Farklanan
Bir Bienal Okuması (2)

Bu metnin ilk bölümü için: “Farklanan Bir Bienal Okuması (1)

III.

Masaya dönelim. Miralles’in kendisi de, neredeyse bir oda büyüklüğündeki labirentvari masayı düşünme şeklinin bir metaforu4 olarak betimliyor. Masa aracılığıyla, Miralles bizimle konuşuyor. Ancak, biz ona sorular soramıyoruz. Elimizdeki zihin-hâli teknolojisi buraya kadar. Miralles masayı yaşadığı ve çalıştığı üç evden ikisinde kullanmış.5 İlk ev, masa öncesi ilk evlilik ve ortaklığa ait, 1981–1991 yılları ve Carme Pinós. İkinci ve üçüncü evler ise, 1993–2000 aralığındaki Benedetta Tagliabue ile evlilik ve ortaklığa. Masa, her iki evin planında detaylı bir şekilde işlenmiş. Evlerin işleyişinin bir parçası olarak konumlanışı Miralles’in düşünme şekli hakkında daha ayrıntılı bilgi veriyor. Projelerin çizildiği yarı kamusal stüdyo bölümü ve kamusal olmayan yaşanılan ev bölümü masanın etrafında şekillendirilmiş gibi. 

solda: “Carrer d’Avinyó 52”
sağda: “Carrer dels Mercaders 24 Pr”
(kaynak: Wikispaces)

Analog mimari çizim teknolojilerini sınırlarına kadar zorlamış bir mimarın çizimlerini sadece plana bakarak çözümlemek hayli zor olsa da, masanın özellikle üçüncü ve son stüdyo-evdeki merkezi konumu son derece belirgin. İç mekânın örgütlenişine baktıkça, Freud’un insan ruhunu modellediği id, ego ve süperego kavramları çağrışım yapıyor. Masanın sanki burada, yani Miralles’in düşünme şeklinde, bir id-ego işlevi gördüğünü söyleyerek bir tartışma başlatabiliriz. Freud’un elbette nihayetinde insanı anlamak için tasarladığı bu kavramları anlamak için çokça kullanılan şema ile masanın biçimsel benzerliği de dikkatimizi çekebilir.

Freud’un “ego ve id” şeması, 1923
(kaynak: Wikimedia Commons)

Tartışmayı başka bir hattan açmak için, masayı Descartes’ın insan aklını açıklamak için öne sürdüğü, aslında bir kısır döngü yaratarak hiçbir şey açıklayamamış olduğu homunculus kavramıyla birlikte de düşünebiliriz. Açıklayıcı olamasa da, cazibesi olan fraktal bir model: Zihnin içindeki mekanizmaları kontrol eden daha küçük bir zihin. Konumuza tercüme edersek, bir zihin olarak ev-stüdyo örgütlenişini kumanda eden bir zihin olarak masayı yöneten bir zihin: Miralles. Peki bir kişinin şekillendirdiği tüm bu örgütlenmeler tarafından şekillendirilmediğini söyleyebilir miyiz? Özellikle de partnerleri Pinós ve Tagliabue ile olan ilişkileri tarafından.

Enric Miralles, “Ines-table” [1993],
3. İstanbul Tasarım Bienali, 2016
(fotoğraflar: Sahir Uğur Eren [sol üst],
İKSV izniyle ve Burcu Köknar [sağ ve alt])

Bienalde masanın tasarım aşamasındaki çizim ve notları, ilginç bir mizansenle ana salonun asma katında yer alıyor. Zemin katta yan yana duran üç beyin temsili yerleştirmesinin etkisini güçlendiren bir karar. Duvardaki çizimlerin bir kısmı orijinal boyutunda, bir kısmı büyütülmüş. En dikkat çekici çizim, en çok büyütülmüş olanı.

Enric Miralles, not kağıdı
(fotoğraflar: Burcu ve Sait Ali Köknar)

El yazısının büyüklüğü ve not kâğıdının arka yüzünde kalan Lufthansa yazısının izinden yola çıkarak yaklaşık A5 boyutlarındaki bir kâğıdın A0 boyutuna büyütüldüğünü söyleyebiliriz. Aynı görsel, bienalin web sitesinde işi temsil eden görsel olarak seçilmiş. Bu not kâğıdının başında masanın plandaki formunu arayan iki tane çizim ve devamında masanın sergide nasıl yer alacağına ilişkin el yazısı notlar yer alıyor. Arama çizgileri de denilen teknikle yapılmış eskizler, tasarımcılara tanıdık geleceği için belki sıradan bulunabilir.

