“Havada Duran...”
“Yaratıcılık için koşullar, kafa karışıklığı; konsantrasyon; çatışma ve gerginliğin kabulü; her gün yeniden doğmak ve kendi varlığını hissetmektir.” 
—Erich Fromm

“Ne kadar da yaratıcı” dediğimizde, bir kıyaslamanın sonucundan bahsediyoruz. Belleğimizde bulunan bazı şeyleri birbirleri ile karşılaştırıyor, benzerler ve benzemezler arasından birisini en yaratıcı seçiyoruz. Belleğimizi canlı tutarsak kıyaslamaların zorlaşacağı ama değerlendirmenin kendi içinde doğruluğunun artacağı da ortada. Yaratırken de, yaratılmış olanlara dair yorum yaparken de hissedilen sıkıntıların kaynaklarından bir tanesi işte bu. Bir diğeri de, kendimize biçilen ve başkalarına biçtiğimiz rollere hemen ikna olmamak için uyanık tutmak zorunda olduğumuz sorgulama içgüdülerimiz. Rollo May, “yaratıcılık bilinci yoğunlaşmış bireyin kendi dünyası ile karşılaşmasıdır” der.1 Bu bence yaratıcı insanları ve üretimlerini bir ayna olarak kullanıp kendi belleğimiz ve yaşadığımız dünya ile yüzleşmek de demek. Bu yüzleşme, tasarımla uğraşan kişilerin sorgulama içgüdülerini uyanık tutmanın da bir yöntemi.  

Karadeniz Bölgesi, gündelik ihtiyaçlarını karşılamak için sıradışı çözümler üreten insanların hikâyeleriyle zaman zaman haberlere konu oluyor. 2011 yılında Rize’de, kendisi için ilginç bir ev inşa eden Bilal Atasoy’un hikâyesi de onlardan birisi. Bilal Atasoy, küçük bulduğu evini 15 metre uzunluğunda bir konsol eve nasıl dönüştürdüğünü şu sözlerle anlatıyor: “Evin zeminle irtibatı yok. Zaten olsa o evde kalmam. Evim havada olacak. Tek odalıydı, 3 oda daha ekledim, 4 odalı ev yaptım. Uzunluğu 15 metreye çıktı. Ben maceracı biriyim. Kimsenin yaptığı işi yapmam. Bir işin harika olması için eşi benzerinin olmaması lazım. Kafamdan bir proje üretirim, onu yaparım.

Fotoğrafa bakıp çizerek yapıyı
anlamak için deneme, no. 1,
H. Cenk Dereli

Ev, haberlerde “Havada duran uzun bir koridor. Dünya üzerinde görüp görebileceğiniz en ilginç ev bu belki de. Tabii ki Rize’de! Şaka değil! Bu ev gerçekten havada askıda duruyor. Onu tutan şey de kayalara çakılmış demir çiviler ve bu çivilere bağlı çelik halatlar (...) Evi uçurumun üzerinde tutan halatların toplam uzunluğu 400 metre.” denilerek sunuluyor.

Haberin videosundan ve fotoğraflardan Bilal Atasoy’un, kendisine ait küçük bir arsada, kolonlar üzerinde bir döşeme yarattığı, bu döşemenin bir kısmını kapalı mekân hâline getirdiği, kalan kısmı da teras olarak kullandığı anlaşılıyor. Zaman içinde kapalı mekânın kendisine yetmemesi üzerine yapıya konsol ekler yapan Atasoy, temeller üzerindeki yapıya sabitlenen ekleri 15 metre uzatabilmek için de eklenen döşemeleri çelik halatlarla yapının üstündeki kayalığa geriyor.

