Farklanan
Bir Bienal Okuması (1)
KRAL
Polonius nerede Hamlet?
HAMLET
Yemekte.

KRAL
Yemekte mi?.. Nerede?
HAMLET
Yediği değil, yendiği yerde. Politikacı kurtlardan oluşan bir kurul şu anda onun için toplanmış bulunuyor. Yiyecek olunca mevzu bahis, tek kral kurttur. Kendimiz dışında tüm yaratıkları bizi beslesinler diye besleriz; kendimizi de kurtlar için… Şişman kralla sıska dilenci, farklı tabaklarda aynı masaya gider. İşte size son. 
Hamlet 4. Perde, 3. Sahne
Çeviri: Bülent Bozkurt,
Hacettepe Üniversitesi Yayınları Ankara 1982

Böyle bazen, bazı şeyler üst üste gelir birbirlerini tamamlar. 26 yıl önce Mel Gibson’un oynadığı Hamlet filmini seyrettim. 12 gün önce 3. Tasarım Bienali’nin üç mekânını gezdim. 45 saat önce Hakan Yücefer’in Moda Sahnesi’nde verdiği Deleuze seminerlerinin dördüncüsünü dinledim. Önümdeki şu 26 saat içinde bu yazıyı tamamlamayı hedefliyorum.1 Yazıya böyle başlamayı da, iki gün önce tekrar izlediğim ve aslında Pour Elle isimli bir filmin yeniden yapımı olan The Next Three Days filminden devşirdim. Film üç yıl önce, üç ay önce ve sonraki üç gün başlıklı üç bölümden oluşuyor. Elbette filmi 26 yıl önce seyretmiş, bienali 26 gün önce gezmiş, Yücefer’i 26 saat önce dinlemiş ve bu yazıyı da sonraki 26 dakika içinde yazmış olaydım daha doğru olurdu. Heyhat, kâinat bizim onu anlamak için oluşturduğumuz şemalara sığmamak için direniyor. Ben de yaşadığım deneyimi, anlatının simetrisi uğruna yeniden düzenleyip bütün rakamları 26 yapamadım. Zaten yazının tarihinden bienali 26 gün önce gezmemiş olduğumu birileri anlardı. 

I.

Tasarım Bienali’nin üçüncüsünü açılıştan bir gün önce gezmeye çalıştım. Küratörler Mark Wigley ve Beatriz Colomina bienal mekânlarından Bomontiada’daki Alt Sanat Mekânı’nda bir oturum yönetiyorlar. Bienal için seçtikleri başlık “Biz İnsan Mıyız?”. Oturumun başlığını hatırlamıyorum. Alt’ta bienalin “Zamanı Tasarlamak” bulutunda yer alan işler sergileniyor. Cloud diyorlar, küme diye çevirmedim. Bulutlarda gezinmek fikri daha çekici geldiğinden sanırım. Studio-X’te “Hayatı Tasarlamak”, Galata Rum İlköğretim Okulu’nda “Bedeni Tasarlamak” ve “Gezegeni Tasarlamak” bulutları yer alıyor. Depo ve Arkeoloji Müzeleri’ndeki işleri göremedim. Orada hangi bulutlardan işler var, bilmiyorum. Sergide sadece bu dört bulutun olduğunu, bienalin sitesinden olamasa da bloglardan öğrendim. Yani sergilemenin bir şeması var, ama bu şema apaçık değil. Biraz kâinat gibi. Çok sayıda katılan iş var, o yüzden de zaten kâinat gibi olması beklenir. Yine de, işlerin sunumu daha erişilebilir olabilirdi. Kolay gezinilebilir bir web sitesi, künyelerin okunamayacak kadar küçük punto yazılarla ve çeviri hatalarıyla hazırlanmamış olması işe yarayabilirdi mesela.

Oturum her yüzeyinde çok hızlı yansımaların döndüğü ve sosyal medya ile alakalı olduğu izlenimini veren kaleydoskop gibi bir mekânın ortasındaki, üzerine yine hızla değişen görüntülerin yansıdığı bir masanın etrafında gerçekleşiyor. Mark Wigley, zamanı tasarlamak bulutunda işleri olan katılımcıların söylediklerini büyük bir hız ve ustalıkla toparlayıp kavramsallaştırıyor. Şu sözü aklımda kalıyor: “Tasarımı her durumda geleceğe doğru bir fırlatma eylemi olarak düşünebiliriz. Burada tartışmak istediğimiz, işin içine zaman boyutu girdiğinde, yani derin zamana bakarak düşündüğümüzde, fırlatanın değil fırlatılanın insanın kendisi olması.” Toplantının kaydı elimde yok. Tam olarak ne dediğini hatırlamıyorum, ama bende bıraktığı, benim yeniden ürettiğim hâliyle böyle. Yani sözün ne kadarı bana ait bilemiyorum. Çok etkileyici bir tasavvur.2 Hamlet alıntısı burada devreye giriyor. Fırlatan fırlatılan. Yediği değil, yendiği yemek. Başka pek çok farklı şekilde söylenebilir. Tasarlananın tasarladığı tasarlayan. Tasarlayanını tasarlayan tasarım. Buna coevolution, eş evrim de deniliyor. Tasarımcının bir özne olarak eriyip gittiği, farklar arasında tekrarlanan bir farka dönüştüğü bir tasavvur. Yücefer’in bir fark filozofu olarak sunduğu Deleuze semineri de burada devreye giriyor.

