Günlük: 7–13 Nisan 2017

7 Nisan

Dün gece korsan bir toplantıya konuşmacı yaptı beni Nedim Bey. Hazır buradasınız deyip, akşam yemeğinden sonra toplanan bir 20-25 kişiye, otel lobilerinin sağlayacağı kadar bir akustik destekle şehri feshedişimizi ve nedenlerimizi anlatmaya çalıştım.

İnsan dersini en çok anlatırken öğreniyor. Bu bir.

Ancak diğer yandan, bir süreci emekleye emekleye geçerken, yeni bir düzen kurar, usul kurgularken… insanın haddini bilmesi, analizden imtina etmesi lazım! Bu esas bir. En büyük bir.

Zorlu bir muhabbetti, hâliyle.

Aslında her şeyden çok, ilham vermeyi istiyorum. Zira cesaret, bulaşıcıdır. Zor ya da tuhaf ya da sıradışı… Her ne ise yorumları bizim sürecimizle ilgili, izlesinler ve başarılarımızdan çok beceriksizliklerimizle de bir bütün olarak görüp ateş alsınlar istiyorum. Ancak gördüm ki sözlerim, dinleyenlere cesaret aşılamak yerine bir meydan okuyuşa dönüştü. Kibirli geldi kulaklara belki… Zarafeti kaybetmeyip saldırmadılarsa da, savunmaya geçtiler. Önerimin tek yöntem olmadığını bile duyuramadım mesela, yaşadıklarımızın şiddeti hususunda ortak konuşabildiğimi gördüğüm bu kulaklara.

Dün gece en çok muhabbet ederken kendini değil, dinleyeni anlatmak gerektiğini hatırladım.

Bir de inerken toplantıya, asansörde çektim:

Sabah sıcak ve pırıl pırıl bir güne uyandım. Yavaş başladım. Gazetelerimi okudum yatakta ve ufka baktım. Dışarıda harikulade bir manzara var. Erken bahar der, beklemez kimseyi görmeyi insan. Aksine. Bir hayli konuk var otelde ve mayolarıyla da dolaşıyorlar.

Labirentvari koridorların asansörlerle birbirine bağlandığı dev bir tesis burası. Ben hiç böyle bir ortamda tatil yapmadım. Kuşadası’nıysa zihnimden çıkartalı kimbilir ne çok olmuştu. Koylarını, kıyılarını görünmez kılan siteleriyle hatırlıyorum sadece. Oysa burada tek bir dev tesis, belki İstanbul’da Zorlu’nun oturduğuna benzer bir edayla koya hâkim… Paralel bir evren sanki, çocukluğumun Marmaris’i, Kuşadası… ve burası, bu otel. Aklıma dahi gelmedi zaten mayomu almak, gelirken! Uzattım ayağımı balkon demirine, denizi dinledim kapatıp gözümü.

Girdim, duş aldım. Saçım uzamış. Şekil almıyor.

Ve bunu da sabah, davetin asıl sebebi olan konuşmaya inerken:

Öğle yemeğini takiben konuştum. Hazırlığımın uzun zamandır olduğu konulara dair; iklim değişikliği, tüketim usullerimiz ve gastronomi. Soru cevap da yapabildik. 80 kadar dinleyen vardı. Akşamki tecrübeye benzemedi. Aksine. Muhabbetli bir buluşmaya dönüştü.

Hemen ardından Ayvalık’a doğru yola çıktım.

Selçuk gelirken de ilgimi çekmişti. Ardın ardına dizili meyve bahçeleri, yüklü bir arkeolojik hazine ve tümü, tamamı hemen burnumun dibinde, diye! Google amcaya danıştım, Selçuk’ta ne yetiştiriliyor. Çok yazıya denk gelmedim. Bahçelerden bahis yok, ilçenin ekonomisi tümüyle turizme dayalı. Liste sıkı liste. Baktım, bir Efes’i gezmişim. O da bin yıl önce gibi. İlçenin merkezinde yol boyunca al birini vur ötekine bir dolu otel var ve bu mevsimde dahi trafik sıkışık. Yazı düşünemiyorum!

Geçtim yemek yiyecek farklı bir mutfaktan, konaklamayı keyifle yapacağım bir işletmesi yok mudur acaba Selçuk’un?

