“Sand Castles”,
fotoğraf: Jackie (CC BY 2.0)
Hâlâ Metal Dinlemek

İnsan tercihlerinin bir toplamıdır. Çoklukla bu tercihler gönüllü yaptığımız seçimler değildir. Sanat tüketimi de, eğer büyük bir prodüksiyon şirketi sahibi falan değilseniz, genelde gönülsüz tercihlerle örülüdür. Belki bu nedenle, ama sadece bu nedenle, müzik zevki sosyal bir kimliğe dönüşebilir. Türkü bar, metal bar müdavimleri anlamlı kategoriler tanımlarken, yeni izlenimciler ya da fütürist heykel takipçileri bir sosyal grup tanımlamaz. Yeni izlenimcilerin bir araya gelip festivallerini düzenlemeleri, dergilerini çıkartıp televizyon kanalları kurması fikrini bu kadar uçuk ya da nadir yapan nedir? Müzik akımlarının bizi bu kadar derinden ve radikal bir şekilde sürüklemesi, neden ve nasıl bu kadar kolay oluyor? Beethoven’ın meşhur ezgisini beş-altı yaşındaki her çocuk çalabiliyorken, neden fırçayı ve keskiyi elimize alıp Mona Lisa gülümsemesini, David pipisini bu kadar akışkan bir şekilde topluma mal edemiyoruz?

İnsan beyninin müziği kayırarak evrilmesi, bu sorulara verilecek en kolay yanıt. Bebek sesinden hayvan sesine, tonları ve armoniyi ayırt edebilmek evrimsel bir avantaj, bu açık. Peyzajı ve üçboyutlu cismaniliği ayırt edebilmenin böyle bir avantaj yaratabileceği ise kuşkulu. Üçboyutlu ve uzaysal düşünme bir kabiliyet, evrimsel bir beceri değil. Dolayısıyla, üçboyutlu cismaniliği gündelik hayatta inşa etmek bize patates soyarken şarkı söylemek kadar doğal gelmiyor.

Bu yanıtın beni tatmin etmeyen yanı, sadece indirgemeciliği değil. Bu antropolojik çözümleme, hayatta kalmanın ötesine geçen müziği neden hâlâ bu kadar doğal bir şekilde benimsediğimizi anlatmıyor. Operanın tüylerimizi nasıl hâlâ diken diken ettiğini de açıklamıyor, ihtiyarlayan bizlerin neden hâlâ metal dinlediğini de…

‘Hâlâ metal dinlemek’, bu anlamda harika bir metafor. Metalin evrimsel mânâda faydalı olmadığını öğrenmek için gerekli zaman geçmesine rağmen, yıllara ve daha önemlisi evrimsel emperatiflere yenilmeden, müziksel tercihlerin hâlâ hayatta kaldığını anlatıyor. Aynı zamanda, bu yazı için —benim daha çok ilgimi çektiği şekliyle— müziksel tercihlerin, heykel ya da yağlıboya çalışmalara nazaran neden daha baskın olduğunun altını kalınca çiziyor bu metafor.

Hâlâ metal dinleyebilmemi sağlayan bir iki önemli, hatta vazgeçilmez, maddi neden var. Bunların en önemlisi, metal piyasasındaki çeşitlilik ve ürün bolluğu —bu elbette benim istediğim alttürdeki müziği bulma ihtimalimi belirgin olarak artırıyor. Bu çeşitliliğin, beni ilgilendiren en önemli boyutu şu: Kısa sürede üretilen ve tüketilen eserlerle, uzun vadede üretilen ve uzun sürede tüketilen eserlerin var olabilmesi. Diğer bir nedense, dinlediğim ve sevdiğim müziği tekrarlama ihtimalimin olması —yani müziğin, tıpkı edebiyat örneğinde olduğu gibi, bir dil olması ve benim de bu dili çözümleyerek evimdeki bir iki teneke ve klavyeyle tekrarlayabilecek olmam; müziği tekrar üretebilmem. Üçüncü önemli nedense, müziğin sosyalliğinin çok daha kitlesel olması. Bu faktör, birçok diğer parametrenin üstünü örten aldatıcı bir neden —bu yazıda çok eşelemeyeceğim bunu.

