Douglas Dare’in
albümü Aforger için
Özge Cöne tarafından
çekilmiş fotoğraflardan
Gerçeğin Tablosu

“Dünya kafamın içinde, bedenim dünyanın içinde”
—Paul Auster, İç Dünyamdan Notlar

Bir yıl kadar Şişli Etfal Hastanesi’nin çam ağaçlarıyla bezenmiş bahçesine manzarası olan bir evde yaşadım. Apartman dairesi beşinci katta olmasına rağmen, çam ağaçları salonun penceresine bir adım kadar uzaklıktaydı. Elimi uzatır, ağaçların dikenli dallarını severdim. Güçsüz dallara konmuş parlak renkli güvercinleri daha yakından inceleyebilmek için yemle kandırmaya çalışır, pencereme çağırırdım. Gelirlerdi. Kandırıldığını anlayan masum bir çocuk gibi, yemleri hiçbir zaman bitirmezler, ait oldukları yere, hastane bahçesinde yeşeren çam ağaçlarına, geri dönerlerdi. Yemler oldukları yerde kalır, zamanla, rüzgârın da etkisiyle pencerenin dibinden yere, çam ağaçlarının köklerine düşerdi. Kuşları hep çok severdim, çünkü kanatları vardı ve kanatları yalnızca uçmak, daha da uzağa gitmek için kullanırlardı. Sabahları içimi ısıtan parçalı bir ışık aydınlatırdı masamı. Dalların iğneye benzeyen kıvrımlı gölgelerini, odanın içerisinde yakalamaya çalışır, yakaladıklarımın da altına kâğıt koyarak siyah kalemle üstünden geçer, çizerdim. Ağacın eve getirdiği izleri toplardım. Her bir çizik benim için hastanede doğan bir bebekti. Bazı günler güneş açmazdı, evin içerisine gölge düşmez, güvercinler bile olmazdı. Öyle günlerde tahmin ederdim, artık birileri dünyayı daha fazla taşıyamayacaktı. Çam ağaçlarından dolayı hastaneyi görmek bir hayli zordu. Geceleri dalların arasında beliren küçük parıltıları seçer, hastanede kaç kişinin kaldığını tahmin etmeye çalışırdım. Bahçede zaman zaman birileri haykırarak ağlardı, seslerini duyardım, bazen kahkahalar kesilmezdi. Bazı günler de öfkeli insanlar, anlayamadığım nedenlerden dolayı güvenlik görevlileriyle kavga ederdi. Elektrikler kesildiğinde ağaçların yanındaki jeneratör çalışırdı. Zifiri karanlığın içerisinde aydınlık kalabilen hastane adeta parlar, daha iyi seçilirdi. Elektriğin kesik olduğu gecelerde oturup bahçeyi izlerdim. Bir gece karanlığında yirmili yaşlarında zayıf bir delikanlı, jeneratörün parçalarını sökmeye çalışıyordu. Beş güvenlik görevlisi genci suçüstü yakaladı ve öldüresiye dövdü. İki hastane görevlisi, yerde yatan genci sedyeyle hastaneye taşıdı. Sesimi bile çıkaramadım. Hastanenin bir adım ötesinde yaşıyordum, ancak olan biten her şeyin bu kadar içerisinde olup, bu kadar da dışarısında olmak zamanla yadırgamaya başladığım ve rahatsız olduğum bir hâle dönüşmüştü. Utanıyordum. Bu kadar yabancı olamazdım. Kısa bir süre sonra da o evden taşınmak zorunda kaldım.

