(fotoğraf: Işık Kaya)
Fil Hafızası
Gurbetteki Hint Filleri

Bizim cübbelerimiz var. Omuzlarında apolet benzeri, sırma işlemeli, parlak renkli komik atkıları olan. Genelde mezuniyet törenlerinde giyeriz. Oldum bittim sinir olurum. Ama ortamdaki şu garip akademisyen düşmanlığından o kadar çok sıkıldım ki, inadına cübbemi bile sever oldum artık; çarşıda pazarda giymeyi düşünüyorum.

Cübbenin simgesel önemi var tabii. En bilineni, kefenin cebi olmadığı gibi, cübbenin de cebi olmaz. Parayla pulla işim yok demektir bu; vicdanım ile aklım bağımsızdır ve herhangi bir güç odağının önündedir demek. Yani; doğru bildiğimi söylerim, beni paranla, gücünle satın alamazsının şık, sırmalı bir ifadesi. Kariyerimizin başında yaptığımız önemli bir tercihtir bu. Bağımsızlık, bedeli ödenen bir lükstür.

Elbette ki, üniversitede çalışmak ayrıcalıktır. Bunun bence çok esaslı iki sebebi var. Birincisi, farklı çevrelerden gelen akıllı gençlerle karşılaşabilme ve birlikte çalışabilme şansı. Bir ikinci güzellik ise, dünyanın neresine gidersen git, entelektüel insanlarla ister istemez iletişim kurabilme imkânı. Yoksa, insan başka durumlarda da sevdiği işi yapmaya odaklanabilir. Üniversitede olup da, bu iki ayrıcalıklı durumun tadına varamayanlar için üzülüyorum.

Tanıdığım üniversite dışı insanlardan, sizin maaşlar da bizim vergilerden ödeniyor, oh ne âlâ, gibilerinden talihsiz beyanlar duyduğum olmuştur. Aynen devlet otoritelerinin, bunları beslemek zorunda değiliz imaları gibi. Ben şu ahir ömrümde, artık rahatça okumuşların şerrinden bahsedilen memleketimde, eğitimin bu kadar aşağılandığı bir başka dönem hatırlamıyorum. Bugün üniversitenin, kendi içindeki devasa sorunları bir yana, toplumumuzun eğitimli eğitimsiz her kesimi için ne ifade ettiği ayrıca başlı başına bir sorun.

Town versus gown, dünya üzerinde yüzyıllardır bilinen benzer bir gerilimin ifadesidir. 14. yüzyılda, İngiltere’de Oxford’daki bir pubda kasabalılar ile üniversite öğrencileri arasında çıkan ve giderek büyüyen kavganın, yarısından çoğu öğrenci olmak üzere, yüze yakın kişinin ölümüne yol açması sonucu; mahkemenin bütün kasabayı suçlu bulmasıyla verilen ceza, topluma üniversiteye saygı gösterilmesi gerektiğini hatırlatır. Yüzlerce sene süren bu cezaya göre, Oxford belediye başkanı her sene üniversitede yaşanan bu kayıp için pişmanlığını tekrarlar. Ha ha ha diye rahatlıkla alay edebileceğimiz bu saçma elitist gelenek, aslında üniversitelerin bağımsız kalabilme gücü için gerekli, olmazsa olmaz desteğin bir simgesidir. Şüphesiz ki, güçlü ve bağımsız bir üniversite, her şeyden önce bulunduğu topluma fayda sağlar.

Üniversite eğitimi geçmişi, neredeyse, şaka gibi bin yıl öncesine dayanan Oxford’dan alınmış çok filim var. Tabii ki anavatanından uzak Hint filleri, gurbette olanlar. Kardeşim Zeyno sayesinde Oxford benim kaçış yerlerimden biri olmuştur. Yani o Antartika’da yaşasa, bunaldığımda kaçtığım yer orası olurdu muhtemelen. Yoksa sürekli, neredeyse saatine para verdiğimiz İngiliz vizesi almak zorunda oluşumdan hiç memnun değilim. Yine de, Harry Potter ve Jane Austin kahramanlarının diyarına gidiş hep hoşuma gider, sanki şu köşeden Severus Snape kara cübbesini savura savura çıkıverecekmiş gibi, veya daha da iyisi Mr. Darcy. Lamb & Flags, Eagle & Child, Angel & Greyhound gibi tekinsiz ikiliklerle adlandırılmış yüzyıllık publarına da hayranım. Ama asıl hikâye, kardeşimi ziyaret etmek, annemin deyişiyle; şu kadar konuşuyorsanız, şu kadarı çöpe saçmalığındaki sohbetlerimizdir. Kardeşim bana iyi gelir.

Zeyno, ziyaretlerimden birinde beni Ashmoleon Müzesi’nde açılan Elephant isimli bir sergiye bile götürmüştü. Benim için cennet olan bu sergide sömürge kültürüne de sıkça rastlanıyordu. Bu İngilizler çok tuhaf. Gündelik hayatta gayet mülayim olup da, dış politikada nasıl bu kadar vahşi olabiliyorlar, bilmiyorum. Trafikten musluklara bitmeyen terslikleri bir yana, bahçeleri, çayırları, high tea güzellikleri, doğayla ilişkileri, çıkardıkları Beatles’dan Amy Winehouse’a sayısız müzik efsanesi, romanlarındaki rakipsiz günlük hayat anlatımı, filmlerindeki ince mizah, ama en çok medeniyeti oluşturma biçimleri hayranlık verici iken; bütün fakir dünyayı sömürüp yerle bir edişleri tam bir kâbus. Hindistan’dan İrlanda’ya, Arjantin’den Yeni Zelanda’ya, üzerinde güneş batmayan imparatorluğun sömürüsünden nasibini almayan çok az dünyada. Bir de Brexit oylaması sonrası, dokunaklı bağımsızlık konuşmaları yapan gözü yaşlı İngilizler yok mu? Anlaşılan bizde olduğu gibi, başka ülkelerde de tarih dersleri, palavralarla dolu olarak veriliyor.

Kurt Vonnegut, savaşı anlattığı Slaughterhouse-Five [Mezbaha 5] kitabında, Almanlara esir düşmüş İngilizlerin esir kampında, nasıl sanki herşey normalmiş gibi yaşadıklarını, kampın sefaletinin ortasında kendilerine izole bir ortam yaratarak, beş çayından tiyatroya kadar keyif verici hiçbir faaliyetten feragat etmeyerek, medeni bir dünya kurduklarını sarkastik bir dille anlatır. İngilizler her şartta kendileri için yaşanır medeni bir dünya kurmayı başarırlar. Bu konudaki kritik detay, kendileri için durumu olsa gerek.

Ela’nın fili 
- Malzemesi: Plastik, kağıt 
- Geldiği yer: Oxford, İngiltere 
- Veren: Ela

Sömürge fili 
- Malzemesi: Ahşap 
- Geldiği yer: Hindistan 
- Alındığı yer: Oxford University Museum
of Natural History, Oxford, İngiltere

Elephant sergisi fili 
- Malzemesi: Ahşap 
- Geldiği yer: Hindistan 
- Alındığı yer: Ashmoleon Museum,
Oxford, İngiltere 
- Veren: Zeyno

(fotoğraf: Işık Kaya)

cübbe, Fil Hafızası, İpek Yürekli, town versus gown, üniversite