmeyi hedefleyen Zanetti, burkiniyi böylece 2004’te piyasaya sürmüş. Fransa’daki uygulama üzerine The Guardian’da bir yazısı yayınlanan Zanetti, tasarımını şöyle anlatıyor: “Sanırım çok pozitif olan bir kıyafeti yanlış anladılar: (burkini) aslında rahatlığı, mutluluğu ve eğlenceyi, sağlıklı ve fit olmayı sembolize ediyor. Şimdi onlar kadınların plajları terk edip mutfaklarına geri dönmelerini mi talep ediyorlar?

Aheda Zanetti’nin tasarlayıp
geliştirdiği Burkini
(fotoğraf: Aheda Zanetti,
kaynak: theguardian.com)

Kişinin kendi bedenine bu denli yakın, günlük hayatın büyük bir parçası olduğundan duygusal yükü çok yoğun olan konularda fikir sahibi olmak, oldukça karmaşık bir mesele haline geliyor. Meslek gereği tarafsız bir yaklaşım sergilemesi gereken antropologların, “tavuk mu yumurtadan yumurta mı tavuktan” bilmecesi niteliğinde bir meselesi vardır: kadın sünneti.2 Bu konu hem etik tartışmalarında sık sık gündeme gelir, hem de kendi kültürel yanlılığımızı yüzümüze çarpma konusunda çok etkilidir. Kadın sünneti, kadının dış cinsiyet organlarının bir kısmının veya tümünün ameliyatla alınmasına verilen isim, yoğun Afrika ve Orta Doğu kökenli bazı toplumlarda kültürel ve dini inançlar dolayısıyla uygulanıyor. Dürüst olmak gerekirse, bir on yıldır bu konu hakkında konuşuyor olsam da, bu konuyu düşünmek hâlâ içimde çok hoş hisler yaratmıyor. Ancak madem dürüst oluyoruz, o zaman bunu Batı’da son derece normal kabul edilen, en az kadın sünneti kadar keyfe keder ve tehlikeli olabilen estetik cerrahiyle karşılaştırmadan edemeyiz. Yine Fransa’da, bu ameliyata karşı sert bir tutum var. Bu ameliyatların yasaklandığı yerlerde, bu kültürlerden gelen insanlar bu ameliyattan vazgeçmiyorlar, kendilerini tamamlanmış kabul edebilmeleri için gerekli olduğunu hissettikleri bu ameliyatı güvenli ve steril olmayan koşullarda gerçekleştiriyorlar, bu da prosedürün tehlike oranını ciddi şekilde arttırıyor. Eşit koşullarda eşit derecede riskli olan ve eşit derecede keyfi olan estetik ameliyatlarınsa geçerliliğini kimse sorgulamıyor, çünkü bunlar ‘Batılı’ bir estetik ve benlik arayışında bütünlük hissetmek için başvurulan ameliyatlar.

Beden üzerinden yapılan politik —politik sözcüğünü burada hayatın her alanına yayılan geniş anlamında değil, parlamentolarda kısıtlı bir kelime dağarcığı ile icra edilen dar anlamında kullanıyorum— hareketlerin neredeyse tamamı kadın bedeni üzerinden gerçekleşiyor: Uluslararası çapta en çok tartışılan konulardan birisi kürtaj, sonra bekâret meselesi var, bir de kadın çocuk doğursun mu doğurmasın mı, kaç tane doğursun, doğurmazsa ne olur mevzuları... Bunlar gibi doğrudan cinsellikle ilgili olmayan konular da, çok da dolaylı olmayan yollardan kadının3 doğurganlığına, cinselliğine ve ‘namus’ kurgusuna işaret ediyor.

