Geleceği Onarmak

“Dünya yansa bile 
kibar ve sevecen ol.”

Vapur iskelesinin dibinde, yalnızca emekli öğretmenlerin ve yaşlı ilçe parti üyelerinin vakit geçirdiği bir çay bahçesinde, Ağustos sıcağında, durgun bir öğle vakti oturuyorum. Etrafta beni çevreleyen boş masalar ve elinde kırık tepsisiyle giriş kapısına yaslanmış, denize dalgın dalgın bakan garson dışında kimse yok. Kahverengi masaların kiminin şemsiyesi açık, kiminin değil. Bahçenin tam ortasında, sıcağın en kavurduğu masayı tercih etmişim; oturduktan sonra fark ettim, yalnızca bu masanın şemsiyesi yok. Halbuki, ilk bakışta denize karşı görüş açısının en iyi olduğunu düşündüğüm masa buydu, bu yüzden burayı seçmiştim. Gerçekten de öyleydi, denizi en iyi bu masada görebilirdin. Bir şeyler okuyup, yazmayı en iyi destekleyecek olan şey kusursuz deniz manzarasıydı; bunun heyecanıyla Güneş’i ve şemsiyeyi hiç hesaba katmamıştım. Aslında genel olarak hiç beceremem yer seçmeyi, oturmadan önce aklımda tartar, nerede daha rahat ederim diye düşünürüm, ki bu birkaç saniye sürer; ancak hep en makul olmayan yeri seçerim. Hiç şaşmaz. Seçtiğim yerin makul olmadığını masaya oturup birkaç dakika geçtikten sonra anlarım. Ancak garson, masa numaramı varlığımın üzerine belgelemiş olur; değiştirmeye çekinirim. Bu bir anlamda kısa süreli tapudur. Ciddi bir belgedir, yükümlülüğü ağırdır. O Güneş’in altında yansam, hatta erisem bile sesimi çıkarmam. Terler damla damla akmaya başlasa da, “en başta düşünecektin bunu, on beş dakika sonra Güneş’in yeryüzüne hangi açıda düşeceğini hesaplayacaktın, hesaplayamazsan sonuçlarına işte böyle katlanırsın” derim. O gün de öyle oldu, Engin Ergönültaş’ın Uykusuz’daki “geçmişi değiştirme çabamız” temalı yazısını okurken, “hayır” dedim içimden, “geçmişi değiştiremezsin”, alnımdan damla damla akıyor terler, nasıl değiştireceğim artık geçmişi? Terledim bir kere. Bir insanı değiştirmeye çalışmadan nasıl kabul ediyorsan, senin tercihin olan masayı da öyle kabul edeceksin. O an, hiç beklemediğim bir şey oldu. Garson kırık tepsisini bırakarak birkaç metre uzaklıktaki başka bir masanın koca şemsiyesini tek başına kaldırmaya çalışıyordu, ne yaptığını ilk başta anlamadım; Güneş bir anda yok oldu, damlalar silindi, masam gölgelendi. Hiç tanımadığım biri rahatsız olduğum bir durumu fark etti, hatta, fiziksel bir çabayla bu sıkıntılı durumu düzeltti. Beni kurtardı. Ne diyeceğimi bilemedim. Geçmiş geçmişti, elbet düzeltilemezdi, ama sen farkında olmasan bile biri, herhangi biri, altın bir dokunuşla geleceği onarabilirdi.

Geleceği onarma fikri ne büyük bir düşünceydi. İçinde ne çok unsur barındırıyordu. En önemli unsur da insandı. Bugüne kadar geleceği onarmak için neler yaptığımı anımsadım. Lisedeyken, Tarih dersinde sıranın altında okuduğum Dostoyevski romanları da geleceği onarmıyor muydu? Az önce olduğu gibi, Güneş’in altında saatlerce yürüyüp hayal kurduğum şu sahil, hayal kurarken neyi, nasıl yapacağımı kulaklığımda güzel bir tınıyla bana fısıldayan o sesler, geleceğin yapısını oluşturmuyor muydu? Ufukta sakince kıyıya yanaşan vapurları mı izliyordum, yoksa uzaklaşanları mı... Kim bilir?

İnsan denize kıyısı olan bir yerde doğmuşsa, hatta orada büyümüşse, içinde onlarca kıyı barındırır. Kıyılar etrafını sarar. O kıyılara yanaşanlar geleceği onarır, uzaklaşanlarsa geleceği taşır. O gün benim kıyıma Stockholm’den yola çıkıp, başka kıyıları da es geçmediğine inandığım bir vapur yanaşmıştı. Geleceği bana taşıyordu.