Oturum bitmeden ayrılıp sergiyi bir arkadaşımla beraber dolaşmaya başladım. İşler çok vakit ayırmamızı bekleyenden, vakit ayırmamızı hiç beklemeyene doğru çeşitleniyor. Bazen bir tasarım bienaline, bazen bir sanat bienaline, bazen bir bilim müzesi sergisine yaklaşıyor. Ne kadar sorunlu kategoriler, öyle değil mi? Ortada kuvveden fiile geçmiş, yani bir tasarım bienali nasıl olmalı sorusunun küratörler cephesinde düşünülmüşlüğünün, eldeki imkânlarla şekle gelmiş hâli bulunuyor. Ben ise, onu öğrendiğim sergileme kalıplarıyla birlikte düşünüyorum.

Mekândan çıkıp, önce başka bir toplantıya ardından Studio-X’teki hayatı tasarlamak bulutuna varıyorum. Bienal gezmek, çok yazarlı şifreli bir metni çözmek gibi. Görünürde birbirleriyle ilişkisi olmayan işler var. İlişkilendirebilmek için elde bienalin başlığı ve bulut isimlerinden başka da bir şifre çözücü yok. Tabii bu tarif, metnin tek ve özdeş bir anlamı olduğu kabulüne dayalı. Böyle bakınca, küratörler tüm işleri çok detaylı inceleyerek seçip, ince ince hesaplayıp yan yana getirerek bir kod oluşturuyorlar ve bizim bu kodu çözmemizi bekliyorlar gibi bir resim ortaya çıkıyor. O zaman “Hayatı Tasarlamak” başlığı altında Bager Akbay’ın işiyle, 30 günlük simit diyeti ve “Türkiye Tasarım Kronolojisi” arasında belirlenmiş bir bağ olmalı ve onu çözmemiz lazım. İşler arasında çözülmeyi bekleyen bir özdeşlik ilişkisi olmalı. Bir aynıyı yeniden üretiyor olmalılar. Öte yandan, tersinden bakarsak işlerin ne kadar farklı olduklarına, farklar arasında oluşan kimi zaman zayıf kimi zaman güçlü bağlarla beliren tekrarlara bakabiliriz.

“Türkiye Tasarım Kronolojisi”nin sergilendiği ‘merak kabineleri’ masasının etrafında uzun zaman harcıyorum. Heyecanla, teker teker kronoloji kitapçıklarını inceliyorum. Günümüzü tarif eden 200 yıllık olaylar dizisi derlemesi bittiğinde vazgeçilmez bir başvuru kaynağı olacak bir çalışma. Kronolojiler zihnimdeki boşluklara konuşuyor, bende bilgisi olup kılavuzlara henüz girmemiş olayları içimden mırıldanıyorum. Koyu bir muhabbet.

Bienalin merkez mekânı diye tarif edebileceğimiz Rum İlköğretim Okulu’na doğru yola çıkıyorum. İnsanlar, bienal gezintilerini kendileri için anlamlı kılmak için, sürekli selfie çekiyorlar. Benim amacım da çok farklı değil. Gördüğüm işler, beni bana anlatıyor. Daha doğrusu bazı işler beni çekiyor, bazılarını ise görmüyorum bile. Sergide bende olanla aynı şekilde salınan tekrarları, kesişmeleri, kabaca kendimi arıyorum. Mesela, girişte merdiven başında uzun süre bekleyince kendini görebildiğin yansımayı fark etmiyorum bile. İnsanı mekânda karşılayan ilk iş, Ali Kazma’nın bir tıp okulundaki anatomi dersini belgelediği bir video. Neden doktor olamadığımı söylüyor bana. Mekân insan bedeni üzerine işlerle donatılmış. Tavandan Sovyet uzay programındaki uzay gemilerinin iç mekânlarını tasarlayan Galina Balashova’nın kocaman çizimleri sarkıyor. Bir duvara beyin araştırmalarında çığır açacak difüzyon tensör manyetik rezonans görüntüleri yansıyor, başka bir duvarda koreograf William Forsythe’ın doğaçlama teknikleri. Galeri boşluğu ile birlikte düşünüldüğünde, işlerin küratörlerin yönetiminde birbirleriyle ilişkili bir şekilde incelikle tasarlanarak konumlandırıldıkları şüphesi giderek artıyor. Son derece bilgi ve uyaran yoğun bir mekân.

