Turhal Şeker Fabrikası,
kaynak: turkseker.gov.tr
Görüşmeler

Masanın üstünde göze hoş görünebilecek tek bir şey bulamadı. Hepsi rasgele bir araya gelmiş bir sürü nesne, hepsi birbirine küsmüş gibiydi. Gözlerini ayıramıyordu, belki de şimdi masanın sahibine bakması daha doğru olabilirdi, bu hafta girdiği dördüncü görüşmeydi. Bal rengine çalan bir mermerin üstünde, iki pirinç topun taşıdığı plakanın üstünde adamın adı bir düğün davetiyesi edasıyla dibindeki raptiyelere kibirlenmekteydi. Plaka o kadar parlaktı ki, sıkıldıkça, biraz kafasını sağa sola oynattığında arkadaki duvarda asılı fotoğrafları görebiliyordu. Sonra tekrar düzelince, bu sefer gelinin sarhoş dayısı gibi sırıtan adamın adına tekrar yakalanıyor ve kaçınılmaz olarak kendini gelinin herkesin bildiği eski sevgilisi gibi hissediyordu. Kafasını sağa sola yatırmayı kesti, adam onun bir sağlık sorunu olduğunu sanabilirdi, sağlıklıydı, böyle anlaşılmasını istemedi, zaten bu şartlarda da işe kabul edilmesi oldukça zor görünüyordu. Bunun nedenini, neden onu işe almadıklarını tam olarak bilmiyordu. Tek bildiği, birazdan buradan çıkacaktı, otobüs durağına yürüyecek ve eve dönecekti. Bunun bir an evvel olmasını istiyordu, kıpırdamadan o anı beklemeye koyuldu.

Adamın arkasındaki pencereden fabrikanın bahçesi görünüyordu, güzel bir bahçeydi ve muhtemelen yazın akşamları bu bahçeyi sulayan biri vardı. O, herkesten önce gelir ve herkes eve dönerken de bahçeyi suluyor olurdu. Bahçeyi sulayan adam, eve döndüğünde sanki fabrikanın sahibiymiş gibi olup bitenleri karısına anlatır, karısı da, babasından kalan birkaç kuruşları olmasa hâllerinin nice olacağını düşünse de kocasını utandırmamak için merakla onu dinlerdi. Bahçenin ilerisinde, ufukta bir yolcu uçağının gökyüzünü köpürterek geçerken bıraktığı huzurlu bir iz vardı. Adamın arkasındaki perde biraz hareketlenir gibi oldu, sonra yine kendini bıraktı, o da huzurluydu, telaşsız. Perdenin her hâlinden bahçeyi sulayan adamın karısı tarafından yıkanıp, ütülendiği belliydi. Biraz daha rüzgâr olsaydı bunu koklayarak bile anlayabilirdi, ama zaten bir şüphesi de yoktu. Bir an epeydir hiçbir şey olmadığını fark etti, sanki saatlerdir buradaydı ve zaman durmuştu, onun haberi yoktu. Böyle kıpırdamadan durmaya devam ederse gerçekten zamanının duracağına inanmaya başlamıştı. Aslında hiçbir acelesi yoktu, burada böyle durmaya devam edebilirdi. Burada dururken de bir işi varmış gibi vicdanının rahat olduğunu hissetti birden.

