Hırt-Hışır: Eğreltiotu

Bize dünya tarihinde minicik bir nokta olduğumuzu hatırlatanlardan eğreltiotları. Çiçek açan bitkilerden ve hatta dinozorlardan bile önce dünyada var olmaya başlamış, bugün de neredeyse her yerde görebileceğimiz, yüzlerce çeşidi olan bir bitki. Bir yerin eskisi olmak oraya sahip olmaya yetseydi dünyayı eğreltiotları yönetiyor olurdu.

Paolo Monti, Eğreltiotu, 1969
(kaynak: Wikimedia Commons)

Eğreltiotunu birçoğumuz Yeni Zelanda’nın sembolü olarak tanıyoruz. Kanadalılar için akçaağaç neyse, Yeni Zelandalılar için de eğreltiotu o. Maoriler tarafından hem yiyecek hem de tıbbi bir bitki olarak kullanımının yanı sıra, ev ve yiyecek depolarının inşasında da faydalanılmış. Desen olarak da Yeni Zelanda’da paradan pula, tekstilden uçak gövdesine kadar pek çok yerde görülüyor. Burada yetişen ve boyları on metreyi bulabilen gümüş çanak eğrelti yaprağı, 19. yüzyılın sonlarından beri ragbi takımının siyah formalarını süslüyor. Sömürge döneminden kalan bayrağı değiştirmek için yakın zamanda açılan yarışmadaki tasarımların büyük bir çoğunluğunda da eğreltiotu deseni vardı.

George Gillett’in Galler maçında
giydiği
New Zealand Rugby Union International forması, 1905
(kaynak: Wikimedia Commons)

Eğreltiotuna Yeni Zelandalılardan sonra en düşkün toplum ise, bir dönem İngilizler olmuş. Kraliçe Victoria dönemi İngiltere’si, pek çok toplumsal değişimin yaşandığı ilginç bir aralık. Bu değişimlerden kültürel hayatta en çok yankı bulanlardan biri de doğa ile olan ilişkiydi; doğayı incelemek, anlamak ve ona hayran olmak kişiyi daha iyi bir insan yapardı: Doğa sevgisinden yoksun olmak her ne kadar kesin bir suç değilse de, ona sahip olmanın iyilik ve ahlakı beraberinde getireceği düşünülüyordu.1 Doğaya duyulan bu ilgi, çeşitli türler hakkında detaylı bilgiler edinmek amacıyla geziler, kataloglar ve koleksiyonlar yapmak ve bunları sergilemek gibi etkinliklerle bilimsel gelişmelere olanak sağlamıştı. Bu dönemde kurulan sayısız doğa müzesi, kategorize edilmiş ve camlar arkasında korunmuş doğal nesneler aracılığıyla dönemin gelişmekte olan bilgi birikimini ve en önemlisi de artık bu bilginin düzenlemesine yön veren Evrim Teorisi’ni ortaya koyuyordu. Bunların, önceki dönemlerde Avrupa burjuvalarının ilginç nesneleri toplayıp bir arada sergiledikleri vitrin ve odalardan [cabinet of curiosities] en büyük farkı sınıflandırmaydı. Her ne kadar bugünkü kadar net bir mantık sırasına göre dizilmiş sergiler olmasa da, Victoria dönemi müzelerinde nesneler kategorilerine göre ayrışmış bulunuyorlardı.2 Bu doğa müzelerinin bilim tarihinde ve bugün bile bilimsel eğitimde yeri büyük, fakat tüm bunların bir adım sonrasının da ne yazık ki hayvanat bahçeleri ve hatta farklı etnisitelerden insan sergileri [human zoo] olduğunu da unutmamak lazım.

Madeira kökenli ve Royal Gardens’ta yetiştirilmiş eğreltiotu,
E. J. Lowe,
Ferns: British and Exotic, Vol. II, Groombridge and Sons, London: 1856 (kaynak: Wikimedia Commons)

Kraliçe Victoria dönemi İngiltere’sinde doğayla kurulan bu ilişki yalnızca bilime değil, gündelik yaşama da yansımıştı. Orta ve üst sınıfların kabul salonlarında mutlaka bir akvaryumun, teraryumun ya da deniz kabuğu koleksiyonunun sergilenmesi bu ilginin yaşam alanına taşınmasının bir göstergesiydi. Bugün de çok popüler olan teraryumların tarihi 1830’lar civarında Dr. Nathaniel Ward adında bir doğa bilimcinin yalıtılmış cam bir kutunun koruyuculuğunu keşfetmesi ile başlıyor. Bunu botanikçilerin kolonilerde topladıkları numuneleri İngilitere’ye getirmelerinde kullanılabileceğini fark eden Ward, bu buluşu ile o yıllarda ülkedeki egzotik bitki sayısında da patlamaya yol açmış. Wardian case adı verilen, artık mobilyalaşmış ayaklı teraryumlar ilerleyen yıllarda kabul salonlarının vazgeçilmezi hâline geldi.3 Nemle ilişkileri nedeniyle bu kutuların içinde en rahat yaşayabilen bitkiler eğreltiotlarıydı ve böylece bir dönem İngiltere’nin en popüler ev bitkileri oldular. Sadece teraryumların değil, akvaryumların da öncüsü olan bu cam hazneler, kentlilerin evlerinde doğayı kültüre dönüştürmesinin de ilk araçlarından olmuşlardır.