Fotoğrafa bakıp çizerek yapıyı
anlamak için deneme, no. 2,
H. Cenk Dereli

Bu haberden bir yıl sonra Atasoy, İtalya’da sürdürdüğü yüksek lisans eğitimi sırasında onun evi gibi yapıları incelemeyi seçmiş bir öğrencinin ziyaretiyle tekrar haber oluyor. Bu haberden öğrendiğimiz kadarıyla, İstanbul Üniversitesi Peyzaj Mimarlığı Fakültesi mezunu Özden Kaya, İtalya Politecnico Di Milano üniversitesinde yüksek lisans eğitimi sırasında hocalarına, Karadeniz’deki sıradışı yapılardan bahsedip fotoğraflarını gösteriyor. Hocaları kendisinden ‘sıradışı peyzaj mekânları’ konulu bir tez hazırlamasını istiyor. Öğrencinin ziyareti sırasında onların yanında bulunan ve o dönem Mimarlar Odası Rize Temsilciliği başkanı olan Mustafa Mahmutoğlu, bu ilginç yapıların ilin ‘renkleri’ olduğunu belirtip “Diyecek başka bir şey yok. İtalya’dan bunlar dikkat çekmişse bizim ilgisiz kalmamız düşünülemez. Bilal Bey’in çocukluğundan beri sıradışı işlere ilgisi varmış. Yeni projeleri olduğunu söyledi. Biz de merakla bekliyoruz.” diyor. Sözlerinden ve tavrından, bu yapılara akademik bir çalışma kapsamında, mimarlık ve tasarım disiplinleri dahilinde ilgi gösterilmesine pek anlam veremediği anlaşılıyor. Yüzünde şaşkınlık ve alaycılık ile karışık bir ifade olduğu görülüyor.

Yüksek lisans tezi kapsamında Bilal Atasoy’u ziyaret eden Özden Kaya ile, kısa da olsa, yazışma imkânım oldu. Bilgisayarındaki dosyaları kaybettiğini belirtti ve bu yüzden çalışmasını benimle paylaşmadı. Yaptığının sadece yapıyı belgelemek olduğunu ve Bilal Atasoy ile fazla vakit geçiremediğini söyledi. Yaptığı röportajda Bilal Atasoy’un evin yapım tekniğine dair fazla bir şey söylemediğini, kısa ziyaret sırasında iletişim derinleşemediği için yaratım sürecinin inceliklerinin konuşulamadığını belirtti. “Örnek aldığı bir şey yok. Benzerini de görmemiş. Hayal etmiş ve gerçekleştirmiş. Oranın insanının karakteri öyle. Bölgede köprü yapan bir kişi de, “acaba olur mu” diyerek denemiş yapmayı, teknik destek verenler de olmaz demiş, ama o yine de yapmış.” diyor Özden Kaya. Bilal Atasoy’un hayalini hiçbir yerden esinlenmeden, örnek almadan kendi kendine gerçekleştirdiğine ikna olmuş görünüyor.

Bilal Atasoy’un 15 metrelik konsola sahip evinin dünyaca ünlü Hollandalı mimarlık ofisi MVRDV’nin 2010 yılında İngiltere’de gerçekleştirdiği 15 metrelik konsola sahip “dengedeki ahır” [Balancing Barn] projesinden neyi eksik!

Fotoğrafa bakıp çizerek yapıyı
anlamak için deneme, no. 3,
H. Cenk Dereli
MVRDV ve Bilal Atasoy projelerinin diyagramatik kıyası

MVRDV’nin denge evinin mimari kararlarının, kullanıcılarının ihtiyaçlarından çok mimarların tercihleriyle belirlendiğini biliyoruz. Çevredeki geleneksel ahırların yapı tipolojisini kullanan mimarların, proje arazisindeki kot farkından yararlanıp görüntüsü ile farklı bir proje yaratmaya çalıştıkları ortada. Evin bir kısmı doğrudan zemine otururken, 15 metrelik kısmı yerden yaklaşık 3 metre yukarıda duruyor. Konsol olarak çalışan yapısıyla herhangi bir şekilde alttan desteklenmiyor veya yukarıda bir yere asılmıyor. Yapı, mimarlarının tarifine göre kırma çatılı tek katlı biçimi ve metal kaplama cephesi ile yerel mimariye referans veriyor. İçinde var olduğu yapılı çevre ve topografyayla kurduğu ilişki ile de modern mimarlığı kırsal alanda ulaşılabilir kılıyor.