Birkaç gün evvel, mecburen yolum bu hastaneyle kesişti. Giriş kapısını geçtikten ve birkaç adım attıktan sonra bahçenin ortasında durdum; eski evimi izledim. Güvercinler dalları yine sallandırıyordu, onlarda bir sorun yoktu, jeneratör de devasa büyüklüğüyle yerindeydi. Kafamı daha da yukarı kaldırdım. Hastane binası, eski evimin penceresinde gördüğümden çok daha uzundu. Ürpertici bir çiğlikle boyanmıştı; yüzlerce beyaz penceresi vardı. Bu koca yığının her bir odası, ihtimaller denizinde kurtarılmayı bekleyen küçük umutların yaşam sığınaklarıydı. Gördüğüm her şey, hayalimle tamamlamaya çalıştığım gibiydi. Bahçe gece karanlığına boğulmuştu. İnsanların yüzlerini seçemiyordum. Sigaraların cehennemi andıran kırmızıları, o karanlığın içerisinde insanların varlığını kanıtlıyordu. Gözler yerine onlarca alev kırmızısı. Bahçenin her yanını, hastane umarsızlığı kaplamıştı. Beyaz güllerin sulanmasını, tepede yanıp sönen lambanın onarımını, süs havuzunda biriken pisliği kim önemserdi? Hastaneler, geçmişin izlerini bedenden silmeye çalışan, geleceğiyse belirsizliklerden beslenen bir hayale dönüştüren yerlerdi. Zaman kavramı ‘o ana’ kadar pek önemli değildi. İşleyişin önemi yoktu. Benim bir yıl boyunca kılımı kıpırdatmadan sakin bir romantizmle uzaktan izlediğim yüzlerce odada —er ya da geç— gerçekleşecek olan ‘o anlar’, terk edişi beraberinde getirecekti. Odalar boşalacak, yerine yeni bir umut avcısı taşınacaktı.

B kapısından içeri girdim. Binanın dış cephe renginin çiğliğine yakın mavi koltuklar, küçük gruplar hâlinde gidilmemesi gereken yerlere barikat kurmuştu. Yolumu ararken karşıma hep mavi renkli barikatlar çıkıyordu. İnsanlar bu koltuklara oturmuş, yere odaklanıyor, seramiklerdeki çizgileri sayıyorlardı. Bu barikatlara yaklaşınca da yüzüme donuk bir ifadeyle bakıyorlar, hiçbir şey söylemeden daha ileri gitmenin yasak olduğunu anlatıyorlardı. Umudun yorgunluğu soluk göz bebeklerine saklanmıştı. Bir hastanın gerçekliği ve tüm insani duyguları bir kenara bırakarak, çaresizce doktoruna güvenmesi, yapacak daha iyi bir şeyinin olmaması ve bunu kabullenişi, o bakışlarda gördüğümdü. Anladığımı sandığım şey, soğuk floresan lambalarının altında, beni yerin dibine soktu. Paul Auster’ın dediği gibi, çevremdeki dünyaya aidiyetimi algılamıştım.

Aşınmış merdivenleri tırmanarak ikinci kata çıktım. Beni, betimlemekten çekineceğim güzellikte bir tablo durdurdu: Masmavi bir gökyüzünün altındaki denize, pamuk bulutlar yansıyordu. Koca kayalıklar bütününü iki küçük kaya takip ediyor ve tablonun sağ alt köşesindeki küçük kayık, adeta beni resme davet ediyor ve sonsuz ufukta zamansız bir gezinti teklif ediyordu. Tablo koridorun en işlek yerine asılmıştı, hasta ziyaretine giden insanlar bu resme daha dikkatli bakabilmek için yürürken kafalarını sağa çeviriyorlardı. Bu muazzam güzellikteki tablonun hemen altında boş bir sedye bekliyordu. O sedye oraya rasgele mi yanaştırılmıştı, yoksa her zaman orada mı duruyordu, bilemiyorum. Önemi de yoktu. Bir hastanın doktoruna çaresizce, derinden güvenmesiyle, hastane koridorundaki geleceğe davet eden manzara resminin altında sedyenin bulunması, aynı şeylerdi. Hastalar sedyeyi seçmek zorundaydı, ancak mavi tablonun görüntüsünü de yanlarında götürebilirlerdi.