İsveçli grup The Amazing son albümü Ambulance ile, kıyıma sakince demir attı. Kulaklıklarım halat oldu, onları sıkıca iskeleye bağladı. Bir süre, hiçbir yere gitmelerine izin vermeyecektim. O gün, kırık tepsili garsonun geleceğimi şans eseri onarmasının ardından, karar vermiştim; bu sefer hiçbir şey aniden olmayacaktı, gelecek üzerine takıldığım her konuda düşünecek, Ambulance’daki 8 şarkılık gelecek onarım paketini sakince kabul edecek ve hayatıma uyarlayacaktım.

The Amazing, Ambulance Üzerine Düşünceler

– Hiçbir zaman hayatın olağan akışı içerisinde kabaca ifade edilmesi gereken basit bir olayı ya da ‘bir şeyi’, incelikli anlatmaya çalışıp, başarılı olamadım. Bu durum hep yetersiz hissettirdi. The Amazing kendi isimli ilk albümünden beri derdini dingin bir melodi ve hiçbir süsü olmayan, basit, ancak derinlikli cümlelerle ifade ediyordu. Bu pekâlâ bir yetersizlik değildi. Aksine büyülüydü. Anlamıştım, ne yaparsan yap, o ‘şeye’ kendinden bir parça katınca, her şey çözülüyordu. Gelecek onarılmaya başlamıştı.

– Çiçeği olmayan ve hiçbir zaman çiçek açmayacak olan bir bitkiyi düzenli olarak sulamak gibi, bu albümdeki her parça, eşit derecede ilgiyi hak ediyordu. O bitki hiçbir zaman seni şaşırtacak renkte güzel bir çiçek açmayacaktı, bunu ondan bekleyemezdin, ancak daha da büyümesi ve ölmemesi için sulanması gerekirdi. Bu nedenle her şarkı da bu bitki gibi, üst üste dinlendikten sonra, büyüyordu.

Ambulance’daki parçaları tekil olarak değil de, albümü baştan sona dinlediğinde, her şeyi daha iyi anlıyordun. Bu biriyle konuşmak gibiydi. 45 dakika boyunca birini sakince dinliyordun. Sözünü hiç kesmiyor, başa sarmayı aklına dahi getirmiyordun. Düşüncelere karşı argüman geliştirmene gerek yoktu, bu hisliydi, normal bir ilişkiden daha sağlıklıydı. Sabır, daha iyi öğretiyordu. Hem bu bir yere ‘sinmek’le de ilgiliydi. 45 dakika boyunca o albüme siniyordun. Kuşkusuz, bu bir aşınmaydı. Sinmek, ne insani bir eylemdi.

– Duyduğun o büyük sözlerle ilişki kuramıyordun. Hepsi senin için epey ağırdı, daha önce hiç öyle şeyler yaşamamıştın. Aksine, duyduğun bu cümleleri sesli olarak birine söylemeyi ya da telaffuz etmeyi bırak; hiç aklına getirememiş, keşfedememiştin bile. Her şarkıya eşlik etmek için çekiniyor, buna cüret edemeyeceğini düşünüyordun, hepsi senden daha içtendi. Ne çıkardı? Şu an karşında duran kudretli dağ, adımını attığın dik merdivenler ve yanından geçen yabancı insanlar ile zihninde nasıl bir ilişki kuruyorsan, onları kendine nasıl yakın hissediyorsan, bu şarkı sözleriyle de öyle bir bağ kurabilirdin. Ne de olsa Dünya’da her şey birbirinin içinden geçiyor, her şey birbirine dokunuyordu.

– Her zaman taslak olarak kalacak olan bu yeni yetme düşünceleri zihnimin bir köşesine not ettim. Dünya’daki her şeyin birbirinin içinden geçmesi durumu beni büyülemişti; bu yadsınamazdı. Oldukça basit ve etkileyiciydi, tıpkı The Amazing gibi. Herkes ve her şey birbiriyle ilişkiliydi. Nefes aldığın sürece kayıtsız kalamazdın. İhtimaller ve olasılıklar senin kararlarındı.

Derken... Albümün kapak fotoğrafının, benim dakikalardır kurduğum ilişkilendirmeleri yönlendirdiğini fark ettim. Gerçekten benim bu avare düşüncelerimin oluşmasında bu fotoğrafın da etkisi var mıydı? Bu fotoğraf albüm kapağı olarak The Amazing’in grup üyeleri tarafından mı seçilmişti? Neden bu fotoğrafı tercih etmişlerdi? Albümü en iyi bu fotoğraf mı temsil edebilirdi? Fotoğrafçı onların arkadaşı mıydı? Ya da bu fotoğrafın özel bir anlamı mı vardı?