Konsol ev kelimesini çevrimiçi kaynaklarda aratarak MVRDV’nin evinin yanında, güncel örneklerden tarihsel köklere, aradaki gelişim ve dönüşüm sürecine dair bir hayli görsele hızla ulaşılabiliyor. Konsol yapı inşa etmenin bir mühendislik becerisi olarak keşfedilmesi, bilindiği kadarıyla Mısır’da kullanılan ahşap vinçlere kadar gidiyor. Endüstrileşmenin simgelerinden çelik köprülerin öncü mühendislerinden Benjamin Baker’ın, konsol bir sistemin nasıl çalıştığını belgelediği fotoğraf benzeri görsel malzemelerin 20. yüzyıl avangard mimarlığının —El Lissitzky’nin “Bulut Ütüleri” gibi— konsol yapılarla çarpıcı kentsel mekânlar yaratma fikirlerine ne kadar ilham verdiğini asla bilemeyeceğiz. Ama bildiğimiz şey, bu yapım sistemine dair bilgilerin çağlar içerisinde aktarılarak ve geliştirilerek bir bellek yarattığı. İngiltere’deki denge evi, bir şekilde hem inşa edildiği yerin belleğinin hem de yapısal bir beceri olan konsola dair tarihsel belleğin bir parçası.

Konsol stabilitesi,
kaynak: benjaminbaker.org.uk

“Bulut Ütüleri”, fotomontaj,
El Lissitzky, 1925,
kaynak: architectuul.com

Bilal Atasoy, evini neden uçuruma doğru uzattığını kişisel tercihler üzerinden açıklıyor. Kendi ihtiyaçlarını karşılamak için verdiği karar, arsanın imkânları dolayısıyla onu radikal bir tercih yapmak zorunda bırakıyor. Kullandığı malzemelere bakıldığında, bulabildiği ve işleyebildiği malzemeleri tercih ettiği açık olarak görülüyor. Kendisi her ne kadar röportajda “ben bir projeyi önce hayal ederim, aklımda bitiririm sonra yaparım” dese de, yapısallık, malzeme ve kullanım arasında kurduğu ilişkinin sonucunda yarattığı evin görüntüsünün hayalindeki projenin resminin karşılığı olup olmadığını bilemiyoruz. Eklene eklene son hâlini alan bu evi yaparken, daha çok ev bittiğinde başlayacak yaşantıya odaklanmış olduğunu söylemek mümkün.

Peki Bilal Atasoy bir ev fikrini konsol yapılara dair bu beceriyle birleştirmeyi nasıl düşündü? Hangi bellekten beslendi? Bu yaratıcı eylemin filizlendiği, “yaşananları, öğrenilen konuları, bunların geçmişle ilişkisini bilinçli olarak zihinde saklama gücü, dağarcık, akıl, hafıza, zihin” (TDK) demek olan bellekten çok şey öğrenebileceğimize şüphe yok. Bilal Atasoy’un yaptıklarına tasarım ve yaratıcılık alanından bakanların da, onu ekranlara taşıyan haberleri izleyenlerin de kendisini ve yarattıklarını anlaması ancak bu belleğin varlığıyla mümkün. Onun yokluğunda ise, her şey tesadüfiymiş gibi görünüyor. Yapının Bilal Atasoy’un ‘içine doğmuş’ olduğunu düşünmeye başladığımız anda, bu örnekten hiçbir şey öğrenemeyeceğimiz ortada. Sorgulama içgüdümüzü kaybettiğimizde, Bilal Atasoy’un “rüzgârla kendi kendine dönen çardak” gibi başka projelerini de görerek onun yapı yapma konusunda bir ‘ermiş’ olduğunu düşünebiliriz pekâlâ! Bu karanlık alan Bilal Atasoy’u, hayal ettiklerini gerçekleştirme kabiliyetine sahip, ilham veren yaratıcı bir birey olarak görmemizi zorlaştırıyor. Onu, neyi nasıl yaptığı tam anlaşılmayan meczup bir karakter hâline getiriyor. Karadeniz’in ıssız ve yemyeşil yamaçlarında ya da kalabalık kentlerin sımsıkışık sokaklarında, merak etmeyi ve sorgulamayı bir kenara bıraktığımız an, beceri ve ilham kaynaklarını keşfetme ihtimalimizi de yok ediyoruz.