Mekânda işleri inceleyerek, açıklamalarını okuyarak ağır ağır ilerliyorum. Derken, bana bu yazıyı yazmama sebep olan meteor çarpmasına benzeyen olay gerçekleşiyor. Her şeyin anlam bulduğu, açıklandığı, pek çok ayrı düşmüş fikrin birleşerek şekle geldiği, hani tek bir ışık yanması gibi değil de, şehrin tüm ışıklarının yanması gibi bir deneyim. Salonun arka ortasında, yani tam ortasında değil, Enric Miralles’in masası duruyor. Her şeyin katman katman açıklandığını [explicate] hissettiğim o an, şunu düşünüyorum: Bienaldeki bütün işler, bienalin tüm derdi, sorduğu, sordurduğu sorular, Miralles’in “Ines-table” işi etrafında dönüyor. Adeta bütün bienal Miralles’in 93 senesinde tasarladığı bu masayı anlamlandırmak için kurgulanmış gibi! Şimdi bunu açıklayabilmem lazım.

Enric Miralles, “Ines-table” [1993],
3. İstanbul Tasarım Bienali, 2016 
(fotoğraflar: Burcu Köknar)

II.

Deneyimin kelimeye dökülmüş ilk hâli, Kürşat Başar’ın nereden devşirip kullandığını bilmediğim, üstelik hiç sevemediğim bir tekniğiyle şöyle olabilir: mirallescolominabirleşikdevletlerispanyabienaltasarımkonummasabeyinproteztümöranalogçizimplankesitbütünlüğüegoidparçadabütün. Parçalarına ayırıp anlatmaya çalışacağım.

Sanırım bütün parçaları bir arada tutan altlık, bienalin bir tasarım bienali olması ve bendeki ‘bildiğim anlamıyla tasarım nesneleri’ görme beklentisi. Bienalde neredeyse hiç ‘ürün tasarımı’ yok. Yani saç kurutma makineleri, mutfak robotları, kahve makinaları göremiyorsunuz. Onun yerine, ürün tasarımı kavrayışımızı ve daha genelde tasarıma ilişkin kabullerimizin sınırlarını zorlayan ‘iş’lerle dolu bir sergi. Ne var ki evren sürtünmesiz bir ortam değil, bendeki tasarım nesneleri görme beklentisi yüksek. Gözüm nesne arıyor ve “Ines-table” ile aradığımı buluyorum. İkinci önemli birleştirici, parçaları birbirine doğru çeken güç olarak da düşünebiliriz bunu, bir hatıra. Doksanlı yılların başında bir Colomina-Miralles dialoğu okuduğumu hatırlıyorum. Beraber okumak için Birleşik Devletler’e gidiyorlar. Bir süre sonra Miralles Colomina’ya “Ben bina inşa etmek istiyorum. Burada imkân bulamam. O yüzden memlekete dönüyorum.” diyor. Colomina da, “Seni anlıyorum. Ben akademisyen olmak istiyorum. O yüzden burada kalacağım.” diyor. Sonrasında Miralles kuşağının önde gelen mimarlarından biri oluyor, Colomina da en iyi akademisyenlerinden biri. Bu hatıra, neden bir Miralles tasarımının tasarlanmasından 23, Miralles’in ölümünden 16 yıl sonra bu sergide yer aldığına ilişkin bana bir şeyler söylüyor. Üçüncüsü mizansen, yani işin sergide yer alma biçimi ve yaşadığım gezinti deneyimi. Masanın 1/10 ölçekli balsa ağacından modeli, üç boyutlu basılmış 1/1 ölçekli bir beyin ile içinde 1/1 ölçekli kesit görüntülerinden oluşan bir beynin yer aldığı dev bir kitabın arasında duruyor.

solda: Jesse Liam McCormick,
Nadir Giulio Puccinelli-Sannini, “Kafa”, 2016 
ortada: Enric Miralles, “Ines-table”, 1993 
sağda: Seung Lab, “Connectome:
İnsanlığın Yeni Bir Boyutu”, 2016 
(3. İstanbul Tasarım Bienali, 
fotoğraflar: Sahir Uğur Eren, İKSV izniyle)

Doğrudan bir yönlendirme var. Bu masa bir beyin. Havaya kaldırılmış kanadı ve genel sınırlarıyla form olarak da bir beyne benziyor, ama bu çok sığ bir ilişki olurdu. Karşımızda ana salonun arka ortasında, en ortada “Ines-table” yer alacak şekilde üç tane beyin temsili bulunuyor. Kitaba, masaya, plastiğe tercüme edilmiş hâlleriyle. Zihinsel yapılarımızı kopyalayıp bir arayüzle iletişim kurabilmemizi sağlayacak zihin-hâli [mindstate] saklama teknolojileri gelişene kadar elimizdekilerle yetinmek zorundayız. Masa, Miralles’in zihinsel süreçlerini yaşatan, gösteren, anlamamıza, kopyalayıp yeniden üretmemize imkân veren bozulmadan saklanmış bir zihin-hâli. Bıraktığı kütüphanesi, çalışma masası, çantasının içindekiler de benzer şekilde işimize yarayabilirdi.