Bir müzisyenin ya da müzik grubunun albüm kapağı olarak bağımsız çekilmiş bir fotoğrafı tercih etmesi beni hep heyecanlandırmıştır. Bu ilişkilendirme sürecini hep merak etmişimdir. Hatta, fotoğrafın temsil aracı olarak bu şekilde kullanılmasına ve ilişkilendirme ağının en önemli parçası olmasına hayranım. Çünkü birbirine iki yabancı kıyı, birbirine yelken açıyor (tıpkı tüm insanlar gibi); sonucunda da aslında birbirlerine ne kadar benzer oldukları ortaya çıkıyor.

Siyah beyaz, uzun pozlanarak çekilen kapak fotoğrafında, metropolde yaşadığını düşündüğüm onlarca insan şehrin önemli bir noktasında, önemli bir yere varılan merdivenden inip-çıkıyor. Bu gündelik bir ritüele benziyor ve insanlar birbirinin içinden geçiyor. Fotoğrafçının kim olduğunu merak edip araştırıyorum, ancak hiçbir sonuca ulaşamıyorum. The Amazing de paylaşımlarında bunu belirtmemiş. Bu fotoğrafı neden tercih ettiklerini sorabilmek için grup üyelerine ulaşamayacağımı tahmin ediyorum. Aklıma tek bir çözüm yolu geliyor; plak şirketine yazmak.

The Amazing, Ambulance,
albüm ambalaj tasarımı: Donovan Brien,
fotoğraflar: Frank Machalowski

Brooklyn merkezli bağımsız plak şirketi Partisan Records’a albüm kapağında kullanılan fotoğrafın sahibinin kim olduğunu soruyorum. Yaklaşık iki dakika içerisinde mektubuma yanıt geliyor ve fotoğrafın Alman fotoğraf sanatçısı Frank Machalowski’nin “Monster” isimli serisinin bir parçası olduğunu belirtiyorlar. Frank Machalowski’nin portfolyosunu inceledikten sonra karar veriyorum: Fotoğrafçıyı daha önceden tanısaydım, muhtemelen ben de uzun pozlanan bu fotoğraflardan birini albüm kapağı olarak tercih ederdim. Sokaklar, anıtlar, heykeller, binalar, ağaçlar, insanlar... Her şey uzun pozlanarak birbirine değiyor ve geleceği onarmak için çabalıyor.

Ardından Partisan Records’un tasarımcısı Donovan Brien bana bir mektup daha yazıyor ve bu fotoğrafı The Amazing’in seçmediğini, kendisinin tercih ettiğini söylüyor. Bir anlığına hayal kırıklığına uğruyorum. Ben hep grup üyelerinin üçlü bir koltuğa sıkışıp, dev ekran karşısında yüzlerce fotoğraf sanatçısının fotoğraflarını izleyip, içlerinden kendilerine en yakın hissettikleri fotoğrafı seçtiklerini hayal etmiştim. Bunun üzerine Donovan’a tercihinin nedenini soruyorum. O da albümün dolambaçlı bir yola benzediğini, şarkı sözlerinin ve müziğin atmosferinin sürekli değiştiğini söylüyor. Albümün melodik yapısının, vokalin bitkin bir şekilde yankılanan ve sürekli değişen sesi üzerine inşa edildiğinden bahsediyor. Kapak fotoğrafında Frank’ın uzun pozlayarak oluşturduğu soyut insan figürlerinin vokali, merdivenlerinse inişli-çıkışlı olan müziği temsil ettiğini açıklıyor.

Bu nitelikli cevaplar karşısında tatmin oluyorum. Hatta neden-sonuç ilişkisine dayalı açıklamalar benim hayal ettiğim tercih biçiminin de ötesine geçiyor, bir fotoğrafı ya da bir albümü sadece ‘güzel’ olmanın dışına çıkarıyor.

Birkaç gün sonra bu yazı için her şeyin başladığı o sahile gidiyorum. Son şarkının bir cümlesinde vokal sakince “live with a pen” diyor, teşekkür ediyorum, derin bir iç çekerek kulaklıklarımı çıkarıyorum. The Amazing kıyıdan uzaklaşıyor, başka kıyılara yanaşıp, gelecekleri onarmak için…


Atahan Yılmaz, Donovan Brien, fotoğraf, Frank Machalowski, geçmiş, gelecek, müzik, Partisan Records, the Amazing