Masada, üzerinde adamın adının baş harfi olan irice bir fincanda kalemler duruyordu. O fincanın dibindeki mürekkep izlerini hayal edebiliyordu. İddiaya girebilirdi ki, o fincanın içindeki her beş kalemden sadece biri hâlâ yazıyordu. Daha ilginç bir uğraş bulamadığı için kalemlikteki kalemlerin üzerindeki firma adlarını okumaya koyuldu. Birçoğu tam görünmüyordu, o yüzden kestirmek zordu. Bir tanesi Mowag markasını taşıyan bir kalemdi ve gerçekten de kalemden çok bir panzere benziyordu. Kalemlerin çoğu bu tür reklam kalemiydi, diğerleri de fabrikanın tahsis ettiği ucuz kalemlerdi. Adamın masanın üstündekilerin tamamı için bir kuruş bile harcamadığı çok belliydi. Gerçekten adama ait bir şey bulabilmek için, daha da dikkatli incelemeye başladı masayı. Gözlükleri gözünde, kılıfıysa gömlek cebindeydi, belli ki gözlüğünü bile masaya koymuyordu. Adamın karısının hediye ettiği bir şey olabilir mi diye bakındı, belki bu masaya terfi ettiğinde karısı da artık bir şef eşi olmanın verdiği alımlı gururla kocasına bir hediye almış olabilirdi. Bir resim çerçevesi ve bir aile fotoğrafı belki, o bile yoktu. Belki de evli bile değildi. Eğer öyleyse evde çok iyi bir yardımcısı olduğu gömleğinin ütüsünden belliydi. Saçlarını kırk yıldır aynı berbere kestirdiği de belliydi, hep aynı zaman aralıklarında, belki üç haftada bir. Şimdi, belki bu işe kabul edilirse, yıllar sonra bu masanın diğer tarafına geçecekti, o zaman o da üç haftada bir berbere gidecekti. Bugün eve döndüğünde karısı çok sevinecek, yıllar sonra da onun ne kadar sıkıcı bir adam olduğunu marketteki kasiyere bile anlatmaktan çekinmeyecekti. Bir yandan da böyle bir hayata başvuruda bulunuyordu belki de.

Gökyüzünde köpüklerden iz kalmamıştı, biraz rüzgâr çıkmıştı, yavaş yavaş akşam oluyordu ve perdeler gerçekten de üç numaralı dairedeki komşularının çamaşırları gibi kokuyordu. Üç numaradaki kadının kocası, çantaların metal aksesuarlarını üreten küçük bir fabrikanın büyük üniformalı bekçisiydi. O kadar düşkündü ki üniformasına, iki yıl önce greve giden işçileri engellemeye çalışmıştı, apartmanda da asayişi sağlamakla ilgili birkaç girişimi olmuştu. Belki de üniformasız olduğunu unutarak kalkıştığı bu işte en üst kattaki üniversiteli gençlerden bir temiz sopa yemişti. Kendine göre genç olan güzel karısı, buna rağmen üst kattaki üniversiteli gençlere temizliğe gitmeye devam etmişti. O yaştaki gençlere göre ev temizliğinde çok titiz oldukları belliydi, kadın çünkü neredeyse her gün temizliğe gidiyordu onlara. Sonra geçen sene işten eve dönerken sokakta bir trafik kazası kavgasına karışmış, maalesef kavgada yanlış tarafı tutmuş ve bir sivil polis tarafından vurularak hayatını kaybetmişti. Fabrikanın şefi cenazesine gitmemişti, fabrikadan hiç gelen olmamıştı.

Odada hiç saat olmadığını fark etti bir anda, halbuki bu odalarda illa bir duvar saati olurdu, sessizlik bunun sessizliğiydi anlaşılan. Otobüs durağından buraya gelirken adımlarını saymıştı, her gün kaç adım yürümesi gerektiğini bilmek istemişti, fakat şimdi kaç adımda geldiğini unuttuğunu fark etti. Fabrikaya girerken bekçi bir sürü soru sormuştu ve o da o arada kaça kadar saydığını unutmuştu. Dönerken tekrar sayabilirdi, tabii dönerken buna gerek kalıp kalmayacağına da bağlıydı bu, ama yine de sayabilirim, diye düşündü, şimdilik aklına yapacak daha iyi bir iş gelmiyordu. Eve döndüğünde ne demesi gerektiğini düşünmek istemiyordu bu defa.

Emre Özgüder, fabrika, iş görüşmesi