(fotoğraflar: Sait Ali Köknar)

Ancak bir süreliğine bu çizim tekniğine yabancılaşarak bakmayı başardığımızda, tasarımcının önceden belirgin olmayan bulutsu muğlak bir hedefe doğru, çizgilerin üst üste gelmesine aldırmadan hatta özellikle bindirmeler oluşturup, hatlar arasındaki farkları inceleyerek hedefi belirginleştirdiği bir süreç görürüz. Bu karışık ve kararsız eskizler, düşüncenin şekillendirdiği çizgiler tarafından yeniden şekillenen bir düşünce döngüsünün kalıntısıdır. Tasarımcının tasarladığı çizgiler tarafından yeniden tasarlanan bir tasarımcıdan söz ediyoruz. Fırlatanın fırlatılana dönüştüğü bir süreç. Belki tam burada, masanın ismini hatırlamakta yarar var. Ines-table [unstable], stabil olmayan, sabit olmayan, kararsız, değişen. Arama çizgileriyle yapılan eskizler, sanki bir fark üretme makinası gibi çalışıyor. Tekrar eden farklı hatların oluşturduğu örüntüyü görünür kılıyor. Beliren örüntüler arasından öne çıkanı, masanın formunu kabaca tayin ediyor. Masanın açılan kanatları; olası dikdörtgen bir mekânda kaplayacağı alan; kanatlar açıldığında masa yüzeyinden bölücü duvara dönüşen yüzeylerin üçüncü boyuttaki etkileri; kanatların —açıldığında değişen ağırlık merkezine göre— devrilmeden durmasını sağlayacak sabit ayakların konumları; kanatlar kapandığında destek olacak yana doğru açılan hareketli ayakların konumları; meşe ağacından parçaların birleşim yönleri gibi masanın formunu etkileyecek diğer etkenlerle birlikte düşünüldüğünde, ilk eskizlerden gelen farklı izler imal edilecek nihai şekilde karar buluyorlar. Masanın eskizlerini, sonuçta imal edilmiş masanın edimsel hâlinin virtüelleri olarak düşünebileceğimizi öneren bir tartışmayı başlatabiliriz. Elbette eskizler de, masaya ilişkin farklanan fikirlere ilişkin virtüellerin çizgiye dönüşmüş edimsel hâlleri. Masanın kendisi ise, etrafındaki hayata göre şekil değiştirip farklı hâllerde farklanan edimsele yakın bir virtüel gibi adeta.

Not kâğıdındaki metni tercüme edersek: “farkları bulun. bu masa(lar)ın etrafında sergi sırasında üstüne bırakılan projeler hakkında bir tartışma yapacağız. her gün masa(lar) farklı bir konum bulacak. değişecek. hareketi yere çizilecek. farkların oyunu tartışmayı başlatacak. neredeyse aynı.” Notlarda masadan iki kez aynı imla hatası ile masalar olarak bahsediliyor. Masa Miralles’in zihninde bir çokluk olarak temsil ediliyor olsa gerek. Pek çok hâlin birleşimi, hareket hâlinde, değişken, sabit olmayan, farklar üreten, farklanan bir nesne. Belki bu sebeple ortaya çıkardığı ‘farkların oyunu’ ifadesi aynı zamanda baştan beri metinde alttan ilerleyen Deleuze’ün düşünme şekliyle doğrudan bir köprü niteliğinde. ‘Neredeyse aynı’ ifadesi ise enigmatik, sırrını çözemediğim, tüyler ürpertici bir ifade.

IV.

Yazının başından beri zaman zaman yüzeye çıkan Gilles Deleuze’ün ‘fark felsefesi’ ve kavramlarının bendeki etkilerine değinmek gerekir. Burada sadece bir tanesine katılabildiğim Hakan Yücefer’in seminer serisinin de etkisi büyük. Ama Deleuze ve Yücefer ile olan karşılaşmalarım daha eski. Tıpkı masa-Miralles ilişkisinde olduğu gibi, Deleuze kavramlarıyla kurduğum ilişki tasarlayan tasarlanan döngüsünde ilerliyor. Dünyayı belirli bir tarza yatkın kavrama tasarımım bu kavramlarda karşılık buluyor. Tasarlanmış kavramlara olan aşinalığım dünyayı kavrama şeklimi yeniden tasarlıyor. Felsefenin işlevi bu sanırım.

