İnişli Çıkışlı İlişkim:
Pokémon Go

Pokémon Go, Candy Crush’ı indirilme sayısında geçerek şimdinin fenomen mobil oyunu oldu. Şu anda, Pokémon Go’nun ne kadar popüler olduğunu anlamak için AppInstitute internet sitesini ziyaret edebilirsiniz. Geçtiğimiz tüm seneyi Snapchat’inden kafasını kaldırmayarak geçiren bir arkadaş bile, Pokémon Go oynar oldu. Tabii Snapchat’i de tam bırakmış sayılmaz; Pokémon Go oynadığı telefonun Snap’ini bir başka telefonla çekiyor. Dünyanın dört bir yanında insanlar Pokémon oynamak için parkları doldurdu ve zaman zaman da birbirlerini ezdiler. Küçüklüğümde Pokémon oynamamış biri olarak, geçtiğimiz hafta oyunu oynama fırsatını yakaladım ve ilginçtir ki, bir Pokémon için hâlâ kimseyi ezmedim.

Kimseyi ezmemiş olsam da, oyunla tanışmam enteresan bir şekilde Sabancı Üniversitesi Lise Yaz Okulu’nda, kendi yaş grubumun içindeyken gerçekleşti. Her şeyden habersiz olduğumdan, birden duran insanları gördüğümde çok da aldırış etmemiştim, ta ki aniden duran bu insanların bazılarına çarpana kadar. O noktadan sonra sorma gereğini hissettim; merak ettim, sordum. App Store’u açtım ve bulamadım. Sonuç olarak oyun daha Türkiye’de çıkmamıştı, fakat herkesin yaptığı bir ‘çılgınlığı’ yaparak bir Avustralya App Store hesabı üstünden oyunu buldum ve indirdim.

Google Maps’e entegre olan oyundaki yerimi değiştirmek için gerçek hayatta yürümemi gerektirmesi, Pokémon Go’nun en kendine has özelliğiydi. Elektronik oyunlar tarihinde hareket gerektiren kaç tane oyun olmuştur bilmiyorum ama, insanları en çok koşturan ve yürüten oyun Pokémon Go olmalı. Pokémon dünyasında gerçek hayattaki hayvanların yerini Pokémonların aldığını ve oyunda bir Pokémon eğitmeni olduğumu biliyordum. Bir eğitmen olarak yapmam gereken Pokémon yakalayıp, eğitip, savaştırmaktı. Bu savaşlar da, sadece sanal spor salonlarında (GYM) gerçekleştirilebiliyordu. GYM’ler ise, yalnızca belirli noktalarda var, bu yüzden yaz okulunun koyduğu yatakhaneye giriş saati hepimizin derdiydi. Geçen sene de bu yaz okuluna gitmiştim ve bir kısım erkek gece yatakhaneden kaçıp kızlar yatakhanesine girmeye çalışırdı. Bu sene durum farklıydı, bu sene kızlar da erkekler de yatakhaneden kaçıp GYM’e gidiyordu. En başta güvenlik geldiğinde hepimiz kaçışıyorduk, sonradan anladık ki güvenlik de GYM’e gidiyordu. Fakat bazıları daha şanslı olabiliyor o konuda, bir arkadaşımın evi GYM olduğu için, balkonundan Pokémon dövüştürebiliyordu. O yüzden hafta sonu, darbe olmuş olmamış dinlemeden, o arkadaşımda kaldım. Aynı zamanda, herkesin farklı şekillerde kazandığı yumurtalar var, bu yumurtalar ise sadece uygulama açıkken belirli bir mesafe yürürseniz çatlıyor. Açıkçası, telefonun üstüne oturarak yumurta çatlatmak çok daha güzel ve gerçekçi bir fikir olabilirdi. Söz konusu yumurta çatlatma sorunsalı ile ilgili, küçük bir çocuğun annesine sorduğu soruya kulak misafiri oldum. “Anne, arabayla gitsek saylanmaz mı?” O küçük çocuğun sorusuna cevabım ‘saylanmaz’dır. Çünkü, belli bir hızın üstüne çıktığınızda uygulama bir araçta olduğunuzu anlar ve haliyle yürümüş gibi görünmezsiniz. Denedim. Bir başka ‘saylanmaz’ ise koşu bandıdır. Yumurta çatlatmak için bir arkadaşım, —gerçek bir spor salonuna hiç gitmemiş bir arkadaşım— koşu bandına çıkıp 10 kilometre yürüdü. Ne yazık ki, uygulama adım sayar gibi değil, fiziksel konumunuzun ne kadar değiştiğine bakarak çalışıyor. Arkadaşım denemiş olsa da, ben de denedim, olmadı.

