Günlük: 1–6 Nisan 2017

1 Nisan 2017

Yol vakti.

Vasıf bir gün daha durmayalım dedi. Bana sorsan bu Cumartesi’yi İstanbul’da geçirirdim. Hele pek neşeli, ama bir o kadar da duygusal vedalarla dolu Perşembe ve Cuma’dan sonra! Üstelik Refika’yla bir gün demek bu... Kalsak ya!

Yine de uydum Vasıf’a.

Vapur saat 12.30’da. Bir dolu çantayla çıkıyoruz yola, sanki kutular dolusu eşyayı yollamamışız gibi önden! Eskiden daha kolay taşınırdık. İstanbul’dan New York’a giderken, ta kaç yıl önce tabii, iki bavul bile tutmamıştı eşyalarımız. İstanbul’a dönüşümüzdeyse, kucağımızdaki kız çocuğuna rağmen, yarım konteyneri dahi dolduramamıştık. Şimdi, bitmiyor kutular. Doluyorlar, daha alacakları var boşalttığım yerde. Boşalıyorlar, her bir açtığım kutu sanki üç tane daha doğuruyor vardığım evde. Ne çok biriktiriyoruz! Ne çok!

Deniz otobüsü kalabalık değil. Üç bavul, bir sırt çantası, bir omuz çantası, bir gym stick (evet, o da var), bir piknik sepeti (daha makul) ve Memo’nun hediyesi bir çanta… şaklaban gibiyiz. Paylaştık yükü gerçi. Yine de bendeki üç, yan yana ne omuzda duruyor, ne de itelediğim bavul düz yürüyor. Hani üç top çevirsem havada, hiç değilse bahşiş toplarım. Öyle. Neyse ki herkes kendi derdinde. Bir tek personel sordu, kedi yok o sepette değil mi diye. Yok. Sis Refika’da. Sonra gelecek.

Yolda Wolfpack’i seyrettik.

Şehri feshediyoruz.

2 Nisan 2017

Dün vardığımızda Mutluköy’e ikimiz de bitaptık. Hem vedaların yorgunluğu, hem yol ve ittire kaktıra taşıdığımız onca yük… Ev serin geldi! Yatak nemli. Ocak çalışmıyor. İnternet zaten yok. Ama ev şahane!

İlahi, diye düşünüyor insan, ilahi! Ev şahane tabii.

Yine de sabah iyi kalktık.

Kayhan, köy meydanındaki çayhanenin sahibi, biz yokken bostan yapmaya niyet ettiğim yeri sürmüş. Kalın, kaba bir ilk sürüş. İsterseniz bir daha, bir kez de incelterek geçeyim dedi, dur dedik. Bu hâliyle yatakları bir kuralım hele. Toprak taşlı. Barış taşların önemli kısmını elemiş sürülürken, küçük bir tepe var kilerin boyunu aşan, kenarda!

Hiç bostan kurmadım ben bu arada. İlk deneme olacak. Bu ilk deneme için çok da şanslıyız, tüm dostlarımız tohum dolu minik paketlerle uğurladılar bizi. Öyle ki sorumluluk hissettiriyor insana, miktarı. Envanter tutmak gerek. Ne, kimden, ekildi mi, ürün verdi mi, tohum alındı mı yeniden diye defter açmalı. Dilerim bir vakte bizim de Mustafa’nınki gibi açık bir tohum odamız olsun.

Günün sürprizi karşı arsada koşan atlar oldu. Donları öğrenmiştim, dedemden hatıra. Hatırlamaya çalıştım. Yağız, al ve doru diye saydım, biri daha mavimsi göründü uzaktan. Değildir tabii mavi de, belli ki güzel bir yağız. Ayrımı ne bilemedim. Açtım google’ladım. Kirli yağızdır belki diye not düştüm. Bir sonraki ziyaretlerine yürüyüp yanlarına gideceğim. Ne zarif, nasıl güzeller uzaktan bile!