En başa dönelim. Ağaçlara bakıyorum. Bir kavak ağacı görüyorum. Bu ağacı kavak ağacı olarak ayırt etmem nasıl mümkün oluyor? Kavak ağacı diğerlerinden farklı. Öte yandan diğer kavak ağaçlarıyla aynı, ya da aynı mı? Dikkatli bakınca her kavak ağacının dal yapısı, gövdesindeki lekeler, yaprak sayıları farklı ama yine de ben bu bir kavak ağacı diyebiliyorum. Hayranlık uyandırıcı bir durum. Şeyleri aynı veya farklı olarak görebilmemizi mümkün kılan mekanizmalar nedir? Aristo gibi bakınca iki kavak ağacını aynı yapan özellikler var. Kavak ağaçları özdeşler. Kavak ağacı olarak kategorilenmelerini sağlayan aynılıkları yeniden üretiyorlar. Böyle bakınca iki kavak ağacı arasındaki farklar görünmez kalıyor. Yücefer’in basit ifadesiyle, gerisi teferruat oluyor. Kavramsallaştırılamaz oldukları için bu farkları tartışamıyoruz. Deleuze gibi bakınca, kavak ağaçları özdeş değil. Farklılar. Hatta, pek çok farktan oluşuyorlar. Benzer görünmelerini sağlayan ise, ürettikleri farkların tekrarları. Bir tarafta özdeşler etrafında dönen aynıların yeniden üretimi, karşı tarafta farkların etrafında dönen farkların tekrarı. Simetrilere has hatalı bir basitleştirmeyle, bir modelde benzerler etrafında farklar, diğerinde farklar etrafında benzerler dönüyor diyebiliriz. Basitleştirmedeki hata özellikle ilk model için geçerli. Özdeşler asla benzer değiller. Ezelden ebede değişmeyen özlerden oluşuyorlar. Etraflarında dönen farklar değil, aynıların yeniden üretimi. Aynıların yeniden üretimi, farklılığı dışlamaya çalışan bir tasavvur. İkinci modelde farkların etrafında dönen tekrarlara benzerler demek çok yanlış olmaz. Benzerleri, ‘tekrar ederek örüntüler oluşturan farklar’ olarak betimleyebileceğimize sığınarak.

Yücefer şeyleri kavrayışımızda bir modelden diğerine geçişi, Kopernik devrimi metaforuyla anlatıyor. Bir tarafta şeylerin özdeş olabileceğine ilişkin kabul ve yarattığı komplikasyonlar, diğer tarafta şeylerin farklardan oluştuğunun baştan kabulü ve yarattığı açılımlar. Dünyayı farklar ve tekrarları olarak gördüğümüzde hem yeni şeylerin nasıl oluştuğunu açıklayabilir hâle geliyoruz, hem de pek çok farklı insanın yaşadığı kalabalık bir dünya için farklı siyasetler düşünebiliyoruz.

Öyleyse benzerliklerin ortaya çıkışını anlamak için, bu hayret verici duruma yani bunca farklı şeyin var olduğu bir evrende bir benzerliğin oluştuğu özel duruma sebep olan ilişkileri anlamalıyız. Kavak ağacını çınar ağacından ayıran genetik yapılara, kimyasal salgılar, embriyonik katlanmalara bakmalıyız. Miralles’i anlamak için onu oluşturan ilişkilere, yapılara, örgütlenmelere, bienali anlamak için onu oluşturan parçalar arasındaki ilişkilere, işlerin seçim dinamiklerine, küratörlerin duruşlarına ve tanışıklıklarına bakmalıyız. Özdeşlik beklentilerimize yenilmemeliyiz.

Geriye şu farklanan kavramı ile virtüeller ve edimseller kalıyor. Farklanan, diferansiyel [differential] ve diferans [difference] kelimeleri birleştirilerek Deleuze’ün tasarladığı Yücefer’in tercüme ettiği bir kavram. Doğru imla ile differentiating olarak yazılması gerekirken differenciating olarak türetilmiş. Böylellikle farklılaşan ve farklanan olarak iki kavramımız var. Farklılaşan virtüellerin içeriğini ve davranışını betimlemek için, farklanan ise virtüelden edimsele geçişi tarif ederken kullanılıyor.6 Okuduğunuz metinde bienali gezen bir kişinin deneyimlerinden birikmiş pek çok çağrışımın ‘bir’ anlatıya, hani şu ‘tüm bienal Miralles’in masasında anlam buluyor ve bu masa etrafında şekilleniyor anlatısına’ dönüşme hâlini betimlemek için kullanıldı. Başka türlü de farklanabilirdi.