Bu yazıda, elbette kısa ve uzun vadede üretilen ve tüketilen müziğin hangi aşamalardan geçtiğini analiz etme şansım yok. Für Elise’nin çabucak yazılmasını yüceltmek ya da Brahms’ın Birinci Senfonisi’ni tamamlamasının epey uzun sürmesini yüceltmek, bize ilave bilgi vermiyor. Neticede ürüne bakıyoruz —üretenin beyin kıvrımlarına ya da ilham meleğine değil.

Müziğin öte yandan, bu kadar baskın olmasının nedeni —yazının başında anlattıklarıma döneyim— bize küçük ve bedelsiz seçimler yapma şansı vermesidir. Kısa kısa melodilerin, üç saatlik operalarla beraber var olabilmesi, virtüözlük gerektiren ezgilerin, blok flütle çalınabilen basitlikteki nağmelerle yan yana yaşaması müziğe dair seçimlerin, neredeyse tüm diğer sanatlara dair seçimlerden daha ‘kolay’ olmasını sağlıyor. Ne mimari tasarım, ne yağlıboya tablo, ne de uzun (hatta kısa) metrajlı film benzer bir özgürlüğe sahip.

Gerçekten öyle mi acaba? Söz konusu ‘zor ve pahalı’ sanatlarda, küçük ve bedelsiz seçimlerle zevkimizi geliştirecek seçimler yapma şansımız yok mu acaba? Koca binanın inşasını beklemek yerine, bir-iki küçük hamurla çalışma masamızın üstüne koyabileceğimiz bir üçboyutlu cisim tasarlamak ya da feng shui benzeri bir hissiyatla mimariyi evlerimize taşımak çok mu imkânsız? Keza, aynı hamurla oynamaya devam edersek, neden ortaokula başlayınca hamurdan heykeller yapmayı bıraktığımızı sorgulamak için çok mu geç kaldık? ‘Akdeniz akşamlarında’ sahilde gitar çalmanın çekimine kapılırken, aynı sahilde ‘kumdan kaleler’ yapmayı neden ihmal ettik?

Sanatın ekonomik yönüne dönmeden bu soruları cevaplamak mümkün değil, kabul. Benim bu yazıda ekonomik boyuta değinmeye dair tereddüdümün nedeni bariz: Ekonomik boyutun gücü meselenin diğer önemli yönlerini ister istemez gölgeliyor, özellikle sanat meselesinde bu gölgeleme çok daha kuvvetli oluyor. Nihayetinde, tuhaf tuhaf ‘sanatçıları’ müzisyen diye piyasaya süren, eleştirmenler sayesinde uçuk fiyatlara satılan tabloları yaratan bir ekonomiden söz ediyoruz. Bu minvalde bir Pollock tablosuna, insanların hâlâ açlıktan öldüğü bir dünyada, bir adamın iki resme yarım milyar dolar vermesinin ahlakını incelemeyi, daha doğrusu bu ahlakı anlamaya çalışmayı, bir sonraki yazıya bırakalım şimdilik.

Müziğin kolay olmasının ‘o kadar da kötü olmadığını’ sezdirmeye çalıştığım bu yazının siyasi öğesini açık etmek lazım. Müzikte, örneğin heykel, mimari ya da resme göre, birazcık daha fazla eşitlik var. Aynı zamanda, yeteneğin aceleci tezahürlerinin ortaya çıkmasını kolaylaştırdığı için acımasız bir adaletsizlik de var: Yıllarca piyano öğrenmeye çalışıp bitmek bilmeyen hayal kırıklıklarıyla yaşamaya çalışırken, hemencecik ‘Allah vergisi’ bir kabiliyetle aleti tıngırdatanları hazmetmek zorunda kalabilirsiniz; bu çoğumuz için acı vericidir. Dolayısıyla, şaşıracağız ama, müzik ve genel olarak sanat üretimi ve tüketimi meselesi eşitlikçi ve adil bir iktisadi sistemin ilk ve önce kurulması gereken zemini olarak içkin özelliklere sahiptir. Ama günümüzde böyle değil bu, değil mi?

Peki, içkin olarak adil ve eşitlikçi bir sistem yaratmaya meyilli bir ekonomik özneden, hangi bireysel ve toplumsal tercihlerimizle bu tuhaf ‘piyasayı’ yarattık? Seine nehrinin boylarında yaratılan şu ‘acı çeken sanatkâr’ imgesini, nasıl züppe sanatkârlarla piştiledik? Bu minvalde, telif ve copyright ile özellikle çoğaltmaya uygun en büyük iki sanat dalından biri olan müziği nasıl metalaştırdık?

