Üç küçük renkli fil 
- Malzemesi: Ahşap 
- Geldiği yer: Hindistan 
- Alındığı yer: Palermo Viejo,
Buenos Aires, Arjantin 
(fotoğraf: Işık Kaya)
Fil Hafızası
Futbolsever Filler

Müzik kulağı olanları kıskanırım, birbirleriyle çabucak iletişim kurabilmelerini. Biri bir şey tıngırdatır, diğeri ıslık çalar, hoooop anlaşıverirler. Ben, bilmediğim lisan konuşuluyor gibi bakakalırım. Ritim duygumun da parlak olmadığı açıktır. Küçükken çoğu kız çocuğu gibi, zarifleştirilme umuduyla baleye yollandığımda, bale hocamın deyimiyle ‘toz bezi’ gibi durduğumdan bu konudaki kariyerim de çabuk sona ermişti.

Müzik kadar evrensel bir başka dil, futbol bence. Bütün dünya tarafından konuşulan ortak bir dil gibi. Ama iyi konuşanı başka oluyor. Emre ciddi futbolcudur. İlk oynadığı ve hâlâ oynadığı oyuncak, top ve ilk söylediği kelime, top anlamında ‘at’. Küçüklüğünden beri hangi ortama gitse, futbol sayesinde bir gruba girmiştir. Oyunu okuyabilen bir orta saha olarak, zarif hareketleri ve isabetli paslarıyla seyredeni hayran bırakır kendine. Memo hariç, ailecek futbol seviyoruz. Arda’nın gittiği her üniversitede ilk işi, yaşına başına bakmadan takım kurup futbol maçı ve hatta turnuvası organize etmek. İflah olmaz bir Cruyff hayranı olan entelektüel kocamın 70’lerdeki ilk futbol forması, pazardan alınan ve üzerine kargacık burgacık elle yazdığı 14 numarayı taşıyan turuncu bir tişörtmüş. Kendisi gerçek bir futbol tutkunudur. Genel ahlaksızlığımızın ve maçoluğun yansıması olan memleket ligini, bütün bu sevgisine rağmen, daha doğrusu tam da bu yüzden izlemeyi reddedip, diğer dünya liglerini yakından takip eder.

Benim ise 82 Dünya Kupası’nda Brezilya’nın elenişini hüngür hüngür ağlayarak seyretmişliğim var, ki çok sonra öğrendim; dünya üzerinde hiç de yalnız değilmişim ‘futbolda romantizmin ölüşü’nü kahrolarak seyrederken. Benim ilgi odağım, takımın kaptanı Sócrates idi. Gazetelerden bulabildiğim bütün resimlerini kesip onlarla defterlerimi kapladığımı hatırlıyorum. Bu kıvırcık saçlı, ince uzun yapılı ve takımını ustaca yönlendirebilen karizmatik oyuncuya duyduğum sınırsız hayranlık konusunda da yalnız değilmişim meğer. Taktığı saç bantlarına politik mesajlar yazdığını bile bilmeden hayran olduğum ‘doktor’ Sócrates’in gerçek hayatta da ne kadar takdire şayan bir kişilik olduğunu daha sonraları öğrendim. Sócrates, en hakikisinden bir futbol efsanesidir. Futbol, her iki gol atana, asist yapana efsane denilen bir sektör olduğundan, gerçek efsanelerin değerini iyi bilmek gerekir. Arda da, sağ olsun, bir zaman kurduğu okul takımlarından birine Sócrates ismini vererek gönlümü şenlendirmiştir.

Böyle futbolsever bir aile olarak gittiğimiz ülkelerde futbol maçlarını da görmeye çalışırız. Londra’da gittiğimiz maçlar mesela. Akılda kalan bir tanesi, bir işçi mahallesi olan West Ham’in tam göbeğindeki —şimdi yıkılması gündemde olan stadına— bütün mahallelinin, genç yaşlı, küçük çocukların bastonlu ninelerin ellerinden tutarak, çoluk çombalak neşe içinde gidişiydi. Tam bir mahalle taraftarlığı ruhu. Almanya’da Fürth, İrlanda’da milli maç. Hepsi içinde en güzeli Buenos Aires’te gittiğimiz San Lorenzo maçı. Hani şu Papa Francisco’nun ve büyük aktör Viggo Mortensen’in tuttuğu takım. Maç, şehrin tehlikeli dedikleri bir mahallesinde, maçın seyredilmesi ise tam bir şenlik idi. Davullar, tamtamlar, eski usul gazete kâğıdı yırtarak yapılan konfetiler, kadın erkek neşe içinde. Kimin kazandığını hatırlamıyorum bile, ama statça çok eğlendiğimizi hatırlıyorum.

Arjantinliler eğlenmeyi biliyor, ama onları yakalamak bizim gibi jet lag’i olan küçük çocuklu bir aile için biraz zor olmuştu. Bizim yemek yediğimiz saatlerde lokantalar bomboşken, sabah uyandığımızda herkes daha yeni evine dönüyordu. Elimizden geleni yaptık. Neyse ki, en azından tanıdığımız bütün Güney Amerikalıların bile ortak kanısı, Arjantinlilerin de bu işi biraz abarttığı.

Buenos Aires aslında pek de Güney Amerika şehrine benzemiyor. Mimari olarak, bir Avrupa şehri gibi, ama farklı boyut, renk ve karakterdeki binaların bir arada olmasıyla ve çeşitliliğiyle Kuzey Amerika’yı da hatırlatıyor. Dünyanın her yerinden gelip yerleşen göçmenlerin oluşturduğu kozmopolit bir halkı var. 1. Dünya Savaşı ve Balkan Savaşı’nın bitmek bilmeyen sefaleti sırasında, Osmanlı İmparatorluğu’ndaki Hıristiyan aileler, artık savaş canlarına tak edince, küçük erkek çocuklarını ölüme askere göndermemek için, tek başlarına gemilere koyup ta okyanuslar ötesine, bilinmeze göndermişler. Perulu arkadaşımız Ana Maria’nın Lübnan asıllı Arjantinli dedesi, işte bu çocuklardan biriymiş. Ne çaresizlik. Savaş dönemleri Avrupa’nın her köşesinden gelen olmuş. Tabii arada, ülkesinden kaçan savaş suçlularının da bol miktarda bulunduğu malum.

Messi’nin memleketi olarak gittiğimiz Arjantin’in başkenti, mezarlığından kitapçısına, sokaklarından müziğine, danslarına, karabiberli Malbec şaraplarına, duvar resimlerine, tarihiyle hesaplaşmaya çalışan protestolarına, yaşlı Borges’in genç Borges’le konuştuğu parkın benzerlerine kadar her şeyiyle heyecan vericiydi. Uzun uzun keyifle yürüdüğüm bu şehirde, bolca bulunan küçük özgün dükkânların birinde karşıma çıkan 3 küçük renkli fil, bizimle İstanbul’a kadar geldi.

Buenos Aires, Fil Hafızası, futbol, İpek Yürekli, Sócrates