“Curiosity”,
fotoğraf: Markus Trienke
(CC BY-SA 2.0)
Garip Ama Gerçek
“Türk şoförü en asil duygunun insanıdır.” 
Anonim

Sisyphos’u sezona hazırlamak bahanesiyle Gümüşlük’e çok sık, kimi zaman hafta sonu için bile gidip geliyorduk. İstanbul–Bodrum o sıralar otobüsle 16-17 saat. Sadece Pamukkale ve Karadeveci çalışıyor. Genellikle Kadıköy’de, Hatay’da veya Münih’te buluşur —böyle yazınca komik oldu, Hatay, Kadıköy’deki meyhanenin, Münih de tabiatıyla birahanenin adıydı— içer, yolda da çaktırmadan devam için cep kanyakları alır otobüse öyle binerdik.

O gidişlerden biriydi. Sabahın erken saatlerinde, Akhisar’a doğru şen bir türküyle uyandırıldık. Şoför, bütün yolcuları kendi yaşam sevincine ortak etmek istediği için radyonun sesini neredeyse sonuna kadar açmıştı.

Bir bahar sabahı, güneş yeni doğmuş, geniş yemyeşil kırların ortasında gidiyoruz. Biz dört kişi, şoförün arkasındaki ve onun da arkasındaki koltuklarda oturuyor, otobüsün sağ tarafında en ön sıradaki koltuklarda oturanları hafif arkadan ve yandan görüyoruz. Yaşları belirsiz, kavruk ama kamçı gibi iki köylü. Şoförün yanındaki muavin koltuğunda da, muavin oturuyor. Şoför aynı türkü gibi, çok şen, çok coşkulu hatta hiper, hiç susmuyor, radyoya laf yetiştiriyor, muavine iş buyuruyor, espriler yağdırıyor, yan gözle gülüyorlar mı diye köylüleri kesiyor, her lafının başında ve sonunda da muavinin enseye okkalı bir şaplak atıyordu. Muavin, belli ki kariyerinde ulaşmak istediği o son noktaya nihayet ulaşmış ve şoförle enseye tokat olmuştu. Hayatının sabahını yaşıyor, ne istense ikiletmiyor neşe içinde koşup getiriyordu.

Radyodaki program, neredeyse bütün çocukluğum ve gençliğim boyunca kalktığımda dinlediğim TRT 1’de sabahları çok erken saatlerde yayınlanan, “Köy Odası” gibi bir ismi olan, hem şarkılı türkülü; hem de muhtar emmili, öğretmen beyli skeçlerin içine ‘yedirilmiş’, romatizma ağrısından, pancar zararlılarına uzanan geniş bir yelpazede faydalı bilgiler veren, ‘eğlendirirken eğiten’ bir programdı.

Radyoda türkü bitmiş ve sıra, önce erkek spikerin ilginç bir şeyler söylediği, sonra kadın spikerin “biliyor muydunuz?” diye tamamladığı bir formatta, garip ama gerçek kontenjanından bilgiler vermeye gelmişti. Bir iki tuhaf bilgiye çok hayret eden şoförümüz, erkek spikerin —rakamları atıyorum— “100 metreye varan boylarıyla dünyanın en büyük ağaçları olan dev sekoya ağaçlarının 1.000 tohumunun sadece 1 gram geldiğini…” demesiyle atıldı, kadın spikerin “biliyor muydunuz?” demesini beklemeden, köylülere dönüp kafasıyla radyoyu işaret ederek “atıyo la, atıyo” dedi. Akşamdan kalmalıkla karışık uyku mahmurluğumuz o anda geçti, kahkahamız boğazımıza düğümlendi, çıt çıkarmamaya çalışarak dikkat kesildik. Şoförümüz küçümsediğimizi düşünebilir veya çok daha fenası şımarabilirdi.

Köylülerin kafa sallamasını onay kabul eden şoför sahneyi tamamen ele geçirmişti, artık onu kim tutsundu. Köylülere dönüp; “Nerelisiniz?” diye başladı.

— Farilyalıyız.
— Ne iş yapıyosunuz?
— Süngerciyiz.
— Süngerci haa... İstanbul’da ne işiniz vardı?
— Askeriyede, dalgıç okulunda basınç odasına girdik.
— O ne ki?
— Seni tüp gibi bir yere kapatıp hava basıyolar.
— Hava mı basıyo?! Nassı yani tekere basar gibi mi?
— Hee.
— Ne kadar basıyolar?
— Otuz kırk basıyolar.

“Otuz kırk” rakamlarını duyunca bizim şoför, artık ne düşündüyse —bence zaman zaman kendini otobüsün lastikleri içinde hayal etmişliği kesin vardı— çok şaşırdı, hayretini mimikleriyle de ifade ederek, “o kadar havayı basınca, insan ölüyor gibi oluyor mu?” diye sordu.

Süngerciler, “ölüyor gibi olmak”ın hayatta nasıl bir duruma karşılık geldiğini bilemediler herhalde ki, ha hu deyip geçiştirdiler.

Şoför, sanki karşısında Kaptan Cousteau’yu bulmuş, engin denizlere dair tüm bilgiyi yalayıp yutmak istiyordu. Bir çocuk gibi heyecanlanmış, dur durak bilmiyor, gözlerinin sevinçle parladığı ensesinden belli oluyordu. Sanki yıllardır balıkçı tezgâhlarının önünde kafasını kurcalayıp durmuş olan o sorunun cevabına sonunda ulaşmak üzereydi.

— Çok derine dalıyo musunuz?
— He.
— Derinlerde çok büyük balık oluyo mu?
— Olma mı...
— Siz görüyo musunuz?
— He.
— Onlar da sizi görüyo mu?

Süngercilerin bu soruyu tam olarak anlayamadıkları cevaptaki tereddütten belli olmuştu.

— Görüyolardır...
— Pekii onlar sizin insan olduğunuzu biliyo mu?!

İşte bu son ve öldürücü darbeydi. Süngerciler bu sefer gerçekten hiçbir şey anlamamışlardı. Biz konuşmayı kaçırırız, ortamı bozarız korkusuyla ses çıkarmadan gülmeye çalışmaktan patlamak üzereydik ki, şoförümüz bunda anlamayacak ne var edasıyla dışarıyı gösterdi, çayırlarda inekler otluyordu. Dedi ki: “bak şimdi, ben şurda dursam, inip bir ineğin yanına gitsem, inek benim insan olduğumu bilir ya, onu diyorum işte, balıklar da sizin insan olduğunuzu bilirler mi diye… ”

İnsanın insan olduğunu bildiğinde kendinden çıkan sese hayret ettiği kahkahalardan birini hep bir ağızdan patlattık.

Radyoda sıra tekrar türküye gelmişti. Bedia Akartürk söylüyordu.

Kağan Önal, şehirlerarası otobüs