İzmir’i geçtik, dev gökdelenlerini. Dumanlarıyla karşıdan kıyı kasabasına bakan bir Aliağa’yı. Altın madenine söverek Bergama’yı geçtik. Tuzlanın flamingolarını, Sındırgı’nın toprağı buhar içinde tarlalarını geçtik. Mutluköy sapağından girdiğimiz anda bir şey oldu. Eve dönmek mi, Vasıf mı, yoksa bu yeni hayat kanıma işledi bile mi, bilemiyorum henüz. Sevinç gibi ama. Güzel bir his… Kıvrıla kıvrıla ağaçların arasından giderken açtım pencereyi. Havada hâlâ pirina kokusu. Sanmıyorum sevebileceğimi hiç, alıştıysam bile ve son dönemece girerken atlar belirdi sağımızda. Zeytinlerin içinde. Üç tanesi sahiden mor maviler! Bunlara bir başka isim veriliyor olsa gerek. Mevzun. Zarif. Kuvvetli. Olağanüstüler. Gözümün kenarında kalana kadar tuttum, bırakmadım bakışımı. Hiçbir fotoğrafın böyle anları yakalayamayacağını düşünüyorum. Filmin dahi. Rüyaya benzer. Kaydı güç. Sadece sende saklı. Anlattıkça bozulan anlar bunlar.

Yüzümde gülümsemesi kaldı.

Vasıf’ı kapıda bekliyor buldum. Kıyıdan köşeden tuhaf uzamış saçları, tıraş olmayı ertelemenin neticesi bir sakal ve üzerinde kazak… Sahiden! Çok yakışıklı. Ona ilk düştüğüm günkünden de güzel bir adam bu!

8 Nisan

Bahçe ağır aksak ilerliyor.

Bu kadar burnumuzun dikine gitmesek olmaz mıydı, olmazdı herhalde! Vasıf da ben de neyi bilmediğimizden emin olmadan hareket edemiyoruz bence. Acelemiz yok zaten. Olsun olsun ağrımız sızımız var. Yine de merak ediyorum, bu kadar bostan hareketinin içinden gelip, bu kadar ekoloji aktivistiyle sarmaş dolaş olup, bu kadar tohum, su ve gıda üzerine konuşup, onca dost edinip... Yine de birini çağırmıyor olmaya yardıma, acaba ileride bir gün nasıl bakacağım.

Vasıf bahçenin türlü değişik noktasına çiviler çakıp aletleri diziyor! Bunun için bir kiler önü sundurmamız, bir de şimdilik çamaşırhane gibi kullandığım giriş katı var. Neden duvarları nostalji sofrası tadında süslediğimiz hususunda en ufak fikrim yok. Henüz yüzlemiyorum. 24 saat baş başa olmanın sınavı var önümüzde. Krediden yememek gerek.

Yine de hakkını vermeliyim. İlk tur tarhların üçüncüsü, sayesinde sahici bir tarha benzedi.

Bu tarhlara ne ekileceğine ben karar veriyorum. Temel tercihim kardeşlikleri üzerinden ilerlemek. Yani domatesle hıyarı yan yana koymamak, havuç, marul ya da soğana gitmek. İtiraz etmiyor seçimlerime. Sadece başını sallayıp duruyor, seksen gün alacak ya da doksan günde ancak gibi… Her seferinde ama neredeyse her seferinde, bunu içeride başlatmak gerekirdi diyor. Evet. Ben bilmiyorum sanki. Öyle. Ama ne zaman. Hangi evle hangi ev arasında ve İstanbul’dan eşyalarla birlikte doksan küçük viyol kamyonda şarkısı söyleyerek o mu seyahat edecekti acaba? Hayret hayret!

Bir de sulama kısmı var işin tabii. Hadi tohumları koyduk toprağa. Nemli kalmalı ki toprak, viyolde başlatmamış olmanın acısını azaltabilelim. Yani benim iç sesim böyle bir endişe hissediyor. Günde iki kez sulama taraftarıyım. O ıslatmaya bile razı değil sanki. Bir musluk ucu almış, mist diye bir ayarı var. Yoğun Londra sisi mübarek!

Yine de hakkını teslim edeyim, bir mahsul alırsak eğer bu onun başarısı olacak.

Evet. Biraz umutsuzuz. Vasıf hemen her tohumla birlikte bakıyor bana ve yani, hiçbir şey de almayabiliriz bu yıl diyor. O hazır. Ben emin değilim. Bir hayli hayal kırıklığı yaşayabilirim, tek bir ot dahi bitmezse! Olmaz herhalde o kadarı.

9 Nisan

Bugün Cunda’da pazar var.

