Hırt-Hışır: Gelincik

Her kış geldiğinde bir daha yaz gelmeyecek diye endişelendiğim için yaz deyince aklıma gelen ilk kır çiçeği hakkında yazıp, azıcık da olsa sakinleşmeyi umuyorum. Son yıllarda, her yere kimyasalla beslenen çim ekme hastalığına tutulduğumuz için şehirlerde kır bitkilerini unuttuk. Çevremizde gördüğümüz çiçekler de belediyelerin ektiği birkaç tür ile sınırlı ve bürokratik zamana göre ekilip söküldükleri için doğal döngüleri hakkında bir fikrimiz yok. Özetle, kır çiçeklerini, en çok da gelincikleri özledim.

Gelincik çiçeği narin görünüşüne rağmen pek çok toprak çeşidinde yaşayabilen, hızla yayılabilen bir tür. Tek başına ömrü uzun olmasa da, o kadar çok sayıda bir araya geliyorlar ki yaz boyunca kıpkırmızı tarlalar görmek mümkün oluyor. Peyzajda yarattığı bu göz alıcı kırmızılıklar sayesinde kendisine sanat dünyasında sağlam bir yer edinmiş.

Claude Monet,
“Argenteuil’de Kırmızı Gelincik Tarlası”
(kaynak: Wikimedia Commons)

Gelinciği Antik Yunan mitolojisinde tanrıça Demeter’in pek çok tasvirinde buğday başakları ile birlikte görüyoruz. İnsanlara toprağı ekmeyi biçmeyi öğreten, bereketin, mevsimlerin ve ekinlerin tanrıçasının sembollerinden birinin buğday başakları olması şaşırtıcı değil elbet. Gelinciğin bu tabloda yer alması ise, düşündürücü. Bunun en önemli nedenlerinden biri gelinciklerin ekin tarlalarında büyümeleri. Bir diğer neden ise, canlı kırmızı renkleri ile ölümden sonra yeniden hayata gelişi sembolize etmeleri.1

Gelinciğin, her ne kadar kırmızısını görmeye alışkınsak da, beyazı ve sarısı da var. Hanakotoba denen çiçeklerin diline göre, kırmızı gelincik eğlence ve sevgiyi, beyaz memnuniyeti, sarı başarıyı sembolize ediyor. Japon ikebana sanatının en büyük inceliklerinden biri de çiçeklerin anlamlarını bilmek, hanakotoba’ya hâkim olmak. Shakespeare’in Hamlet’inde, deli deli konuştuğu düşünülen bir sahnede Ophelia çiçeklerin anlamlarını anlatıyor.2 Viktoryen dönemde İngiltere’de ise, çiçeklerle birbirine mesaj göndermek üst sınıf arasında pek popüler olmuş. Bire bir örtüşmese de, anlamlarına göre çiçek seçmek hâlen geçerli bir uygulama. Hatta, bazı zamanlarda iyi bir satış stratejisi bile denebilir.

Gelincik bu topraklarda adını geleneksel gelin kıyafetlerinin renginden alıyor. Batı dünyasının ağır sembolizminden uzak, daha sade bir varoluşu var diyebiliriz. Büyük Britanya İmparatorluğu ve bir zamanlar ona bağlı toplumlar için ise bambaşka bir anlamı var. Birinci Dünya Savaşı’nın bittiği gün, savaşta hayatını kaybeden İngiliz Milletler Topluluğu askerlerinin anıldığı Remembrance Day’in gayriresmî adı Poppy Day; Gelincik Günü. Milyonlarca insanın ölümünden kâğıt çiçek fabrikalarına uzanan hikâye, modern toplumlarda geleneklerin nasıl oluştuğunun bir örneği. Her şey, Birinci Dünya Savaşı’nın yıkımı ve John McCrae’nin “In Flanders Fields” şiiri ile başlıyor. Flanders, savaşın Belçika yakınlarındaki önemli cephelerinden ve pek çok askere mezar olmuş. Buradaki sayısız mezar sıralarının arasında rüzgârla salınan gelinciklerin tasviri ile şiir savaşa dair önemli yapıtlardan biri ve gelincikler de savaşın önemli sembollerinden olmuş. Propaganda posterlerinde gelinciklerin arasında mezarlıklar görmemizin nedeni de bu. Bir anlamda, gelincikler kendini feda etmenin sembolü hâline gelmişler. Aslında sanıldığı gibi hiç de romantik bir durum yok, savaşın toprağa verdiği zarar nedeniyle cephelerde açabilen birkaç çiçekten biri gelincik.

1918’de Moina Michael adlı Amerikalı bir profesörün bu şiirden etkilenerek, savaşta ölenleri anmak için ipek gelincikler giyilmesini önermesi ve 1920’de Madame E. Guérin’in bu fikri benimseyip savaş yetimlerine bağış toplamak için kâğıt gelincikler satmaya başlaması ile bugünkü anmaların ana öğesi oluşmuş. Guérin’in İngiltere’ye yolladığı gelincikler dikkat çekince 1922’de Londra’da ilk Poppy Factory kurulmuş. Bugün İngiliz Milletler Topluluğu ile ilişkili pek çok yerde, savaşta ölenler insanların yakalarına taktıkları kâğıt gelincikler ile anılıyor. Militarist duygular uyandırdığı ve belirli bir toplumun kayıplarını sembolize ettiği için bu anmalar ve gelincikler hakkında pek çok karşı görüş olduğunu da belirteyim.