İşin felsefi boyutuyla baş etmek kolay değil. Müziğin kopyalanır ve kaydedilir olması, kaydedilenin gerçek müzik değil de —odyofiller sevinecek— basit bir kopyası olduğunu hatırlamak lazım. Bu tespitin ivedi sonucu da, müziğin kopyasını değil canlı performansını metalaştırma gerekliliğidir. Keza, kitabın kâğıt ya da byte temelli kopyalarına değil, ‘kitap okumalara’ ve ‘imza günlerine’ iktisadi değer atfetme gerekliliği de ortaya çıkıyor. Sinemacıların da toplu gösterimlerle ekmek yemesi, benzer dizgenin bir devamı. Peki, ressamlar, mimarlar, heykeltıraşlar ne yapacak? Sanatın hangi ‘özü’ bu taşınabilirliği engelliyor? Neden bazı sanatlarda kopya ve performans arasında ayrım yapabiliyorken, bazılarında ‘tek ürüncülük’ var? Bir resmin tek ve ‘sadece tek’ bir kopyası varken (röprodüksiyonlar elbette bahis dışı), bir şarkının ve kitabın kaç kopyası var?

Önceki bir yazımda anlattım bunu, müsveddeyle öz arasındaki fark bazı alanlarda çok bariz değil. Müzik, sinema ve edebiyatta ise bu fark çok bariz. Peki neden, heykel, mimari ve resimde bu fark bariz değil?

Çözümümüz var. Yaptığımız seçimlerle, ki bu seçimler artık teknolojik itelemeyle oluyor, öz ve müsvedde arasındaki farkı, dijital kültürle paralel olabilecek sahalarda bariz bir şekilde açtık. Artık, müzik, metin ve görüntüyü paylaşmak çok kolay. Çünkü, felsefi ontolojisi berrak olmayan nedenlerden dolayı, bu üç formatın dijitalleşmesi ve aktarılması çok kolay.

Ama dokunmak ve üçboyutlu görüp hissetmek (keza yemek yapma sanatını da bu listeye ekleyebiliriz, ben ekledim: Yeşil Ateş), aynı opak nedenlerle, hâlâ dijitalleşemiyor.

Bu ayrıca, dijital dünyanın yeni misyonunu çiziyor bize. Kimi okur, elbette üçboyutlu yazıcılar ve bu yazıcılar için hazırlanan CAD dosyalarının kolayca paylaşılıyor olmasının önemli bir adım olduğunu, haklı olarak düşünecektir. Ama benim hayalim daha büyük. Nasıl ki hoparlör ve monitör, gene ontolojik olarak berrak olmayan nedenlerle, bilgisayar denen nesnenin vazgeçilmez birer parçası olduysa, üçboyutlu yazıcılar, tat ve koku yayan monitörler ne zaman ve nasıl çalışma masalarımızda yer alacak acaba? Bilgisayarda indirdiğimiz dosyayı, gelişmiş monitörlerimizde aynı doku ve tadı yaratarak, yemek hissi verecek forma sokabilecek miyiz? Odyofillerin frekans ve sıkıştırma takıntısı gibi, degüstatif dimağlar da tat çözünürlüklerinden ve doku yoğunluklarından mı söz edecek, internetten indirilen tat ve yemek simülasyon dosyaları için?

Konu, meselenin teknik bilimkurgusu değil. Mesele, sanatın kopyası ve gerçeği arasındaki farkı yok sayan seçimlerle, ki bunda teknokrasinin önemini azımsamadık, sanatla ilişkimizi yeniden tanımlamış olmamız. Kuşkusuz yer yer kimi altkültürler bunu tekrar yeniden tanımlıyor, kimileri bunu reddediyor. Ancak, daha büyük mesele, yani kimi sanat dallarında benzer bir yöntem takip edemiyor oluşumuz; bu dallarda hâlâ ‘biricik ürünün’ var olmasına izin veriyor oluşumuz.

Teknolojiye ve hıza feda ettiklerimiz düşünülünce, heykele, mimariye ve mutfak sanatlarına ihtirasla sarılmamız anlaşılır bir reaksiyon, kabul. Ancak görünen o ki, bu ihtirasın ne kadar süreceğine yine teknoloji karar verecek.

{Fold içindeki fotoğraf: MoMA’da Jackson Pollock (fotoğraf: Gorup de Besanez, CC BY-SA 4.0, kaynak: Wikimedia Commons)}

Can Başkent, kopya, meta, müsvedde, müzik, performans, sanat