Eğer bu sepetlerim mantara gidemezse, pazara gitmeliler! Taktım koluma birini, hem de uçakta yer dar, yol uzun demeden kucakta taşıyıp da getirdiğim birini, 8:30 otobüsüne yetiştik, indik Ayvalık’a. Oradan Cunda arabasına. 9 değildi vardığımızda. Doğrudan pazara girdik. Zira derdim, kuzugöbeği bulur muyuz!

Sepet boşuna değil!

Hayır. Onun yerine Mehmet’i bulduk. Yabani kuşkonmazların göbeğinde Eskişehir’de üretilen ehlileşmişlerini sattığı bir tezgâh kurmuş. İlahi demedik, iki bağ onlardan aldık. Alınmayacak gibi değillerdi. Bu kadar tazesine İstanbul’da rastlamadım! Komşusu limoncu, Mehmet’in tezgâha koyduğu ip filelere itiraz ediyordu. Biz çocukken bunlara konmazdı, alan var alamayan var, pazar çantası gösterilmez diye. Haklı. Yabani kuşkonmazlardan (tilkişen, izvinye, diken, sarmaşık, avronyez gibi bir dolu adı var yöresine ve tadına göre) hem acı hem tatlı ikişer bağ, kaptık sepetimize. Sakız enginarların irilerinden ve kızartmaya uygun minilerinden, bolca taze irisi soğan ve taze irisi sarımsak, biraz radika, biraz ebegümeci, biraz limon ve derken bizim köyün zeytincisine geldik. Laflarken konu mantara da geldi tabii. Ben ayarlarım dedi, telefonumu aldı.

Bu bir tuhaf tutku. Bir cins koleksiyonerlik. Sadece besleyici olsun diye alışveriş yapmak kabil değil. Çeşitli olsun. Kilere uysun. Yarına da kalsın. Paylaşılabilsin. İlham versin. Katman katman beslesin istiyorum. Mantar öyle muhabbetli ki bu bağlamda. Azıcık da öğrenmeye niyetin varsa, sadece almıyor, çıkıp topluyorsan hele...

Ben kuzugöbeği hiç toplamadım gerçi.

Başka mantarları biraz biliyorum. Sağ olsun Jilber, emeği çok üzerimde. Sevdiğim yedi sekiz taneyi problemsiz toplayacağım gibi, başıma hangisi bela açarı da sayesinde tanıyorum. İstanbul çocuğuyum ama. Benim alışık olduğum ormanların bereketi daha çok sonbaharda. Kuzugöbeği ise Kazdağları’ndan, Kozak’dan aşağıya, hiç tanış olmadığım bir alanın, üstelik ilkbaharının mahsulü. Bir defasında Erhan Bey göstermişti, Zeytinbağı’nın setlenmiş bahçelerinde, bak gördün mü, diye de öyle anlamıştım; bakmak yetmiyor bunu bulabilmek için. Başka türlü bakmayı bilmek gerek.

Sonra bir kez de Fikir Sahibi Damaklar’ın bir Ayvalık gezisinde denk gelmiştik pazarda. AIMA’nın mutfağında muazzam bir kahvaltı hazırlamıştık bir küçük torba dolusu kuzugöbeğiyle!

Güzeldi.

Çıktık, Ayna’da güneşin altında kahvaltımızı ederken adamın biri yaklaştı enginarların fiyatını sordu. Sattığımızı düşünmüş. Vasıf’ın kasketi işe yarar yani, gerekirse!

Ve telefon çaldı. Sepetin sebebi mantarların bulundu haberi geldi. Gerçi sepet çoktan dolmuştu ama kuzugöbeklerini plastik torbada taşımaya da gönlüm elvermedi. 12:30 otobüsünde kucağımızda ama niyet ettiğimizden başka bir sepetin koynunda geldiler bizimle eve, canım kuzugöbekleri.

Bunları kurutacağım.

Gerçi Jilber görmesin. Topraklı, çamurlu hâllerini… Önce temizlemem gerek.

Gün boyu rüzgârlı ve yarım güneş alan köşe seçtim. Eleğin altına yükselti niyetine bir tabak koydum. Hiç yapışmasın, nem herhangi bir noktada birikmesin, küf olmasın aman diye. Geceleri içeri girecekler.

Erken akşam yemeğimiz ebegümecili tava böreği, hardallı enginar salatası, buharda yabani kuşkonmaz, acısını çıkartmayı beceremediğim ama bol sarımsak ve zeytinyağıyla pek şahane radikaya eşlik eden birer duble rakı oldu!