Bilal Atasoy’un evinin yapısal özeliklerini sorguladığımızda, adım adım ilerledikçe merakımızı daha da uyaran bir patika önümüzde beliriyor. Bölgede pek çok farklı örneği bulunan ahşap yapı geleneğinde, cumba, yani kısa bir konsolun varlığı yadsınamaz. İnsanlar zaman zaman kendi başlarına, zaman zaman da kamusal ya da özel kuruluşlardan hizmet alarak, asma germe yöntemiyle kablolara taşıttıkları döşemeler kullanarak köprüler inşa ediyorlar. Yine bölgede, kayalıklara çelik kabloları sabitleyip, kabloya binecek yükleri dağıtmak için çelikten mukavemet kuleleri dikerek teleferik sistemleri kuruluyor. Bilal Atasoy’un evini yaparken kullandığı yapım yöntemine dair pek çok örnek, aslında yaşadığı yerin belleğinde var. Uçuruma doğru uzanan bir konsol evin biçimini ve malzemesini bir resim olarak hayal etmiş olabilir Bilal Atasoy, ama hayali çağrıştıran şeylerin tamamı, yani konsol inşa etmek, ek döşemelerle bu konsolu uzatmak, destek için döşemeleri kablolarla asmak, kayalara kabloları sabitlemek gibi tüm bilgiler yaşadığı bölgede mevcut. Gözlem ve deneyle keşfedilebilecek veya farklı insanlarla etkileşime geçerek öğrenilebilecek yakınlıkta. Hangi öğrenme süreçleriyle bilgisi elde edilmiş olursa olsun, Bilal Atasoy’un yaptığı yapı, kendisini oluşturan malzeme, yapım yöntemi ve kullanıma dair her ögenin bir araya gelişi açısından kesinlikle kendi sosyo-kültürel ortamında yaratıcı bir eylemin sonucu.

Özel kişilere ait bir özellikmiş gibi tanımlandığına zaman zaman şahit olduğumuz yaratıcılık, aslında tüm insanlara ait olan bir özellik. Zekânın etkin bir biçimde katıldığı her faaliyette yaratıcılıktan söz edilebilir. Kişinin düşünce ve edimlerinin sosyo-kültürel ortam ile etkileşime girmesiyle görünür hâle gelir. Ama yaratıcılık, ancak somut bir eylemle gerçekleşir. Yaratıcılık da zaten, zihnin bilinçli bir biçimde farklı bağlamlar kurma, farklı ve dönüştürücü düşünme faaliyetlerinin karakteridir. Farklı bir ürün ortaya koyulmasını ve bu ürünün sosyo-kültürel bağlam içerisinde değerlendirilerek faydalı görülmesini gerektirir. Yaratıcılık, bireyin içine doğduğu toplumun kültürel karakteri gibi sosyal nitelikler ile zekâ ve birikim gibi kişisel niteliklerin kesişiminden etkilenir. Zekâ belirli bir seviyeye kadar yaratıcılığı artırıyor gibi görünse de, belli bir seviyenin üzerinde yaratıcılığa kritik bir katkısının olduğundan söz edilemez. Bilgi birikimi de, belli süreçlerde yaratıcılığı artırıcı, belli süreçlerde ise farklı düşünmeyi engelleyici bir etki yapar ve tek başına yaratıcılığın artmasında etkin değildir. Sosyal ortamın özgürlükleri koruyan tavrı ise eyleme geçmeyi desteklediği, yaratıcı edimlere alan sağladığı, ve onları görünür kıldığı için yaratıcılığa olumlu yönde etki eder. Gündelik hayatın içinde, tüm bu etkilerin birey ile girdiği etkileşimin, yani yaratıcı sürecin karakteri ise yaratıcılık için belirleyicidir. Yaratıcılık için esas olan kişinin kendi yaratıcı konusunu ve yaratıcı ortamını bulmasıdır.2

