Foals, Daisuke Yokota:
Hüzün ve İmge

“Hüzün imgedir. Hüznü seviyorum. Hatta hayatta en tatmin olduğum şey; hüzün. Bu yüzden imgeyi de seviyorum. Bu yüzden izi de seviyorum. Hatta bu yüzden fotoğrafı da seviyorum.”

Kısa bir süre önce kitaplığımda Hermann Hesse’nin Rosshalde’sine ulaşmaya çalışırken kara kapaklı bir defter buldum. Rosshalde’nin arkasına sığınmıştı. Eğer kitaba ulaşmaya çalışmasaydım, muhtemelen uzun bir süre daha da bulamayacaktım. Buldum diyorum, çünkü bu defterin varlığını hafızamdan çıkarmıştım. Oysa pek severek satın almıştım. Hatta, bu deftere yıllarca yazarım, hem de ne güzel şeyler yazarım diye düşünüyordum. Anımsıyorum, içimde farkında olmadan öğrenmenin sıcaklığı vardı. Hiçbir şeye karşı çıkmadan öğreniyordum. Bugün hâlâ bu “öğrenme sıcaklığı” dediğim şey yüzünden sabah dinç uyanıyorum. Bu deftere de gün içinde öğrendiğim her şeyi en ince ayrıntısına kadar, sıcağı sıcağına yazacaktım. Öyle olmadı. Daha doğrusu, öyle olmamış. Bugün sadece bu defteri dedemin verdiği harçlıkla aldığımı anımsıyorum. İlk sayfadaki cümleleri ne zaman, ne düşünerek, nasıl yazdım hiç hatırlamıyorum.

Rosshalde’yi ararken başka bir kitap bulmuşum gibi hissettim. Hiç okumadığım bir kitap. Hiç tanımadığım, hatta hiç tanınmayan bir yazarın kitabı. Biraz okusam alışacakmış, yakın hissedecekmişim gibiydi. Çünkü kitap epey ilginçti; yalnızca birkaç ukala cümleden oluşuyordu. Üst üste defalarca okuyunca bu cümlelerin yakından geldiğini anladım. Hüzünden, imgeden, daha da ötesi; izden, fotoğraftan bahsediyordu. Sanki bu iddialı cümleleri ben kurmuştum. Taşlar yerine oturuyordu. Birkaç yıl önce hüzün ve imge üzerine böylesine kararlı cümleler kurabiliyorken, bugün bu iki kavram üzerine söyleyecek pek sözüm yoktu. Uzun bir süredir hüznü ve imgeyi içimde taşıyordum, bu iki büyük kelimeyle ilgili anlatacak o kadar çok şeyim vardı ki, hiçbirini somutlaştıramıyor, çekingen bir sese dönüştüremiyor ve yazıya dökemiyordum. Bu ikisiyle ilgili onlarca şey deneyimlemiştim. Oldukça bayağı olan bu cümleleri ortadan kaldırıp, içi dolu, kendinden daha emin cümleler seçebilirdim. Ancak bu iki kavram öyle sihirliydi ki, kendimi ne kadar sıkarsam sıkayım, ne kadar uğraşırsam uğraşayım, zihnimdekini aktaramıyordum. İfade etmek istediğim her şey büzülüp derinlere gömülüyordu.

Dile getiremediğim, ifade edemediğim her şeyi bir süredir benim yerime Foals son albümü What Went Down’da haykırarak söylüyor. Öyle bir söylüyor ki, ilk duyduğum andan itibaren olduğum yere çakılıyorum. Hüzün, beynimin ve kalbimin tam tepesinden, olduğum yere doğru büyük bir şiddetle akıyor. Bunca zamandır üzerine kafa yorduğum bu kavramların nasıl birdenbire dillenebildiğine şaşıp kalıyorum. Ne yapacağımı bilemiyorum. Elim ayağım birbirine dolanıyor. Ne yapacağını bilmeyen insanlar gibi sadece yürüyorum. Ne olursa olsun, yürüyorum. Aslında hepimiz yürüyen insanlardan değil miyiz diye düşünüyorum. Annem, dedemi kaybettikten sonra bana “kalbini daha fazla tazeleme” demişti. Kalbi tazelemek. Evet, o ilk anda fark etmiştim; Foals adeta kalbimi tazeliyordu. Hüzün ve imgeyse benim için “kalbi tazelemek”ten ibaretti.

İngiltere, Oxford çıkışlı olan Foals, son albümleri What Went Down’da ne kadar deneysel olursa olsun değişimin saçma ve yersiz olmadığını özgünce aktarıyor. Tam iki yıl önce bu zamanlar ilk albümleri olan Antidotes’u dinlediğimde her şey öyle taze ve çiğdi ki; sapla samanı birbirine karıştıran, hayatla ilgili hiçbir tecrübesi olmayan o masum “gençlik hissi”, albümün damarlarında dolaşıyordu. Büyük hissediyordum, ancak hiçbir şey yerine oturmamıştı. Dokunuyordu, ama sonucu yoktu. Çare olmuyordu; umutsuz dokunuşlardan ibaretti. Hissettiğim ve hayal ettiklerim dışında dünya tekinsiz ve anlamsızdı. Tüm değerler, güzellikler... çukurdu. Zihnimle odaklanmaya çalıştığım her şey o kadar boş ve yavandı ki. Yalnızca Foals haklıydı ve ben, en duyulmayan nefes alışına kadar Foals’a katılıyordum. Hüznün saydam da olsa bir bedeni vardı ve onunla tanışmıştım.

Daisuke Yokota, Foalsun What Went Down albüm kapağında yer alan fotoğraf

Bugün, What Went Down’ı baştan sona dinlediğimde bu dokunuşların umutsuzluğu konusunda hâlâ hemfikirim; hiçbir şey değişmedi. Ama bu umutsuzluk hissi insanı baştan yaratmıyor muydu? Her gün yeni bir direniş değil miydi? Umutsuzluk da bir nevi umuttu. O umutsuzluğun imgesi de tam hayal ettiğim gibiydi: Japon fotoğrafçı Daisuke Yokota’nın “They” serisinden bir fotoğrafı, Foals’un albümünün üzerinden bana bakıyordu. Sonunda açıklayamadığım iki kavram ortak bir noktada birleşmiş, her şeyi dışa vurmuştu. Daisuke’nin fotoğraf dili de adeta sözle bütünleşemeyen, hatta yazıyla ifade edilemeyen her şeyi; tüm kırıklıkları, yeniden başlayışları bir anlığına simgelerken, bir ömür düşünecek kadar da incelikliydi. Foals’un What Went Down albümünün kapağı hüznün kılıfı olmuştu. Bugüne kadar rastladığım hiçbir fotoğraf, hüznü böylesine sarıp sarmalamamıştı. Kimin olduğunu bir türlü hatırlayamadığım bir yazıda “İki şey kusursuzca bir araya gelebildiğinde, bu bir çözüm müdür?” diye soruyordu. Cevabı hâlâ veremezdim, ancak bir şeyler karalayabilirdim ve elimde ilk sayfası dışında bomboş olan kara kapaklı bir defter vardı. Ve şöyle devam edebilirdim: Evet, hüzün imgeydi. Daha da ötesi, insan iz bırakmalıydı.

Daisuke Yokota’nın “They” serisinden


Atahan Yılmaz, Daisuke Yokota, Foals, fotoğraf, hüzün, imge, iz, müzik, What Went Down