10 Nisan

Bu sabah yavaş hareket etme niyetindeydim. Özcan haklı, doğada pazartesi yok! Hangi gün yavaş, hangi gün başlangıç, ne vakit ara olacak bambaşka bir karara sahip. Takvime uymayabiliyor. Yine de sabahımın ilk hareketi açıp makinemi, kahvemi yudumlarken gazeteleri okumak ve tabii, sosyal medyayı gözden geçirmek.

Ve vay anasını sayın seyirciler!

Facebook yetiştirdi.

Yatağında, makul bir sabah okuması niyetiyle azıcık doğrulduğun yatağında, en sert, en sinsi yumruğu yiyorsun böyle, böğrüne böğrüne!

Aylan’ın elini en son onu tutamayan babasına uzattığı çıkmıyor aklımdan. Ne düşünüyordur şimdi, bugün acaba? Geçmiş midir Ankara Metrosu’ndan? Yoksa zaten niyeti olduğu üzere durmamış Türkiye’de, gitmiş midir başka ülkeye? Gece uyuyabiliyor mudur? Çocuğu öldüğü hâlde hayatta kalan bir baba nasıl taşır o anıyı, bu resmi yapan düşünmemiş midir hiç?

Beni çok hırpaladı bu.

İyi ama hiçbir gazetede yok. Aradım. Zira inanmak istemiyorum.

Sahiymiş.

7 Nisan tarihli, Hüseyin Özbalı imzalı, Doğan Haber Ajansı haberi, resmin yer aldığı sergiyi ve ressamını şöyle anlatıyor:

“Sanatsal çalışmalarını Ankara’da sürdüren Faysal Buğday ‘Asrın Lideri’ isimli Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a ait portrelerinden oluşan 19 adet yağlı boya resim sergisini Ankara Büyükşehir Belediyesi Metro Sanat Galerisi’nde sanat severlerle buluşturdu. Ankara’nın Bala ilçesi nüfusuna kayıtlı ressam Faysal Buğday, açtığı ilk kişisel sergisiyle ilgili verdiği bilgide, ‘Sayın Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’ın yaptığı hizmetleri, sevgisini, merhametini ve şefkatini kompozisyonlarla yaptığım resimlerle anlatmaya çalıştım. Bu sergimde siyasal, politik ve propaganda amaç gütmedim’ dedi. Sergi, 12 Nisan 2017 tarihine kadar gezilebilecek. 36 yaşında ve bekar olan ressam Buğday, kaynakçı ustası olarak hayatını kazandığını ve hiç resim kursu almadığını, çocukluk yıllarından beri resim yaptığını ve halen evinde portre resimleri yaparak sanatsal çalışmalarını sürdürdüğünü belirterek şunları söyledi: ‘Sayın Cumhurbaşkanımızı çok seviyorum. Bu ‘Asrın Lideri’ isimli resim sergimde Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’ın bizlere yaptığı hizmetleri, sevgisini, merhametini ve şefkatini tuval üzerine yaptığım yağlı boya resimlerimde duygusal olarak anlatmaya çalıştım. Bunları anlatırken de siyasal, politik ve propaganda amaç gütmedim’ dedi.”

Bir de kısa video var, keşke Ali gelse, konuşsak üzerine.

Ne huzur, ne de yavaşlık mümkün. Belki bugün koyunlar gelir.

Çıktım ağaçları kontrol ettim.

Badem! Vasıf’ın iştahından arta kalan çağlalar ve bollaşan yapraklarıyla çok güzel!

Ceviz de yeşillenmiş artık.

Nasıl da hızla büyüyor o yapraklar! Geçen haftanın fotoğraflarına baktım da, bu bir mucize. Birinin yol göstericiliğinde acaba daha iyi bakmayı öğrenir miydim, yoksa doğru mu bu yaptığım, adım adım keşfediyor olmak… Emin olamıyorum. Bazen kahramanlıkla kibir birbirine karışıyor. Belki ne zamandır hak edilmiş ve yapılmamış tatil niyetine kabul edip buna bir süre, bir tecrübe demeli ve hafif tutmalı yükü. Her şeyi okuldaymışcasına sırtlanmadan. Akışa bırakarak. Belki ilk defa sahiden yavaşlayarak.

Kızımı çok özledim.

Narların ardından eve baktım, o da yerli yerinde!