İngiliz müzisyen Douglas Dare’in geçtiğimiz ay çıkan son albümü Aforger’da da buna benzer bir durum var. Aforger Douglas tarafından “forgery” [faking something] kelimesinden türetilmiş. “Bir şeyi taklit etme” olarak çevrilse de, Douglas’ın ifadesiyle “kurgunun içindeki gerçeğin, gerçeğin içindeki kurguya dönüşmesi durumu” olarak tanımlanıyor. Douglas’ın bu albümü oluştururken kendi hayatında sorguladığı gerçeklik/fantezi, dürüstlük/aldatmaca kavramları, zihnimde aceleyle karşılaştırmasını yaptığım manzara resmi/sedye ilişkisine benziyor. Ortada su götürmez bir gerçeklik ve deneyim örgüsü var, ancak bunları güzelleştirerek (bir anlamda gerçekliği taklit ederek) yeniden oluşturmak; melodik bir sese dönüştürerek yorumlamak, ya da bir ameliyathanenin soğukluğuna doğru yol alırken, mavi tablodaki ufuk yolculuğunun hayalini kurmak, kuşkusuz ki her şeyi daha katlanılabilir kılıyor.

Douglas Dare,
Aforger, albüm kapağı,
fotoğraf: Özge Cöne

Aforger ayrılığı anlatmayacaktı, yola böyle çıkılmamıştı, ancak zamanla bu albüm kendiliğinden ayrılığı anlatmaya başladı, diyor Douglas. Ne olduğunu çok iyi bildiğin, ancak sorulduğunda sayıklamanın ötesine geçemediğin şeyleri, takılmadan itiraf ediyor. Uzun bir ilişkinin ardından hayatta kalmayı başarabilmiş, biriktirdiği kırgınlıkları kucaklayıp, onları işe çevirmişti. Babasıyla yaşadığı ‘kabullenememe’ hikâyesini, ne olursa olsun ona duyduğu sevgiyle telafi etmeye çalışmış, çıkmazlar bütününde saf sevginin aile bağlarını onarmasını beklemişti. Tüm güzel hatıraların yalnızca bir gerçeklikle yok olması, onların yok olacağı anlamına gelmezdi, o hatıraların kırıntıları bugünün gerçekliğiyle mutlaka yeniden anımsanabilirdi. Çünkü bütün gerçeklikler de zamanla sönük birer hatıraya dönüşürdü. Bazı insanların çalışma masaları, zamanla onların yatağı olur. Douglas da geceleri uzunca piyanosunun başında uyurdu; daha iyi rüyalar görüp, onları gerçeğe aktarabilmek için.

Albüm yazın başında tamamlanmış, yayımlanmaya hazırdı. Ancak Douglas Aforger’ı karanlık bir havada yayımlamayı istiyordu, bu karanlık bir albümdü; Ekim’i bekledi. Bitmiş bir şeyin ortaya çıkmasını beklemek, biriktirdiklerini dışa vurmak için sabretmek, patlamanın öncesindeki sessizlikti. Kısa bir süre de olsa o sessizlikten faydalanabilir, sakince düşünebilir ve olan biteni zihninde tartabilirdin. Otobüsler olağan güzergâhlarını şaşırmıyor, metrolar ezberledikleri rayları takip ediyordu, trafik ışıkları da yanıp sönecekleri zamanı unutmuş değildi, ancak biri, Douglas, kabul edilen çizginin dışarısına taşacak, gerçekliği taklit edecekti. Ve neyin gerçek, neyin sahte olduğuna biz, dinleyiciler karar verecektik. Çizginin içerisinde kalmak isteyenler olacaktı muhakkak, çizginin tam üzerinde olanlar da. Peki çizgiyi umursamadan, dışarı kimler çıkacaktı? Gerçeği olağan çıplaklığıyla kaçımız kabul edecek ve itiraf etmeyi sürdürecektik? Sayımız fazla olacak mıydı? Yoksa hep bir avuç mu kalacaktı? Sedyeye rağmen mavi tablonun içerisindeki kayıkta olmayı mı hayal edecektim?