Öyleyse bir beklenti, bir hatıra ve mizansenden kaynaklı deneyim, bütün parçaları bir araya getiriyor. Dikkatli bakalım. Beklenti sorunlu. Bir tasarım bienalinin sanayi ile işbirliği içinde olması, yakın gelecekte üretime geçebilecek fikirlerden haberdar etmesi elbette tasarım alanını genişletecek pozitif bir beklenti. Öte yandan, muhtemel bir kısır döngüye işaret ediyor. Yapabileceğini düşünürsün, düşünebileceğini yaparsın, bir süre sonra yapamayacağın şeyleri düşünemez hâle gelirsin. Sanki karşımızdaki bienal bu döngüyü içe değil, dışa doğru çeviriyor. Düşünülebiliri genişletirsin, yapılabiliri çoğaltırsın. Özdeşlik değil, fark üreten bir tavır. Hatıra sorunlu. Araştırdım. Başka pek çok şey öğrendim.3 Colomina ve Miralles arasındaki bu muhayyel dialoğa ilişkin hiçbir belge bulamadım. Öyleyse ya birisinden duydum, ya da başka okumalarımdan hareketle düpedüz uydurdum. Yıllar sonra tekrar izlediğim filmlerde ‘eksik’ sahnelerle karşılaşmışlığım çoktur. Hatırlamak son derece yaratıcı bir eylem. Mizansende ise, hâlâ bir sorun göremiyorum. Apaçık bir şekilde, bütün bienal bu masanın etrafında kurgulanmış gibi. Diğer bütün işler, masanın mekânın ortasındaki saklı duruşunu açıklayabilmek için var.

3. İstanbul Tasarım Bienali [2016],
Galata Rum İlköğretim Okulu,
1. Kat (fotoğraf: Sait Ali Köknar)

Düşünme şeklimi sabırla takip edebildiyseniz, şuraya varmış olmalıyız: Ortada küçücük bir masa modeli etrafında şekillenmiş bir bienal yok, bienalin böyle kurgulandığını düşünen birisi var. Bienal gezmek yaratıcı bir eylem. Gezen kişi kadar farklı yorum üreten, farklanan [diferenciating] bir eylem.

***

Bu metnin devamı için: “Farklanan Bir Bienal Okuması (2)

1. Yazı nihayetinde fasılalarla 37 günde tamamlandı.

2. Sanki burada, her ne kadar bir fazla fatalist [kaderci] olsa da, Heidegger’in Geworfenheit [thrownness/atılmışlık] kavramıyla bir bağ var.

3. Carme Pinós ve Enric Miralles 1981–1991 arasında evli ve ortaklar. 80-81 dönemi Fulbright ile Columbia’ya gidiyorlar. Burada Colomina ve Ignasi de Solà-Morales ile karşılaşıyorlar. Daha önceden tanışıyorlar mı, bulamadım. Hayal ettiğim diyalog mümkün. Sonra Miralles 88-89 döneminde Columbia’ya davetli öğretim üyesi olarak gidiyor. Başka önemli bağlantılar da var. Mesela 85-86 döneminde]Alison Smithson ile ETSAB’da [Barselona Mimarlık Okulu] mimari proje stüdyosuna birlikte gidiyorlar. Öncesinde, Miralles’in ETSAB’daki sanırım bitirme projesinin savunmasında Solà-Morales ve Rafael Moneo olumlu José Ribas González olumsuz görüş veriyor. 1993–2000 aralığında Benedetta Tagliabue ile evlilik ve ortaklık var. Miralles, Pinós ile birlikteyken tasarladıkları mezarlığa gömülüyor. Tören sonrası Moneo, Tagliabue’nin yanına giderek onu Miralles’in işlerini bitirebileceğine dair cesaretlendiriyor. Sadece profesyonel değil, aile yakınlığında ilişkiler, dostluklar söz konusu bu isimler arasında. Dahası için Wikispaces’a bakılabilir.

Beatriz Colomina, Difference and Repetition, Enric Miralles, farklılık, Gilles Deleuze, Hakan Yücefer, Ines-table, İstanbul Tasarım Bienali, Mark Wigley, masa, Sait Ali Köknar, sergi, tasarım