“If Ye Break Faith — We Shall Not Sleep, Buy Victory Bonds”, Frank Lucien Nicolet, 1918, Kanada Savunma Bakanlığı’nın
savaş finansmanı için çıkardığı
borçlanma senetleri için afiş
(kaynak: Wikimedia Commons)

Gelincik rengi ve yapısı nedeniyle sanat dünyasının ilgisini çeken bir çiçek. Özellikle Japon sanatının incelikli doğa betimlemelerinde, kiraz çiçekleri kadar olmasa da yine de çok rastlanan figürlerden. 17. yüzyıldan 19. yüzyıl ortalarına kadar Japonya’da uygulanan bir sanat türü olan ukiyo-e, halk hikâyelerinden sahneler, kent ve peyzaj sahneleri ile flora ve fauna betimlemeleri gibi pek çok konudaki ahşap baskı resimleri içeriyor. Ukiyo-e’nin kelime anlamı süzülen bir dünyanın resimleri ve hayatın geçiciliğine dair Budist bir görüşü temsilen ortaya çıkmış. Fakat Edo dönemi baskıları, daha çok kabuki sanatçılarını ve zevk evlerini betimleyerek yaşam sevincine referans verir olmuş. Bu türün son geleneksel sanatçılarından Utagawa Hiroshige ise döneminin aksine daha çok peyzaj, kuş ve çiçek betimlemeleri ile öne çıkıyor. Özellikle Edo manzaralarından oluşan yüz resimlik serisi, onun Japonya’nın en önemli doğa ressamı olarak anılmasını sağlamış.3

Utagawa Hiroshige,
“Bıldırcınlar ve Gelincikler”, 1830–35
(kaynak: Wikimedia Commons)

19. yüzyılın ikinci yarısı Avrupa için çiçek desenlerinin dönemi olmuş diyebiliriz. William Morris’in duvar kâğıtlarından çinilerine kadar bir sürü farklı malzemede uyguladığı desenlerin içinde renkleri ve kıvrımlı yaprakları ile gelincikler de yerini bulmuştu. Fakat kadınların saçlarında kullandığı gelinciklerle çiçeği en çok yücelten Alphonse Mucha’dır. Meuse biraları için yaptığı afişte, “Dört Mevsim: Yaz”daki figüre benzer bir kadın vardır ve Demeter’i anımsatacak şekilde başında buğday başakları ve gelincikler bulunmaktadır. Tabii ki, saçlarından sarkan şerbetçi otlarını da es geçmiyoruz.

Alphonse Mucha,
“Bières de la Meuse”, 1897
(kaynak: Wikimedia Commons)

1897’de Wiener Secession’un kurulması ile hareketlenen sanat ortamı Josef Hoffmann ve Koloman Moser’in Johann Backhausen & Söhne’nin tekstil ürünleri için yarattıkları desenler ile farklı bir yöne gitmiştir. Moser’in desenleri için basitçe, İngiliz Arts & Crafts akımının floral desenlerini Japon katagami tekniği ile yorumlamak diyebiliriz. William Morris’in 1870’lerdeki desenlerinden farklı olarak, Moser’in desenlerinde bitkilerin akıcı ve ritmik formlara indirgendiğini görmek mümkün. Katagami etkisiyle birbirine kenetlenen akıcı organik formlar, yapısal olarak sıkı örülmüş bir kompozisyon oluşturuyor. Moser’in ince matematiksel hesaplara dayalı tekrarları ve yansımaları, onu döneminin benzer işler üreten sanatçılarından ayırıyor.4 Gelincik çiçeğinin soyutlaması ile oluşturduğu desende tüm bunları görmek mümkün.

Koloman Moser, “Gelincik”, 1900
(kaynak: arctic.edu)

Daha çok görselliği ve narinliği ile ön plana çıktığı için gelincik edebiyatta adından sıkça bahsettiriyor. Oz Büyücüsü’nün sekizinci bölümünün adı da “Gelincik Tarlası”. Tam da kahramanlarımız Emerald City’ye varmak üzerelerken bir gelincik tarlasından geçiyorlar ve kısa bir süre sonra Dorothy, köpeği Toto ve Arslan uyuya kalıyorlar. Kitaptaki çiçekler muhtemelen bizim gelincikler değil, uyuşturucu etkisi olan opium poppy yani afyon çiçekleri, ama filmdekiler bildiğimiz gelincikler…

Oz Büyücüsü’nün
gelincik tarlası sahnesi, süre: 04:12

Bu vesileyle, çocukken “ölür onlar, yaşamazlar” uyarılarına rağmen kopardığım tüm gelinciklerden özür diliyorum.

1. Robert Graves, The Greek Myths, Penguin, 1990.

2. William Shakespeare, The Tragical History of Hamlet, Prince of Denmark, perde IV sahne V.

3. Penelope Mason, History of Japanese Art, Pearson Prentice Hall, 2004.

4. Lesley Jackson, Twentieth-Century Pattern Design: Textile & Wallpaper Pioneers, Princeton Architectural Press, 2002.

_
{Fold içindeki fotoğraf: Corina Ardeleanu, (CC0 License) kaynak: Unsplash}

Alphonse Mucha, gelincik, Hanakotoba, Hırt-Hışır, Işıl Çokuğraş, Koloman Moser, Poppy Day, Utagawa Hiroshige