3 Nisan 2017

Bugün Pazartesi ve pazar var diye tuttum Vasıf’ı, aldım Ayvalık’a indirdim. Pazar günüymüş o pazar! Ben biliyordum dedi, Vasıf. Sustum. Diyeceğimi bu yeni hayatın hatırına demedim. İnsan bildiğini söylemez mi? Ama demedim. Bu vesileyle köyden merkeze inen otobüsü tanıdık. İkimizin de artık birer Balkart’ı var. Güzergâhları öğrenene kadar biraz daha vakit geçer herhalde, fakat güzel. Günde üç kere inebilir ve dönüşü yakaladığımız oranda kimseye, hele taksiye muhtaç olmayız. Evet. Araba almamız gerek ama bu benim değil, Vasıf’ın işi ve arabasız da pekâlâ yaşadık yıllarca. Bir süre daha böyle idare edebilmeliyiz diye düşünüyorum. Hem insanı yavaşlamaya zorluyor, bu tarifeli sefere uyma zorunluluğu. Öyle ha bire hadi, atla gidelim falan olmayınca sükûnet bir başka oturuyor rutinine insanın.

Bahçe ciddi emek istiyor.

Önce kompost kutularını imal ettik.

Taşınırken bir miktar palet almıştık. Kitapları yere koymayalım, köy evinde sistem nasıl bilmiyoruz deyip. İki tanesini taban yaptık. Dört taneyi de, söke söke kenarlarına kullandık. Bir tarafta başlayacakmış kompost, ilerlediğinde oradan ikinci bölüme aktaracakmışız. Henüz kapağı yok, Vasıf ondülin gibi hafif bir şey gerek diyor. Buraların Koçtaş’ı Sokol’a bir ziyarette, onlarca paspasla birlikte, alınacak.

Paspas şart!

Evi siliyorum siliyorum, kirleniyor! Sürekli siliyorum. Sürekli kirleniyor. Kapılara ıslak bezler koydum, silerek girelim diye. Siliyorlar ayaklarını. Yetmiyor. Bir yanda hâlâ devam eden inşaat, diğer yandan bahçede süren işler. Kimse ıslak bir bezle kurtulamıyor işin kirinden pasından. Ben de sürekli temizlik yapan kadına dönüşmek istemiyorum ama. Paspas şart!

Otobüste sabah yan komşu ile tanıştık. Ali Bey. Bahçedeki cevizi hatırlattı. Çok güzeldir, ne vakittir bakılmadı. İhmal etmeyin dedi. Akşamüstü de sınırında bahçelerimizin muhabbet ettik. Bizim cevizden o da bir tane yetiştirmiş. Su istiyor dedi. Bak benimki aldı başını gitti, diye gösterdi. Yumruğunu sıkıp, böyle yemişi oluyor dedi, sulamazsan yarısı kuru verir cevizini diye de uyardı. Sudan konuştuk biraz. Bu yıl iyi yağdı, dedi. Geçen yıl zordu diye ekledi. Kuyumuz var, sanıyorum her evin var aslında. O kuyunun yaz ortasına kadar yeteceğini müjdeledi. Ağustosta şebeke suyuna mecbur oluyormuşuz. Bakalım. Yaşayacak ve göreceğiz. Yağmur hasadı da başlıbaşına bir konu. Doğan abi gelsin de konuşalım.

Akşamüstü Nedim Bey’den mesaj geldi, Perşembe günü aldırıyoruz seni diye. Tümüyle unutmuşum! Bir gece dahi ayrı kalmak istemiyorum buradan oysa.

Bugün Ayvalık’tan aldığım sakız enginarlarla bir meze/salata yaptım:

2 körpecik sakız enginar
2 limon
Tuz
Karabiber
Zeytinyağı
Hardal

Enginarlar kararmasın diye, koya çıkarta çalışmak üzere tasa su koydum ve bir limonun suyunu ekledim. Enginarların yapraklarından nispeten sert görünen iki sırayı aldım. Saplarını keser kesmez suyunu sıktığım limonlarla enginarları ovaladım. Teker teker diklemesine dörde böldüm. Her işlemden sonra limonlu suya bırakmayı ihmal etmeden, yapraklarla çanak arasında kalan, minnacık ama tüylü bölgeyi keskin bir bıçağın yardımıyla temizledim. Az miktarda, şöyle iki parmağı geçmeyecek miktarda suyu geniş bir tencereye koydum. Su kaynar kaynamaz enginarları içine kattım, kapağını kapattım ve çanağına çatal girecek kıvama kadar pişirdim. Dört dakikamı almadı. Süzdüm. Zeytinyağı, diğer limonun suyu ve hardalla bir sos yaptım. Az tuz, biraz da karabiber ekledim ve henüz sıcakken enginarların üzerine döktüm.