Ayaklı teraryum, Henry T. Williams, Window Gardening – Devoted
Especially to The Culture of Flowers
and Ornamental Plants for In Door Use
and Parlor Decoration, Library of
the New York Botanical Garden,
New York: 1872
(kaynak: Wikimedia Commons)

Evde eğreltiotlarını sergilemek ve bunu da olabildiğinde zor bulunan çeşitler ile yapabilmek o kadar önem kazanmıştı ki, 1870’lerde İngiltere’nin en önemli hobilerinden biri eğreltiotu toplamak olmuştu. Bunun için özel gezintiler düzenlenirken bir yandan da Tazmanya, Filipinler, Borneo ve Brezilya’dan ülkede bulunmayan türler getirtilmiş. Pteridomania yani eğreltiotu çılgınlığı olarak literatürde kendine yer bulan bu takıntı, 17. yüzyıldaki lale merakına biraz benziyor; dev seralardan albümlere, eğreltiotu desenli eşyalardan yüzlerce kitaba kadar geniş bir yansıması var. Talebin büyüklüğü karşısında çaresiz kalan yetiştiricilerin ve toplayıcıların yarattığı botanik yağmanın yanı sıra bunları toplarken ölenler de cabası. Öte yandan, tüm tehlikelerine rağmen İngiliz aristokratlar bunun insan ruhunda yüceltici ve arındırıcı bir etkisi olduğuna inanıyorlardı. 1900’lerin başında Londra’da bir akıl hastanesinin hol pencereleri boyunca eğreltiotu teraryumlarını görmenin başlıca nedeni de buydu. İngilizlerin bu acayip hobisi, tabii ki Amerika’ya da sıçramıştı. New Yorklu botanikçi Frances Theodora Parsons 1899’da How to Know the Ferns isimli çalışması ile buradaki eğreltiotu meraklılarına yol gösteriyordu. İngiltere’dekine benzer biçimde Philadelphia, Detroit ve Chicago gibi birçok şehirde eğreltiotu seraları olduğunu biliyoruz.4 Bugün bile, Avrupa’da olduğu gibi Amerika’da da pek çok eğreltiotu cemiyeti bulunmakta.

Eğreltiotu toplama, Helen Paterson,
The Illustrated London News,
1 Temmuz 1871
(kaynak: Wikimedia Commons)

Bu dönemde uzun doğa yürüyüşlerinin, kabuk toplamanın, kuş gözlemenin ilgi odağı oluşu kadar, hayvan doldurmanın ve bunu cam kutularda sergilemenin, duvarlara hayvan başları asmanın da doğayla kurulan bu yeni ilişkinin bir parçası olduğunu söylemek lazım. Hayvan doldurmanın [taxidermy] da sanatla ilişkilendirilmesi, Victoria döneminde özellikle kuşların ya da ölen bir evcil hayvanın doldurulup iç mekân dekorasyonun parçası olması ile yakından ilişkili. Öte yandan, bu ürpertici sanatın garip bir şekilde animasyon sinemasına katkısı da büyük. Fransız animasyon sinemasının önemli öncülerinden Władysław Starewicz, neredeyse her filminde ölü hayvanlar kullanmış. Amerika’daki meslektaşlarının aksine, filmleri aile prodüksiyonu ve kızı Irene bu cinemarionettes’in kostümlerini üretmenin dışında, asistanlık ve yönetmen yardımcılığı yapıyor, eşi Anna da setlere ve kostümlere yardım ediyor.5 Fransa’da çektiği geç dönem filmlerinden olan Fern Flowers, 19. yüzyıl Polonyalı yazar Jósef Ignacy Kraszewski’nin bir hikâyesine dayanıyor. Eğreltiotları çiçek açmayan bitkiler olsalar da, pek çok mitolojide eğreltiotu çiçeğini bulmanın kişiye sihirli güçler vereceğine inanılıyor. Bu hikâyede de, bir çocuk yaz gündönümü gecesinde ormana gidip eğreltiotu çiçeğini arıyor. Onu kovalayan ağaçlara ve ormandaki başka yaratıklara rağmen çiçeği almayı başarıyor ve dilediği her şey gerçekleşiyor. Neredeyse Starewicz’in tüm filmlerinde olduğu gibi, burada da karakterin normal hayatından korkutucu figürlerle dolu bir rüya dünyasına geçtiğini görüyoruz. Aslında hepsinde bir gerçek hayat ile fantezi dünyasının karşı karşıya gelme durumu var ve fantezi dünyasındaki animizme ait öğeler gerçek hayatta olmaları beklenecek kadar hareketli ve gerçek. Hele 1913 tarihli The Dragonfly and the Ant’daki sarhoş çekirgenin performansı inanılmaz! Yönetmenin bütün filmlerindeki atmosferi de bu kadar tekinsiz yapan, oyuncuların ölü hayvanlar olmasından çok bu sanırım.

1. John Ruskin, “Landscape, Mimesis and Morality”, s. 26–31, ed. Laurence Coupe, The Green Studies Reader: From Romanticism to Ecocriticism, Routledge: Londra ve New York: 2000.

2. Carla Yanni, Nature’s Museums: Victorian Science and the Architecture of Display, Princeton Architectural Press, New York: 2005.

3. Thad Logan, The Victorian Parlour: A Cultural Study, Cambridge University Press, New York: 2001.

4. Sarah Wittingham, Fern Fever: The Story of Pteridomania, Frances Lincoln Limited, 2012.

5. Richard Neupert, French Animation History, West Sussex: Wiley-Blackwell, 2011.

eğreltiotu, Hırt-Hışır, Işıl Çokuğraş, teraryum, Władysław Starewicz [Ladislas Starevich]