Alvar Aalto, Model No. 41,
“Paimio”, 1931–1932;
67,3 × 61 × 91,4 cm,
bükülmüş lamine huş
(kaynak: metmuseum.org)
Hırt-Hışır: Huş

IKEA sağ olsun, hepimiz huş ağacını tanıyoruz, hatta bazılarımızın evi baştan aşağı bu mobilyalarla döşeli. Huş görünümlü sehpası olmayan bir öğrenci evi hayal bile edemiyorum. Alvar Aalto ve eşi Aino Marsio’nun yıllarını verdikleri ağaç bükme denemelerinin sonucunda gelişen Kuzey Avrupa mobilyaları, bizim de hayatımızın bir parçası artık. Kontrplaklara şekil vermek ve bunlardan insan ergonomisine uygun mobilyalar üretmek başlı başına bir devrimdi. Böylece, yatay ve dikey elemanları birbirine ek parçalarla bağlayarak, ayrı bir taşıyıcı sistem kurmak gerekmiyordu. 1930’ların keskin hatlı, metal çerçeveli mobilyalarına nazaran, Aalto’nun doğal malzemeyle neredeyse elle şekillendirilmiş gibi görünen organik formlu mobilyalarının tasarım dünyasında ve bizim gündelik yaşantımızda daha büyük bir bir etki bıraktığı aşikâr. Mobilya tasarımındaki bu devrimin baş aktörü ise, esnekliği ile huş ağacıydı.

Lack serisi huş görünümlü
sehpalar (kaynak: ikea.com.tr)

Huş görünümlü sehpaların, kitaplıkların, Poäng koltukların keyfini sürerken benim gibi “nasıl bir şeymiş yahu bu huş ağacı?” diyen olmuştur herhalde. İtiraf ediyorum, ben bu ağaçla IKEA sayesinde tanıştım ve kendisini de ilk olarak Yalova’da bir fidanlıkta gördüm. Gümüş huştu sanırım ve bir saksıda kenarda durmasına rağmen etkileyiciydi. Bir bitkiyi bir kere görüp tanıyınca, olur olmadık yerde gözleriniz hep onu arıyor. Benim gibi cahilseniz, ancak fidanlıklarda, botanik bahçelerinde, arboretumlarda bulunur sanıp oralara bakabilirsiniz. Halbuki, özellikle Kuzey Doğu Anadolu’da huş ormanları ve hatta endemik bir huş türü bile var.

Kuzey Amerika, Avrupa ve Asya’da pek çok türü bulunan bu ağaç mobilya üretimi dışında, kozmetik ve ilaç yapımında da kullanılıyor ve yaprağından kabuğuna her yerinden faydalanılıyor. Ayrıca yayıldığı geniş coğrafyada, hem yapısı hem de görselliği ile tüm kültürlerin parçası olmuş. İngilizce birch, Rusça beréza, Hollandaca berk gibi benzer isimler, muhtemelen Eski Almancada beyaz anlamına gelen birka kökünden geliyor. Farklı türleri olsa da, ağaç gerçekten beyaz budaklı gövdesi ile hemen tanınıyor. Sıra sıra dizilmiş uzun gövdeleri neredeyse her mevsimde parlıyor. Kafanızı kaldırdığınızda bu uzun gövdelerden beklenmedik bir biçimde dalların ve yaprakların sarktığını görüyorsunuz. Gövdelerinin siyah budaklarla bezenmiş beyaz çizgiselliğiyle boyuna göre küçük yapraklarının yukarıda salınışı harika ışıklar oluşturuyor. Böylesine dimdik duran ağaçlardan insan nazik bir hışırtı da beklemiyor, ama huş ağacını dinlemek için duruyorsunuz. İçinden çıkan berrak öz suyu görmek ise daha da şaşırtıcı, taze de bir kokusu var.

Huş Ormanı, fotoğraf: Ian Kirk 
(kaynak: Wikimedia Commons)

Belki de, bu görselliği ve işlevselliği nedeni ile tüm kültürlerde huş ağacı yeniden doğuşla ilişkilendirilmiş. Kelt ağaç takviminde ilk ayın Huş Ayı (24 Aralık–20 Ocak) olması tesadüf olmasa gerek. İskoç, İrlanda ve İngiliz halk şarkılarında ölümle, dirilmekle anılırken Gal folkloründe Gençlik Diyarı olan Tír na nÓg’da da huş ağaçları sıkça geçiyor. Aslında pek çok ağaç türüne göre huş ağacı kısa ömürlü (ömrü 80–140 yıl arasında değişiyor), fakat çok dayanıklılar ve harika bir adaptasyon yetenekleri var. Ve her zaman genç görünüyorlar…

Cunningham’ın ansiklopedisine1 göre huş ağacı dişil, su elementine ait ve Thor’un kutsal ağaçlarından. Koruma, şeytan çıkarma ve arındırma güçleri olduğuna inanılmış. Şeytan çıkarma için, şeytanın ele geçirdiği insana veya canlıya huş ağacının dallarının nazikçe vurulması yeterliymiş. Çocukları korusun diye beşikler bu ağaçtan yapılır, balıkçı ağları ve yeni açılan tarlalar huş dallarıyla kutsanırmış. Ruslar koruyucu güçlerinden dolayı bu ağacı arazilerine ekerlermiş, hatta “Huş Ağacı” isimli bir halk şarkıları bile var. “Huş Ağacı”nı Kızıl Ordu Korosu huş ağaçları içinde seslendiriyor:

The Red Army Choir,
“The Birch Tree”, süre: 03:21

Fin destanı Kalevala’da da huş ağacı önemli bir figür. Destanın ana karakteri Väinämöinen, arpa ekimi için ormandaki ağaçları kestiğinde kuşlar dinlenebilsin diye yalnızca huş ağaçlarını bırakır. Ayrıca Väinämöinen turna balığının kemiklerinden yaptığı kantelesini de, daha sonra huş ağacından yapar. Bugün bu ahşap enstrüman, daha geliştirilmiş haliyle Kuzey müziklerinin hâlâ önemli bir parçası:

Tolkien severler, Kalevala destanının en azından özetine, kesinlikle bir göz atmalı. Eğer ilginizi çekerse, destanın geç 19. yüzyılda yapılmış derlemesinin İngilizce çevirisinin tamamına, internette ulaşmak da mümkün. 1962’de yayımlanmış, Lale ve Muammer Obuz tarafından yapılmış bir Türkçe çevirisi de varmış, ama ben ulaşamadım. Ayrıca destanın kitaplaştırılma hikâyesi, o yıllarda Rusya sınırları içinde kalan Finlerin ulus inşası açısından da önemli. Elias Lönnrot yıllarca Fin topluluklarını dolaşarak halk şiirlerini ve hikâyelerini derlemiş ve 1849’da milli bir destan olarak Kalevala’yı kitap haline getirmiştir.

Johan Zacharias Blackstadius, 1851.
Destanın sonuna doğru:
Yaşlı Väinämöinen, bakire Marjatta’nın
bir dağ kızılcığı yiyerek hamile kaldığı,
daha sonra Karelia Kralı olarak
vaftiz edilecek çocuğa
kantele öğretiyor.
(kaynak: Wikimedia Commons)

Huş ağacına pek çok sanat eserinde de rastlamak mümkün. Gustav Klimt’in daha çok kadın portrelerini biliyoruz, fakat aslında eserlerinin neredeyse dörtte birini manzara resimleri oluşturuyor. Şehir hayatından kaçıp yazları sığındığı Attersee’de, sabahın erken saatlerinden itibaren ormanda gezinip resim yaparmış. Hatta yöre halkı kendisine Waldschrat, orman cini adını takmış. Huş ormanı Klimt’in ışıltılı paleti için harika bir manzara olmalı. Klimt resimlerinde, sadece gövdelerini gördüğümüz bu ağaçlar hem klostrofobik bir atmosfer yaratıyor, hem de tuhaf bir biçimde sonsuzluk hissi veriyor. Tam da ormanın o insan ölçeği ile oynayan, şehir hayatındaki hiçbir şeye referans vermeyen haliyle karşı karşıyayız.

Gustav Klimt, Huş Ormanı 1, 1903
(kaynak: Wikimedia Commons)

Robert Frost’un “Birches” [Huş Ağaçları] isimli şiiri de, bu ağaçlar aracılığıyla yapılan aşkın bir kaçışı aktarıyor. Frost’un şiirlerinde sıkça karanlık orman sahneleri ve bunların ardına saklanmış bir gizem görmek mümkün. “Huş Ağaçları”nda da fırtına tarafından eğilmiş ağaçları bir çocuğun tek tek eğdiğini anlatıyor, fakat anlıyoruz ki, çocuğun oyununun ve ağaçların ötesinde kendi ruhsal gerçekliğine dair bir şiir bu. Elementary dizisinin bir bölümünde, Dr. Watson’ın Sherlock Holmes’e bir Frost şiiri hediye etmesi tesadüf değil sanırım.

Huş ağacını insan beş duyusuyla birden hisseder diye okumuştum bir yerde. Açıkçası bu, bahsi geçen IKEA sehpaya bakınca insanın pek aklına yatmıyor, onca mitolojik kahramanlığın sonu bu olmamalı diye düşünüyorsunuz. Ağacın kendisini, hatta bir huş ormanını görmek lazım, bunu hissetmek için. Frost’un ki kadar tasalı, Klimt’inki kadar münzevi olmasa da, gerçekten de insanın içine işleyen bir şey var bu ağaçlarda. Ağaçlar birer tapınaktır diyor Hesse, sonsuz yaşamdan bir hayattır.2 Huş ağacı böyle bir his yaratıyor insanda.

1. Scott Cunningham, Encyclopedia of Magical Herbs, Llewllyn Publications, Minnesota, 2000.

2. Hermann Hesse, çev. James Wright, Wandering: Notes and Sketches, Farrar, Straus & Giroux, New York, 1972.


{fold içindeki fotoğraf: Lutzeputz, kaynak: Wikimedia Commons}

ağaç, Alvar Aalto, Gustav Klimt, Hırt-Hışır, huş, IKEA, Işıl Çokuğraş, Kalevala