Bir saat kadar sonra kızarmış ekmekle, günbatımına karşı yedik.

4 Nisan 2017

Barışlar buradayken inşai vaziyet güzel de, iki başımıza… Kimse sormuyor, 24 saat beraber, nasıl olacak diye!

Neyse ki bahçe bizi bekliyor.

Bahçede 10’un üzerinde badem, 30 kadar nar, altı yedi incir, şahane bir ceviz ve henüz kim olduklarını çözemediğim iki ağaç var. Bunlara ilaveten tohum kutumuza baktım da, 13 ayrı domates, 6 pancar, 4 turp, 11 marul, 3 lahana, 5 havuç, 13 fasulye, 2 bezelye, 4 soğan ve sayısız biber ile cins cins koyu yeşiller var! En babasından bahçıvan altından kalkamaz bu sorumluluğun!

Acaba ertesi yıla saklaması kolay mıdır bu tohumları? Hani gölgede, kuru ve kuytu bir yerde, hatta cam şişelerde tutsam?

Bugün Kayhan koyunları getirdi, yine bahçeye. Kuzuların ikisi daha yeni kalkmışlar ayağa. Koyunlar yayıldılar. Boyunlarındaki çan bir yandan, birbirlerine melemeleri diğer. İki de çoban köpeği var başlarında. Aç duruyorlar sanki. Çekingenler bir de. Çağırınca gelmeyen cinsten, ama bahçenin kıyısında köşesinde bir şeyler arayıp çiğniyorlar. Dokunmadık. Yiyecek de vermedik. Usule müdahale en olmayacak şey.

Dışarlıklıyız henüz.

Bizim bahçe büyükçe. Yani bize çok büyük. Dört dönümlük alan. Ot ve çiçek dolu. Geçen haftaya kadar beyaz papatyalar vardı. Şimdi sarı çiçeklerle doldu. Karahindiba değil bunlar. Katırtırnağının sarı çiçekleri gibi ama daha ince, daha otsu bir gövde üzerinde. Bize bir botanik atlası, resimli bir ağaç, çiçek kitabı gerek. “Şehirliler İçin Doğa 101” gibi. Neyse ki, koyunlar ne yaptıklarını biliyorlar. Gelip otu, çiçeği yiyorlar, gübrelerini bırakıp gidiyorlar. Beraberlerinde getirdikleri neşe de bonusu ilişkimizin.

Sis geldiğinde bu köpeklerle muhabbeti nasıl olacak, bostanı kurduğumuzda koyunları nasıl hizada tutacağız, işin bilinmeyenleri. Herhalde bol kargaşa, biraz didişme ama idare ederiz. Hani, çit mit yapmadan diye romantik hayallerim var, ama göreceğiz. Zira her şeyin bedeli var. Mesela koyunlar geliyor, neşe ve gübre getiriyor, kendilerini narlara kaşıtıyor ve bir dolu yün ile kırık dallar bırakıyorlar ağaçlara. Odağımıza neşe ve gübreyi aldığımız için kırık dallar dert olmasa da, yarın, bostan konu olunca, aynı sükûneti korumak kabil olmayabilir. Bu bariz aslında.

Bakalım.

