Gabo’nun fili 
- Malzemesi: Su kabağı, kağıt 
- Geldiği yer: Meydana çıkan
sokakların birindeki dükkân-galeri,
Villa de Leyva, Kolombiya 
(fotoğraf: Işık Kaya)
Fil Hafızası
Gabo’nun Fili

“Bir zamanlar bir fil sürüsü vardı. Genç filler, yaşlı filler, uzun, şişman ya da zayıf filler. Buna, şuna, ona benzeyen filler, hepsi başka, ama hepsi mutlu ve hepsi aynı renkte filler. Yani Elmer dışında hepsi. Elmer farklıydı. Elmer alacalı bulacalıydı...”

Elmer, Emre’ye bebekken okuduğum ilk kitaplardan biri. Tabii yüzlerce kere okuduğumu söylememe gerek yok. Hem o, hem de ben tamamen ezberlemiştik kitabı. Öyle ki, seneler sonra bir kitapçıda yeni baskısını görünce dayanamayıp açıp baktığımda, bütün -di’li geçmişlerin -miş’li geçmiş haline getirildiğini görünce çok bozulmuştum. “Bir zamanlar bir fil sürüsü varmış... Elmer farklıymış...”, olamaz ki.

Tercüme, insanı elindeki kitabı bırakamaz hale getirebilir, ama kötüyse de okumaktan soğutur. Türkiye’de bir dönem Güney Amerikalı yazarların bu kadar sevilmesinde, toplumların ortaklıkları yanında, özellikle İspanyolcadan yapılmış muhteşem tercümelerin önemli yeri var bence. Tabii son zamanlarda sıkça rastladığım, isimlerin bile garip garip değiştirilerek aktarıldığı, Google çevirisi tadındaki saçmalıkları saymıyorum. Tercüme yapanın da gerçekten yazar olması gerekir ki, yazdıkları okunabilir olsun. Okunabilir olmak için de ne yalnız içerik, ne de yalnız üslup yeterli geliyor.

Mimari tasarım eğitiminde de tercüme önemlidir. Tasarım stüdyolarında çalışma süreci boyunca tekrarlanan fikirden eskize, eskizden kolaja, kolajdan makete, söylemden mimariye gibi farklı mecralar arasındaki ‘tercüme’ durumlarının aslında dersimizin temel pratiği olduğunu düşünüyorum. Tercüme işinin iki olmazsa olmaz özelliği, esas metne sadakat ve tercüme edilen dilin akışkanlığı olarak tanımlanıyor. Tasarım sürecinde aranan tutarlılık gibi, okuduğumuz tercüme kitaplardan da bu özellikleri beklememiz doğal olmalı.

Okumaya doyamadığım kitaplardan biri Yüzyıllık Yalnızlık’tır. O ilk okuduğum ve resmen büyülendiğim tercümenin tadı maalesef daha sonra okuduğum başka baskılarda tam olmadı. Seneler önce Cem’den hediye gelen, Macondo adını verdiği ev yapımı vişne likörü, kitaptan bir sahnenin resmedildiği etiketiyle bu tadın çok okurca takdir edildiğinin kanıtıdır. Yüzyıllık Yalnızlık benim için gerçek insanlık tarihidir, dünyanın binbir halini günlük hayat sadeliği ve büyüsü içinde anlatır. Gabriel García Márquez öldüğünde Kolombiyalı arkadaşlarımız Claudia ve Carlos’a başsağlığı mesajı attım. “Gabo biz Kolombiyalılar için aileden biri gibiydi”, dediler. Daha ne olsun? “Ülkenin en fakir, karanlık zamanlarında bile salsa yapmayı ve kitap okumayı bırakmadık”, demiş Kolombiyalı mimar Salmona.

Ben, medeniyetin paradan bağımsız bir şey olduğunu, Kolombiya’da gördüm. İstanbul dışında yaşamak zorunda kalsam, hayatta en çok yaşamayı istediğim şehir, Bogota. Birkaç sene önce gittiğimizde köşe bucak gezip, efsane belediye başkanı Enrique Penalosa’nın sosyal şehircilik adına yaptıklarına hayran kalmıştık. Adım başı karşımıza çıkan muazzam kütüphanelerine, müzelerine şaşırıp, tuhaf meyvalar yiyip, mis kokulu mısır çorbası içtiğimiz, hatta salsa barlarda dans etmek için debelenirken parmakla gösterilip alay edilme şansına da eriştiğimiz Bogota, bizi derinden etkiledi.

Museo del Oro, şehrin çarpıcı müzelerinden biri; Altın Müzesi. Burada İspanyol işgali öncesi Kolombiya’nın zenginliğini görüyor insan. Güney Amerika yerlilerinin, neredeyse bütün vücutlarına giyindikleri altın ve gümüş takılar, başlıklar, kıyafetler sadece malzeme olarak değil, kullanılan farklı işleme tekniklerinin inceliğiyle de baş döndürücü. İspanyollar da geldiklerinde böyle bir bollukla karşılaşınca o kadar gözleri dönmüş ki, onların altına olan bu düşkünlüğünü ve açgözlülüklerini gören yerliler, altın yiyerek beslendiklerini zannetmişler. O yüzden yeni gelen ziyaretçilerine yesinler diye tepsilerle altın ikramı yapmışlar. Müzede tabii, bu açgözlülükten arta kalabilen az miktarda örnek sergileniyor, yoksa tonlarca sanat eseri Güney Amerika’dan vahşi Avrupa’ya gemilerle götürülüp eritilerek yok edilmiş.

Sömürgeler, diktatörlükler, yolsuzluklar, terör, uyuşturucu belası ve ekonomik zorluklara karşı mücadele veren Güney Amerika, şu anda da bize edebiyatı, müziği, dansı, mimarisi, resmi, mutfağı, kısaca kültürü ile müthiş bir zenginlik sunuyor. Güney Amerika’da en güzel empanadas nerede yenir konulu önemli tartışmaya da kendi açımızdan Kolombiya’da nokta koyduk. Tartışmasız en güzelini, Villa de Leyva’nın meydanında yedik. Villa de Leyva, And Dağlarının tepesinde, kelimelerle tarif edilemez güzellikte bir kasaba. Bana verdiği ilk his, tamamen bir Marquez romanından çıkmış gibi olması. Buradan bir fil aldım, su kabağından yapılmış, alacalı bulacalı pembe çiçekli kağıtla kaplanmış enfes bir şey.

Taa eve geldikten sonra fark ettiğim bir ayrıntı içimi ürpertti. Filin burnunun ucuna minicik bir kelebek kondurulmuştu. Yüzyıllık Yalnızlık’taki Mauricio Babilonia’yı gittiği her yerde takip eden sarı kelebekler gibi. Ve emin oldum; Gabo, sen gerçek bir büyücüsün. 

Bogota, Fil Hafızası, Gabriel García Márquez, İpek Yürekli, tercüme