Arkamı dönüp yolu geçtim, komşu araziye girdim. Bir avuç kır çiçeği topladım. İlk uğur böceğimi gördüm. Bileğimi geçmiş yabani yulaflar. Papatyalar uzamış. Gelincikler üç beş tane. O kadar. Bahar geldi.

Cem de gelecek, bugün.

11 Nisan

Dün gece yollamış kampanya metnini Ayşe, ancak sabah okudum. Ne çalışkan kız! Herkesin durduğu, çamura batmış ayaklarından gözünü alamadığı bir zamanda hem de. Bölük pörçük, herkesin ayrı ayrı halka yaptığı bir mücadele ancak Ayşe gibiler sayesinde kuvvetleniyor. Bir STK şemsiyesine dahi sığınmadan açtığı için bayrağı.

Görselini bile kendi yapmış.

Bugün çamaşır ve ütü günü. Vasıf panikle termosifonu kapattı. İkisi aynı anda ya taşımazsa diye. Bence sakıncası yok. Ne kadar yetersiz elektrik tesisatı, o kadar tümünü güneşe yenilemek için sebep! Asıl mesele şu ki, sıkıcı iş ütü! Olacak gibi değil.

Dışarıdan şahane sesler geliyor, kuşlardan. Muazzam bir keyif içindeler. Kumru hâlâ çöp topluyor, yuva için. Gelecek denilen bülbülü duymuş değilim henüz. Kırlangıçlar sürekli eve giriyorlar, turlayıp çıkıyorlar.

Muazzam.

Akşamüstü keyfi dedik. Oturduk. Bir tabak çağla ve zeytinle. Ufka bakarak.

Bu eve, eski usul bir çamaşır ipi düzeni gerek. Hani bahçede T biçimli iki demir çakılıdır da, T’nin yere paralel tepe çizgisi boyunca halkaları vardır, ipi geçirir, gerer ve bağlarsın. Çocukların yüzlerine sürte sürtüle altından geçmeyi sevdikleri çarşaflar asılır onlara.

Onlardan işte.

Vasıf’a çektirdim bu fotoğrafları, ellerim yaşlanmaya başladı.

Gece notu: Ayşe’den cesaret ben de Merkür’e karşı bir kampanya açacağım galiba. Memleketin bu zamanında retrograde olmanın mânâsı ne?!

12 Nisan

Acaba durmak mümkün mü? Niyetim yok değil. Tek meselem şu ki, tiz bir ses var, duymamazlıktan gelemediğim...

Bugün Facebook’da bir haber dolaşıyor, Emine Erdoğan’ın katıldığı yerel tohum buluşmasında kimyasal tohum dağıtıldı, diye mesela. Benim paylaşım yapmayacağım bir haber gerçi. Zira yazının orijinaline gidiyorsun, Tayfun Hoca kimyasal tohum mu demiş diye, hayır! Kimyasalla kaplı tohum, demiş. Hafızanı zorluyorsun. Kimyasal tohum diye bir tanım, bir terminoloji mi var? Hayır! Yok. O hâlde bu başlık ne? Konusunu bilmeyen biri, popülist bir başlık atmayı seçmiş. Arada Tayfun Hoca’nın yazısı da güme gitsin, Ahmet Mehmet cepten sadece başlığa baksın, like’lasın, Ayşe hanım teyze görsün, ürpersin diye. Herkes de paylaşıyor!

Tohum bir mücadele alanı. Bir egemenlik meselesi. Büyük bir savaş var. Safları popülist başlıklarla değil gerçek bilgi, ortak terminoloji ve uzlaştığımız geleceği tekrar tekrar işaret edip, ufka odaklanarak birleştirebiliriz.

Bu olsa işin tek katmanı.

Şu muhabir arkadaşlar azıcık çalışsalar konularını... O tohum buluşması aslında bir hazine! Mesela Emine Erdoğan, “Dünyada gıda kıtlığından çok gıdaya ulaşımda adaletsizlik var. Büyük devletler Afrika’da toprak kiralayıp tarım yapıyor, elde ettikleri ürünleri ülkelerine götürürken, geride kalanlar açlıkla savaşıyor. Vicdanların buna bir dur demesi gerekir” demiş.

Bu öyle böyle koz değil, okuyana. Zira Türkiye’nin de Afrika’da toprağı var!

Yani popülist bir başlığın maliyetine bak!

