fotoğraf: İstemi Alp Köse
Hafriyat

Çölün ortasında bir yapı yapacaktık. Göz alabildiğine kum, bir anda Kızıldeniz ile sonlanıyordu, ya da Kızıldeniz’in bittiği yerde çöl başlıyordu, her neyse. Proje hazırdı; Descartes’tan bu zamana gelen ‘kartezyen’ düzlem üzerindeki X, Y ve Z koordinatları planlarına işlenmiş paftalar dolusu proje duruyordu önümüzde. Kumdan başka bir petrol vardı, bir de projelerimiz. Varsa yoksa yokluk…

Mimarlık öğrenimi görürken bize öğretildiği gibi —başka türlüsü olamazdı, olmamalıydı— köşe koordinatlarını belirleyerek yapımızı yapacağımız yeri belirlemiştik. Sıra gelmişti hafretmeye!

Temel projesini incelerken, ilk sorular da belirmeye başlamıştı: Kumun altında yine kum mu vardı, yoksa başka bir şey mi? Zemin nasıldı, sert mi yumuşak mı? Sıradan bir şey değildi, küçüklüğümden beri en çok etkilendiğim söz kalıbı olsa gerekti “binanın temeli sağlam olmazsa…” kalıbı. Mimar olarak ilk uygulama deneyimim olacaktı ve heyecanlıydım ister istemez. Ancak doğrusunu söylemek gerekirse ne yapacağımızı pek de bilmiyordum, teoride zehir gibiydik, pratikte ise sallayacak bir şey bile yoktu, bu yönden ‘tabula rasa’ gibiydik, ben de kendi adıma işin nasılını öğrenebilmek için gerçekten de hiçbir şey bilmiyormuş gibi davranmayı yeğliyordum. Ancak —küçük de olsa— sorumluluğum da vardı, başından sonuna bir yapı ortaya koyacaktık. Başıma güneş geçmiş de olabilirdi, kafatasımın buharlaşmaya başladığını hissediyordum, ve soruyordum kendi kendime: Daha önceki binalar nasıl yapılmıştı acaba? Onların temeli nasıldı, yeraltı ve yerüstü birbirinin aynı mıydı, kazınca ne çıkacaktı, proje hazırlanırken her şey öngörülebilir miydi ki?

Dürüst olmak gerekirse, bilmiyordum. Elimizde diplomamız, okullarımızdan birer tanrı parçacığı olarak çıktığımızda her şeyi yaratabileceğimizi düşünüyorduk, ama ‘gerçek yaşam’ pek de öyle değildi. Mimarlık üretiminde bulunma girişimimiz sürecinde, her şey veriliydi oysa. ‘Gerçek yaşam’da —yaşama gerçekliğini veren neydi ki, bunu da konuşmak gerek— işler öyle bomboş bir kartezyen düzlemi doldururcasına yürümüyordu, “aynı doğrultudaki sonsuz nokta yan yana gelmiyor Hocam!” Sözgelimi yatay bir taşıyıcıyı birbirine paralel iki çizgiyle temsil ediyorduk, ancak ‘zaman’la, bu paralellik bozuluyor, taşıyıcılarımız sehim yapıyordu. Ya da hafriyata başladığımızda sonuç beklediğimiz gibi olmuyor, yeraltında bizim bilmediğimiz, varlığından haberimizin olmadığı, bizden önce birilerinin yaptığı bir şeylerle karşılaşıyorduk. Ve her karşılaşma gerilimli sonuçlar çıkarıyordu ortaya. Kimi zaman geçmişin katları ve sayısız paftanın arasında kendini unutturmuş incecik, masum bir kablo —biz öyle sanıyorduk— dünya ülkelerine petrol dışsatımının ilk adımı olan kilometrelerce uzaktaki limana elektrik verebiliyordu. Bu gerçeği limandaki etkinliklerin durması sonrasında öğrenmiştim, neyse.

Hafriyat başlamıştı.

Kazmaya başladıkça, yerüstündeki kumun, yeraltında başkalaştığını görüyordum. Yarım metre alta indiğimizde başka bir katman belirmişti. Rengi daha başka, killi bir kum katmanı. Hafriyat devam ediyordu, kazmanın metali sert bir zemine çarpmış ve tuğlaya benzer bir malzeme kırılmıştı. Böyle bir şey beklemiyorduk açıkçası, korkmuştuk, ama durmamalıydık, yapı yükseğe çıkacaksa, temel alçağa inmeliydi, korkularımızla yüzleşmeye başlamış ve kırılan tuğlayı ellerimizde açtığımızda çölün ortasında bir enerji kablosu bulmuştuk. E şimdi ne olacaktı? Burada böyle bir şeyin olduğu bilgisi bize verilmemişti, verilmezdi de, bilgiyi biz kendimiz bulacaktık. Bunun için kazmıyor muyduk?

Hafriyat devam ediyordu, burada yalnızca kendimizin olmadığını anlamıştık, bizden önce birileri bir şey yapmıştı, biz bir şey yapacaktık, ve bizim yapmış olacağımız yapı sonsuza kadar varlığını sürdürecekmiş de bir daha hiç yeni bir yapı yapılmayacakmışcasına yapacaktık. Ama gelin görün ki, bizden sonra da birileri —büyük olasılıkla— bir şeyler yapmaya devam edecekti.

Devam ettik kazmaya, başka yoğunluklarda, başka kalınlıklarda, başka ve yeni —ya da eski mi demeli— katmanlar bulmaya devam ediyorduk ve edecektik de. Ta ki kartezyen dünyamızdaki koordinat sistemine temelimizi oturtuncaya kadar…

Hafriyat bitmişti —şimdilik.

Umduğumuzla bulduğumuz pek de benzemiyordu birbirlerine, proje hazırlanmadan önce yapılmış sondajdan gelen zemin etüdü bilgileriyle hafriyat sonrası bilgiler örtüşmüyordu, iş programına göre temel atmanın zamanıydı, ancak temel tipinin değişmesi ve projenin revize edilmesi gerekiyordu. Hep öyle olmaz mıydı, işçi hata yaptığında ‘hata’ olurdu, teknokratlar hata yapınca ise ‘revizyon’ olurdu.

Temel tipinin değişmesi programımızı aksatmıştı, yapı yerine gelen inşaat demirleri paslanmaya bile başlamıştı, yapımız daha yaparken eskiyordu.

Temeli yeni plana göre tamamlamıştık, şimdi üstyapıyı yapacaktık. Tip proje yapılarından bir tanesini daha yapıyorduk ve aynı tipte bir önce yaptığımız yapının panel kalıplarını getirmiş, perde duvarlarımızın betonunu dökmüştük. Aynı olduğunu düşündüğümüz kalıpları kullanmıştık, ama döktüğümüz beton bir öncekinden oldukça farklıydı. Halbuki, proje aynıydı, ölçüler aynıydı, kalıp aynıydı. Aynı üretimi tekrar edip duruyorduk. Ancak sonuç hepsinde farklı oluyordu.

Tereddütte kalmıştım. Aynı olduğunu sandıklarımız gerçekten de aynı mıydı?

{Tüm fotoğraflar: İstemi Alp Köse}

boşluk, farklılık, hafriyat, İstemi Alp Köse, katman, mimarlık