Bilal Atasoy kendi yaratıcı konusunu ve ortamını bulmuş görünüyor. Gündelik hayatında karşılaştığı tüm kısıtların yarattığı ortamın onu yaratıcı eylemlerde bulunmaya ittiği de ortada. Ancak Bilal Atasoy, bu ortamın daha fazlasını yapmak için imkânlar sunmadığından da şikayetçi. Kendi yaptığı işin sıradışılığını vurgulamak için yaptıklarını ‘deli işi’, kendini de maceraperest olarak adlandırıyor. Aynı ortamda, Mimarlar Odası oda temsilcisi bölgede yapılan sıradışı mimari işlere ilgi duyulmasına pek anlam veremiyor. Kendilerinin daha önce bu yapıları belgelemek için herhangi bir girişimde bulunmamış olmalarını yadırgamıyor. Onların yarattıklarını ‘bölgenin renkleri’ olarak adlandırıp hafife alıyor. Bilal Atasoy gibilerinin ve yapılarının bölgenin koşulları ile insanlarının etkileşiminden doğan bilinci taşıdıklarını görmüyor. Bilal Atasoy’un kendisine deli demesi de, başkalarının Atasoy’un yaptıklarına bölgenin renkleri demesi de sıradışılığın yarattığı şaşkınlığın boşluğundan, o sıradışılığı çözümlemeyi sağlayacak belleğin yokluğundan kaynaklanıyor. Bilal Atasoy’un kendi imkânları ile inşa ettiği yapının yaratılmasını sağlayan bilginin izinin kolaylıkla sürülememesi, bu ev ile biçimsel ya da fikirsel anlamda doğrudan ya da dolaylı bağlantıları olan örneklerin hızlı bir biçimde işaret edilememesi, bölgede yerel yapı yapma becerisinin geleneksel ve güncel yansımalarına dair belleğin canlı olmadığını gösteriyor. Bu belleğin inşasıyla ve onun yarattıklarıyla heyecanla ilgilenmesi gereken kişilerin yurtdışından gelen ilgiyi şüphecilikle karşılayan tavırları da Bilal Atasoy ve nicelerinin işlerinin bu ortamda pek de kolay olmadığını kanıtlıyor.

Pek büyük olmayan bir coğrafyada sıkışmış sıradışı benzeşenleri anlamaya çalışmak için çaba göstermeden, olan biteni delilik, alışkanlık ya da yerel renk olarak tanımlamaya kolaylıkla ikna olanların izinde yürüyerek ilham alabileceğimiz hiçbir şey bulamayacağımız ortada. Bilal Atasoy’un yapıları gibi işler üzerinden yerel belleklerin keşfedilebileceğine inanıyorum. Ben bir tasarımcı olarak tam da bu bellek ile ilgileniyorum. Tasarım araştırması yaparken, yerel koşullardan beslenen yaratıcılık örneklerinden öğrenmek için yöntemler geliştirdiğimizde yaşadığımız coğrafyadan ve kültür alanından ilham alan içgüdüler kazanacağımızı düşünüyorum. Halihazırda yaratıcı işler üretebilen Bilal Atasoy gibi kişilerin, sürekli canlı tutulan bir bellekten beslenen bir ortamda becerilerini ve hayal dünyalarını daha da geliştirerek yaratabileceklerini bir düşünsenize...

1. Rollo May, Yaratma Cesareti, s. 76, Metis Yayınları, İstanbul, 2008.

2. H. Cenk Dereli, Kentsel Mekânda Gündelik Yaratıcılık, Yüksek Lisans Tezi, İstanbul Teknik Üniversitesi, 2010.

bellek, H. Cenk Dereli, hafıza, konsol, mimarlık, yaratıcı düşünce, yaratıcılık, yerel