Sanırsın ki, Emine Erdoğan yerel ve kimyasalla kaplanmamış tohum dağıtsaydı, Afrika’da toprak kiralamasını kabullenir, onun buluşmada verdiği konuşma dikenlerle dolu gelmez, canıyürekten alkışlardık! Sanki son 12 yılda 600 bin çiftçinin üretimden çekildiği bir ülkenin çocukları olduğumuz gerçeği değişirdi!

Bazen paralel bir evrenden izlediğim hissine kapılıyorum, olup bitenleri. Ehem ile mühim bu kadar mı karıştırılır!

Neyse ki bahçe var!

Laleler açtı, açacaklar ve mantarlar da kurumaya yakın artık.

Türcülüğümüz katman katman. Sadece insan odaklı değiliz. Sadece ırkçı değiliz. Sadece cinsiyetçi de değiliz. En kaba manada ‘tür’cüyüz. Kendimizi tür tür ayırıyor ve dışarıda kalana şiddetle girişmekten alıkoyamıyoruz kendimizi. Dışarıdaki de kendi içerisinden bakıp haklı kılınca yapabildiklerimizi… İktidar düşkünlüğümüz boşuna değil.

Ozan’ın son yazısı güzel. Adalet, kırılgandır.

Gece notu: Vasıf’ı uğurladım. Referandum bana, sergi ve YK ona bahane, bu hafta sonu İstanbul’dayız.

13 Nisan

Bugün hava çok güzel.

Gazete okumamaya karar verdim. Bu sabah, hiç değilse.

Gabor Maté’yi dinleyerek bahçeyi suladım. Kendi annesine “artık erişkin bir ilişkimiz olsun istiyorum” demiş bir kadının kızına yer açmasının, onu rahat/özgür bırakmasının çetrefilli yollarını çözmeye çalışırken, birden, yalnızlığımızın derinliğine düşüverdi gönlüm. Zor iş tek büyütmek. İki de tek sayılır. Onar beşer kuzen, sekizer yedişer yeğen, çift sayılardan teyzeler ve halalar ve amcalar ve dayılar bir o kadar da kedi köpek ve örümcek ve yılan ve dut ağacı olmadan doğurmaya izin verilmemeli belki de. Nene ve dedeler az sayıda kabulüm. İki çift makuldür.

Bahçeyi turladım yine. İlk kelebeğimizi gördüm. Beyaz.

Bu minicik mavilere ‘unutma beni’ denirdi, sanki.

Yeni bir grup sarı papatya başlamış kaplamaya, ortalığı.

Bugün tembellik hakkımı kullanacağım. Önce yerleri silip, ve tabii banyoları. Lavaboları. Biraz uzandıktan sonra şezlongda...

İstanbul’dan haber geldi! Fikir Sahibi Damaklar ile Yedikule Bostancıları Derneği işbirliği ilk hasadı vardı, gelin ürününüzü alın diye. Benim de küçük bir payım var gelende, kardeşime gidecek. Elden ele.

Marullar yetişecek mi acaba bayrama?

Bizim ev, Mutluköy’deki yani, meydana bakıyor. Civar zeytinleri sürmeye gelen her traktör bizim kapının önünde. Çıktım, neler yapıyorlar bakmaya. Bir dolu adam. Sıkıcı geldi, daha ilk üç beş saniyede. Baktım etrafa. Karşımda, muhtarın boyuma ulaşmış otlarla dolu arsasına. Sonra fark ettim ki, bizim kapının önü silme ebegümeci!

Topladım biraz. Yıkadım, ayıkladım. Kavurdum, az kalmış yabani kuşkonmazlarla birlikte, az da taze irisi soğanla. Yumurtasız erişte hamuru tuttum. İnce açtım, ama iri kestim. Kaynar suya atıp çıkarttım. Zeytinyağında çevirdiğim sarımsağa buladım, tabağa bir kat erişte bir kat ebegümeci karışımı diyerek üç kat döşedim. Az ajvar kalmış, yanına koydum. Bahçeye çıktım. Uzattım ayağımı. Yüzümü de batan güneşe döndüm. Eşlik olarak yeşil kırma zeytinler. Üzerinde hafif tatlı kokusuyla taze bir kekik. Afiyetle yedim.

Yarın yolculuk var. İstanbul bekler. Kızım bekler.

{Fotoğraflar: Defne Koryürek (metin içinde belirtilen veya kaynağı verilenler dışında)}

bahçe, bostan, Defne Koryürek, Günlük, Mutluköy, pazar, tohum