Oyunun ününün nedeni, uygulamanın çok iyi çalışması ve çok eğlenceli olması kesinlikle değil. Aksine, oyun sürekli çöküyor ve oyunda yapılabilecekler de hayli kısıtlı. Çökme problemi herkesin yaşadığı bir problemdi, ama belki de telefonumun iPhone 4s olmasından dolayı, oyun benim telefonumda ‘sürekli’ çöküyordu. Bir diğer problem ise, telefonumun şarjının bir saat içinde bitmesiydi; o nedenle Pokémon Go oynamayan, ama garanti olsun diye taşınabilir şarj bulunduran arkadaşın şarj ünitesinden yararlandık. Şarj ünitesini sömürdüğümüz kız etrafta olmayınca, biz de sırt çantamızda bilgisayarımızı taşıyıp telefonu bilgisayardan şarj etmeye başladık. Günde oyunu üç saate yakın oynayan Sabancı Üniversitesi’ndeki oda arkadaşıma neden oynadığını sordum (Çünkü ben ona göre daha az oynuyordum!) ve cevabı: “Oynamamın nedeni herhangi bir yaratık yakalamam değil, Zubat yakalamam.” (Zubat yarasaya çok benzeyen bir Pokémon.) Oynayan insanların çoğunun başlamasının nedeni, küçüklüklerinde veya hayatlarının bir kısmında Pokémon oynamış ya da izlemiş olmasıydı. Oyunun popülaritesinde marka tanınırlığının [brand recognition] çok büyük bir yeri vardır. Çünkü, geçmişte delicesine Pokémon oynamış o çocuklar şimdinin profesyonel telefon kullanıcıları oldu. Ben küçükken hiç Pokémon delisi olmadım, ama çizgi filmini izlemiş olduğumdan, az da olsa, bir fikrim vardı. Oyun, belirli bir popülarite seviyesine ulaştıktan sonra, oyunu oynayanların sayısı zaten katlanarak arttı. Kampüste, tek bir Pokémon adı bilmeden oyuna başlayanlardan, “Yuppi, kaplumbağa yakaladım” sesleri yükseldi. İlginç bir şekilde, adını bilmedikleri için kaplumbağa dedikleri yaratıkları yakalamak, çoğu kişiye eğlenceli gelmişti.

Pokémon Go piyasaya çıkışından önce de kendi fan kitlesine sahipti: Aslında bu kadar ilgi odağı olmasının nedenlerinden biri de, Google’ın iki sene önce 1 Nisan şakası olarak “Pokémon Master aranıyor” başlıklı bir iş ilanı vermesi ve bir video yayınlamasıdır. Bu iş ilanının başlığı ise, “Google Maps: Pokémon Challenge”dı. İnsanlara dünyayı gezip Pokémon yakalamalarını söyleyen bu iş ilanı, bir düşünce olarak Pokémon fanlarından ve birçok başka kişiden ilgi gördü. Bu ilginin üzerine Niantic adında bir oyun firmasıyla anlaşıldı ve bu ilginç, bağımlılık yapan oyun ortaya çıktı.

Aynı dünyanın Pokémonlarını yakalasanız da farklı dünyanın Pokémon eğitmenlerisiniz.

Elbette, Pokémon Go’yu herkesin sevmesi gerekmiyor. Wired’ın bir makalesinde Pokémon Go’nun büyük bir ilgi görmesinin yanı sıra oyunu sevmeyenlerin de olduğuna değinilir. Bu durumu birinci elden gözlemlemiş biri olarak söylemek isterim ki, oyuna karşı ben de karışık duygular hissediyorum. Elbette ki, insanların evlerinde koltukta oturup oyun oynamasına göre sokakta yürüyerek oyun oynaması daha güzel, ama Pokémon Go oynayan birkaç arkadaşımla artık ‘normal’ olarak sokağa çıkamaz oldum. Ne zaman ki telefonlarını ceplerine koysalar ve yürüyerek konuşmaya başlasak bir titreşim gelir ve “Dur, şu Magikarp’ı yakalamam gerekiyor!” der, derler, deriz. Ve bu cümle konuşmanın son cümlesi olur genelde. Bir başka sorun ise, oyunun sosyal bir oyun gibi gözükmesine rağmen sosyal olmayışıdır. Bu oyunda, arkadaşlarınla bir görev gerçekleştirmek ya da arkadaşlarınla herhangi bir etkileşimde bulunmak gibi bir şansın yok. Aynı dünyanın Pokémonlarını yakalasanız da farklı dünyanın Pokémon eğitmenlerisiniz. Sıkıntı ise, oyunu oynayan kişinin kendini dış dünyaya kapadığını fark etmemesidir. Oyunu oynadığım bir buçuk hafta boyunca insanlara yarım cevaplar verdiğimin, onlarla konuşmadığımın ve insanlarla yürürken aniden yön değiştirdiğimin farkında değildim. 

Öğle saatlerinde şarjımın bitmesinden, oyunun sürekli çökmesinden ve asosyal davranmamdan dolayı oyunu telefonumdan sildim. Asosyal davranmış olmak benim suçumdu, fakat pil bitirmesi ve tam da “bir şey başardım” derken oyunun çökmesi, beni oyuna karşı negatif bir yaklaşıma itti. Belki oyuna olan bu bağlılık zaten gelip geçiciydi. Ama belki de, 18 yaşında bir birey olarak oyunlar konusunda geri kafalıyımdır; oyunların geleceği budur ve insanların sokakta oyun oynamaya ve oynayanlara alışması gereklidir. Ayrıca oyun, daha çok yeni olduğu için teknik sorunların göz ardı edilmesi gerekiyor. Yeni güncellemelerle beraber oyundaki çökme sıkıntıları çözülebilir ve arkadaşlarınla yapabileceğin şeyler de eklenir. Belki o zaman, oyunu yeniden oynamaya başlarım.

{fold fotoğrafı: Magikarp, Squirtle ve Charmander Kavacık’ta}

Google, oyun, oyun tasarımı, Özgür Gençer, Pokémon Go