Bahçenin toprağı zeytin için ideal diyorlar. Söyleyenlerin yalancısıyım, bizde tek bir zeytin ağacı dahi yok! Bostan için Altınova toprağı gerek dedi, Kayhan’ın babası. Açtım telefon. 500 kilo toprak alacağım diye (sorma neye göre, sorma her şey bir telefonla mı diye) adam onun için kamyon gelmez dedi. Biz kamyonla toprak satıyoruz diye ekledi. Israr ettim, o da gücenmedi. Kamyon değilse de, bir traktör dolusu toprağa anlaştık. Kayhan’ın sürdüğü toprağı kayalardan biraz da biz ayıkladık. Muazzam çok taş ve kaya küçüğü var. 20 cm yüksekliğinde yataklar yaptık. 10 cm’si toprak ve kayaya gömülecek, içleri de Altınova toprağı ile dolacak. Arca dediydi, Nilüfer’deki bahçeleri ziyaret ettiğimizde, yükseltilmiş yataklar iyi değil, toprağın ısısını bozuyor diye. Makul elbette. Ama benim de dersimi nerede çalıştığımı görmem gerek. Zira, sahiden bilmiyorum bir şey. Bu, bir ara yöntem. Az yüksek tarhlar, içi biraz daha garantili bir toprakla takviyelenmiş, aralarında da ayıkladığımız taşlardan yürüme yolu olan bir bostan. İki kürek, bir el arabası, bir çapa ve bir de tırmık. Başladık.

Ağır iş. Bir yardımcı edinmeli mi acaba, az buçuk topraktan da anlayan?

Evde ilk duşu ben yaptım ve her yeni evde olması gerektiği üzere, su üst kat banyodan alt kat çalışma odasına indi, sigortalar attı ve aklımız yerinden oynadı.

Meğer giderin kapağı kapalıymış!

5 Nisan 2017

Uyku önemli. Vasıf da ben de, 10 gibi düşüyoruz yatağa. Hâliyle de uyanıyoruz gecenin bir yarısı! Sabah Vasıf, Unisom candır dedi. İlaç alacakmış. Ben ısrar etmememizi önerdim. Zira saat 10’da yatacaksak, 4’de uyanmak makul. Uyandığımızda da, illa yeniden uyumaya çalışmak yerine, günü başlatmak, gazeteleri okumak üzere makinelerimizi açmak mümkündür herhalde. Neyin ısrarı ki, sabah 6’dan önce uyanmamak zaten! Hem önümüz yaz. 5’de ne güzel olacak gökyüzü, kimbilir.

Dün akşamüstü Doğan Abi uğradı. Taş ustası. Sani’nin ve Barış’ın deyişiyle köyün Einstein’ı. Genel hikâye bu zaten, bir de ondan dinledim. Bizim ev, meydandaki taş ev diye geçiyor köyde, Rumlardan kalıp, giderlerken yakmadıkları tek yapıymış. Rumlar zamanında sıkımhane olarak kullanılmış, yani zeytinyağı işliği. Yanındaki evde de yaşarlarmış, sahipleri. Onlar gittikten sonra bir Mehmet Ağa oturmuş, sonra kızı ve damadı. Ben üç yıl önce gördüğümde bir ilanda, Şemsa gelip bakmış, satıldığını öğrenmişti. Artık sahiden o ilanla mı satılmıştı, yoksa emlakçı benim gibi şehirlileri yoldan çıkartmak üzere satılmış bir emlağı mı koymuştu ilana, o kısmı beni aşar. Bildiğim bize, bizim şehirden çıkmamıza üç yıl diye süre biçtiğim 2013’de gördüğüm bu evi, ilk. Sonra yine 2016’da çıktı karşıma.

Evin duvarları taş. İçeriden sıvası saman ve alçı karışımı. Şahane elbette, zira ısı bağlamında muazzam bir denge sağlıyor. Kışın çok soğuk olmazmış (daha test edilmedi), yazlarıysa serin tutarmış. Buraya kadar pek romantik. Evet ama, su alıyor. Doğan Abi’ye sordum, acaba yazın, iyice kuruduğunda ortalık, taşların arasını çıt çıt alıp, teker teker doldurmalı mı diye. Çünkü bakıyorum eve, tabii şehirli gözüyle, taş çok güzel. Pek rustik. Ege Ege de kokuyor… Ne demekse! Bakıyorum biraz da etrafa, net aslında: Köylü evini taş bırakmamış. Sıvamış. Bir sebebi olsa gerek. Eğer taşın arasını dolduramayacaksak, sıvayacak mıyız diye sormak gerek Doğan Abi’ye. Neyse ki, fırsat bırakmadı bana. Yaparız, var vakit, temizler arasını doldururuz yeniden, ama iş o değil dedi. Saçaklar kısa. Bir 20 cm daha öne gelse saçak, yağmur vurmaz duvara dedi...