Aforger için Özge Cöne’nin
çektiği fotoğraflardan

14 Ekim sabahı arınmış, çıplak ve çelimsiz bir beden, sağ elini çaresiz ve acınası bir hâlde havaya kaldırmış, sol eliyle de tam tersine, umutsuzluğa tamamen karşı çıkarcasına romantizmi reddetmiş; dinleyicinin gözlerinin içine bakıyordu. Fotoğrafçı, Douglas’ın albümünde sorguladığı zıtlıkları, zayıf bedenine ustalıkla indirgemiş, çözümü de bulmuştu: İtiraflar beklenmemenin getirdiği bir anlaşılmazlıkla ağızdan boşalıyordu. Bu güzel görünmeye çalışmayan, güzel bir albüm kapağıydı. Douglas’ın da beklediği tam olarak buydu. Albüm kadar karanlık, ancak gösteren bir fotoğraf.

Fotoğrafçının kim olduğunu merak ettim ve bana yabancı gelmeyen bir isimle karşılaştım: Özge Cöne. Aslında böylesine uzak, ama bir o kadar da yakın olan bu albümün kapak fotoğrafını, ismini doğru telaffuz edebildiğim bir fotoğraf sanatçısının çekmesi, ihtimaller denizinin gerçeğe olan yakınlığını doğrulamıştı. Özge, İngiltere’ye yeni bir başlangıç yapabilmek için taşınmış ve ev arkadaşı aracılığıyla da Douglas’la yolları kesişmişti. Aforger Douglas için açıkça ifade etmek istediklerinin üst limiti; kırılmanın eşiğiyse, Özge için de bu albümün fotoğraflarını çekmek, kırılma noktasıydı. Douglas melodik bir biçimde anlatmış, Özge dinlemişti ve iyi bir dinleyicinin yapabileceğinin ötesinde, itiraflarla bezenmiş kişisel bir anlatımı, derinlemesine özetlemişti. Kırılma noktalarından beslenen iki üretici, kişisel olarak üstesinden geldikleri süreçlerin anahtar kelimelerinde birleşmiş, tecrübelerin hissiyat kısmını tek bir görsel üzerinde paylaşmıştı. Bu, gerçek değil de, neydi?

Aforger için Özge Cöne’nin
çektiği fotoğraflardan

Özge, albüm yayımlanmadan önce çıkan her single için fotoğraf çekmiş ve bu fotoğraflara manipülatif müdahalelerde bulunarak şarkılarla özdeşleştirmiş. Albümün kapak fotoğrafındaysa Douglas’ın dürüstlüğünü ve cesaretini sorgulamış. Müzisyenin kabul edilebilir bir gerçeklikle kaydettiği albümün eninde sonunda kurguya dönüşmesi, fotoğrafçının kurgulanana inanması ve gerçeklik ekseninde bunun için imaj üretmesi ve daha da ötesi, günlük ritüelimin dışında tecrübe ettiğim bir durumla tanık olmadığım üretim ortaklığını inceleyebilme girişiminde bulunmam, tüylerimi ürpertiyor. Tıpkı hasta-doktor ilişkisi gibi: Güvenmekten başka çaren yok, ama inanırsan, seni iyileştirecek olan da bu.

Şimdi kendime soruyorum: Neyi tercih edeceğim? Seçmek zorunda olduğum sedyeyi mi, yoksa sedyenin tam üzerinde duran, içinde masmavi gökyüzü ve denizi barındıran tablonun davetkâr kayığını mı? Douglas ve Özge, sedyeyi kayığa dönüştürüyor, buna inanıp inanmamak da bana kalıyor…

Aforger, Atahan Yılmaz, Douglas Dare, fotoğraf, hastane, müzik, Özge Cöne