Virtüel ve edimsel kavram çiftini kısaca anlatabilmek zor.7 Virtüeller, göremediğimiz ama düşünerek bilebildiğimiz, var olan şeyler. Deleuze özellikle olası şeyler, olanaklar, olasılıklar olarak düşünülmemeleri gerektiğini vurguluyor. Farkları çoğaltarak, farklılaşarak var oluyorlar. Uygun zaman ve koşulda virtüeller edimsele dönüşüp ya da bir edimsellik üretip tekrar kendi hâllerine kaçıyorlar. Bu geçişin yaşandığı yeri, içkinlik düzlemi olarak betimlemiş. Belki tasarımcıların daha iyi anlayabileceği şekliyle ‘olasılıklar uygun zaman ve koşulda bir araya gelip mümkünlük düzleminde ete kemiğe kavuşuyorlar’ diye de tarif edebilirdi, ancak özellikle olası-mümkün çiftleriyle düşünmekten kaçınıyor. Bize de bu ayrım üzerine düşünmek kalıyor.

V.

Başladığımız yere geri dönelim. Başlığı “Biz insan mıyız?” olan bir tasarım bienali nerede duruyor? Bu sorunun cevabı, bizim nerede durduğumuz ile ilişkili. Kendimi, gezdiğim ilk bienal olan Feshane’deki 3. İstanbul Bienali’nde hatırlıyorum. Gördüğü her işin karşısında eskizler çizen, notlar alan, taze mimarlık öğrencisi bir adam. O zaman, benim için ilişkiler kurmak daha zordu. İlişkilenecek parçaları tanımaya çalışıyordum. Uygun zaman ve zeminde, başka bir meteor çarpmasına dönüşebilecek Absalon’un işleriyle ilk orada tanışmıştım örneğin. 24 sene sonra karşılaştığım 3. Tasarım Bienali ise not almadan, pek çok ilişki kurabildiğim, çokça sürüklenerek gezdiğim kıymetli bir deneyimdi benim için. İlk kez bienal gezen birisi için ise, bolca not alıp dağarcığını zenginleştirebileceği önemli bir fırsat. Bienalin gezenlerin zihninde nasıl farklandığını, bu metindeki gibi otobiyografik paylaşımlarla tartışmak ise dünyayı anlama sürecimizin bir parçası.

Nihayetinde benim için bienalin sorusuna ilişkin en önemli yanıt, her ne kadar sakınmaya çalışsam da özdeşlik beklentimin sonucu, bir mimarın kendisi için tasarladığı bir masada vücut buldu: Tasarlayanını tasarlayan masa. Yani, biz insan mıyız? Hayır. Farklı insan tasarımlarının işaret ettiği farklı yönlerde yeniden tasarlanıp duruyoruz.

Yazıyı masanın sergideki künye yazısını doğrudan aktarıp Tagliabue’nin döngüsel son cümlesinin gücünü çalarak bitirmek uygun olacak:

“Enric Miralles’in 1993’te çizdiği bu masa, yaratıcısı için büyük önem taşıyordu… Miralles bunu kendisinin bir tür temsili olarak görüyor, mobilya parçası hâlindeki bir otoportre gibi düşünüyordu… Taslağı, fark etmeksizin kafasının hatlarını izleyerek yaratmış olabileceğini gördü… Yaratıcının, üretebildiği tüm dışsal yapıların büyülü bir şekilde beyninden, yani kafasının içindeki küçük yerden geldiğine dair takıntısıyla yakından ilişkili… Mürekkep lekelerinden görseller meydana getirme sanatı olan kleksografiyle ve bu tekniğin, Rorschach testinde bilinçaltını inceleme aracı olarak kullanılmasıyla da bağlantılı… Enric masayı tasarladıktan yedi yıl sonra beynindeki bir tümör nedeniyle hayatını kaybetti.”

4. Kötü ve kısmi bir tercümeyle: “…küçük bir sergi için, düşünme şeklime karşılık gelecek bir iş üretmemi istediler. Ben de bu öneriyi getirdim. Çalışmalarımızdaki yaklaşımla uyuşan bu masa üzerinde çalışmayı önerdim.” Alıntının gerisi şurada: “Mesa Ines Table_Enric Miralles”.

5. Kim tarafından derlendiğini çok merak ettiğim Wikispace sayfalarında, Miralles’in yaşayıp çalıştığı yerlerin detaylı bilgisi var.

6. Gilles Deleuze, Difference and Repetition, translated by Paul Patton (New York: Columbia University Press, 1994), p. 211.

7. Virtüel ve edimsel üzerine Deleuze’ün yazdığı benim bildiğim açıklayıcı olmaya en yakın metne Yücefer çevirisiyle şuradan erişebilirsiniz: “Virtüel ve Edimsel 1 - Çevrilmemiş Bir Deleuze Metni

Beatriz Colomina, Difference and Repetition, Enric Miralles, farklılık, Gilles Deleuze, Hakan Yücefer, Ines-table, İstanbul Tasarım Bienali, Mark Wigley, masa, Sait Ali Köknar, sergi, tasarım