Doğru. Duvarla neredeyse sıfır çatı. Oluk dahi yok.

Vasıf hemen sordu. Var mı güvenilir olukçu, yağmur suyunu kuyuya alsak diye. Meğer eski, en eski hâlinde varmış o yöntem. Doğan Abi hatırlıyormuş. Eskiden çatıdan iner su, oluklar vasıtasıyla toprakta bir kanala, oradan da kuyuya akarmış. Yapılır, yapılır dedi, kolay. İyi de olur.

Olmaz mı!

Vasıf bu sabah, iki yıl önce başlattığı avokadolarını toprağa ekiyor. İki yazdır Büyükada’da, bir saksıdan bir diğerine, bu yazdan itibaren de Mutluköy’de, toprakta… Sıkı macera. Dediler ki, yalnız mutlu olmazlar. Biz de üçledik. Dediler ki, market avokadoları meyve vermez. Olsun, deneyelim dedik. Göreceğiz. Olmadı, yeşillik sayar, keyifle izleriz büyümelerini.

6 Nisan 2017

Bugün kesin pazar var. İniyoruz.

Vasıf duş almak istedi. Benim maceramdan sonra denemedik hiç. Bugün artık tak etmiş, temiz çıkacak sokağa. Girdi banyoya. Sular yok. Nasıl olmaz ki, depo var, hidrofor var. Elektrikler mi yok? Yoo, o da var! Giyindi indi bahçeye, depoya baktı, söylene söylene geri geldi. Hidroforu çalıştırmış ama sonra hemen kapatmış: Su akıtıyor!

Ustaları aradı. Şansına söylendi. Dönendi durdu evde. Bendeyse bir huzur! Her yeni ev suyla sınanır. Lağım taşmadıkça sorun yok bence.

Hazırlandık ve çıktık.

Pazar şahane, ama çok şey almasam daha iyi. Bugün Kuşadası’na gidiyorum, Nedim Bey’e sözümü tutmaya. Cumartesi’ye saklayıp iştahı (zor iş, her yer yeşil, yemyeşil) az bebecik kabak, biraz bezelye, taze irisi soğanlar ve sarımsaklara ek insanın nefsini köreltecek kadar izvinye aldık. Biraz da zeytin.

Zeytinci bizim köyden. Uzun uzun anlattı, 70 yaşında nasıl kalbini gördüğünü, ilk kez kalbinin sesini dinlediğini. Vasıf ben de 60 oldum diyecek oldu. Kulağı duyunca dediğine irkilip herhalde, bana baktı, daha değil gibi. Değil tabii, ama mühim mi ki?

Zeytine gözümüz hiç doyacak mı acaba?

Bugün öğlen kabak yedik:

Yarım kilo bebecik kabak
1 taze irisi soğan
2 taze irisi sarımsak
Çay kaşığı kadar rezene tohumu
Tuz
Dereotu
1 avuç siyez bulguru

Kabakları uzunlamasına ikiye kestim. Soğanı piyazlık doğradım. Sarımsakları diş diş ayıkladım. Tencereye önce zeytinyağı koydum. Az ısınınca rezene tohumlarını attım. Onlar ısınınca soğan ve sarımsakları. Ardından da kabakları. Hiçbirini kavurmadım. Sadece birbirlerinin ısısına yaklaştıra yaklaştıra çevirdim tenceremde. En son bulguru kattım ve üzerine iki çay bardağı kadar ılık su ekledim. Biraz da tuz ve kapağını kapatıp, ateşi kıstım.

20 dakika sürmedi.

Kızarmış ekmeklere sarımsak sürüp yanına koydum, hafif sulu bir yemek oldu. Ilık servis ettim, tabakları en son dereotuyla süsledim.

Sonra da Kuşadası’na doğru yola çıktım.

{Fotoğraflar ve video: Defne Koryürek (bostan tarh çalışması fotoğraflarından alttaki yatay fotoğraf: Vasıf Kortun)}

bahçe, bostan, Defne Koryürek, eşya, Günlük, köy, Mutluköy, tohum