Ann Telnaes,
“Men: Stop telling women what to wear”
(kaynak: washingtonpost.com)

Kadınların ne yapıp yapamayacağının, ne giyip ne giyemeyeceğinin ‘erkek akıl’ tarafından karar verilmesi kabul edilebilir bir şey değil. Burada ‘erkek akıl’ demem, bu konuda atıp tutanların sadece erkekler olduğu veya başka bir kadının benim bedenim üzerine fikir beyan etmesini kabul edilebilir bulacağım anlamına değil; ‘erkeklik’ kavramının daha büyük bir güç dengesi içerisinde işgal ettiği yere işaret ediyor. Amerikalı akademisyen bell hooks’un4 ortaya attığı white supremacist capitalist patriarchy yani “beyazlığı üstün gören kapitalist ataerki” tamlaması, uluslararası düzeyde karar mekanizmalarının gözettiği güç mekanizmasını özetliyor. Kadının bedenini emellerine alet eden güç dengesi de, bu tamlamada gizli.

Deena Mohamed tarafından
çizilen süper kahraman Qahera

Kadın giyiminin toplumsal bir imaj çizmek için kullanılması, ülkemizin hiç yabancı olmadığı bir uygulama. Cumhuriyet döneminin başından itibaren cumhuriyet kadını imgesi ile birlikte çizilen modern kadın imajı ile başlayan güçlü sembolleştirme, yüzyılın devamında da milli değerleri bir tuvalmişçesine kadın bedeninin üzerine yerleştirmeye devam etti. Giyimin politik güçler tarafından bilinçli bir toplumsal kimlik oluşturma mekanizması olarak kullanılması ise, coğrafyamıza has bir durum değil; geçtiğimiz yüzyılda bir çok defa yönetim değişikliğine giden Çin’de de belirgin değişikliklere rastlanıyor.

“Bazıları bu habere kendi tuttuğu takım maç kazanmış gibi sevindi, zafer gibi bir şey oldu, ama kimse kazanmadı” diyerek başladım bu yazıya. Bu cümlenin devamı da şöyle geliyor: “Kimse kazanmadı, bütün kadınlar kaybetti.” İtiraf etmeliyim ki, içine doğduğum ve büyüdüğüm5 değer yargılarından sıyrılıp fark etmem uzun sürdü ancak, benim asla ve asla giymek istemediğim bir giysinin giyilmesi yasaklandığında, bütün kadınların giyinme özgürlüğü kısıtlanmış oluyor. Böylece, sevgili ‘öteki’ kadın, ne giydiğine katılmayabilirim, ama onu giyme hakkını ölümüne savunurum.6

1. Amerika tarihinde, beyaz ve beyaz olmayan insanların ayrı mekânlar kullanmasını zorunlu kılan uygulama.

2. Antropoloji alanındaki lisans eğitimim sırasında sık sık örnek olarak tartışılan bir konu.

3. Doğurganlık, yani çocuk doğurmak sadece kendini kadın olarak tanımlayan bireylere has değil, toplumsal cinsiyet spektrumunun herhangi bir yerinde yer alan bireyler hamile kalmak için gerekli edevata sahip olabilirler. Burada kadının doğurganlığı üzerine vurgu yapmam, devlet organlarının kadın düşmanlığı-mizojeni içeren söylemlerinin altını çizmek amacı güdüyor.

4. bell hooks, ismini yazarken büyük harf kullanılmamasını tercih ediyor.

5. Nilüfer Göle, Modern Mahrem, Metis Yayıncılık, İstanbul.

6. Evelyn Beatrice Hall’un The Friends of Voltaire’de yazdığı “söylediğine katılmıyorum, ama onu söyleme hakkını ölümüne savunurum” [I disapprove of what you say, but I will defend to the death your right to say it] cümlesine gönderme. Bu cümlenin genel olarak Voltaire’e atfedilmesi, Hall’un ünlü bir Voltaire biyografisinin yazarı olmasından kaynaklanan bir yanılsamadır.

Aheda Zanetti, burkini, Eda Çakmak, kadın, toplumsal cinsiyet, Yves Saint Laurent