Ey-Ay, Dünyayı
Ele Geçirecek mi?

Yapay zekâ ya da bugünlerde Türkçede bile daha yaygın kullanıldığı şekliyle Ey-Ay (AI yani artificial intelligence) konusunda görünür gelişmelere ve genel gidişata bakılırsa, yakında dünyayı bilgisayar yazılımları ve AI ele geçirecek gibi duruyor. Ama acaba durum gerçekten böyle mi?

Deep learning, deep thinking gibi çok ulvi ve biz insanlara çok yukarıdan bakar gibi isimlendirilmiş olmaları, bu konulara onlarca yılını vermiş, işin içinde olan bazı arkadaşlarıma çok rahatsız edici geliyor. Bu kadar tehditkâr bir şekilde ortalığı çalkalandıran şey tabii ki Google tarafından iki sene evvel 500 milyon dolara satın alınan DeepMind isimli firma ve onu takip eden iki yılda ‘kendi kendine giden X’ şeklinde gelişen ilerlemeler. Bu ‘X’in yerine otomobil, kamyon, motosiklet, traktör, uzay aracı ve daha pek çok şeyi koyabilirsiniz.

Yaşı uygun olanlarınız hatırlayacaktır, Deep Blue diye IBM’e ait bir bilgisayar ve içindeki özel yazılım, 1997 yılında dünya satranç şampiyonu Gary Kasparov’u yenmişti. O zaman bu önemli başarıdan hızlıca nasiplenmek isteyen bilgisayar camiasına karşı, yine sektörün içinden aklı başında kişiler çıkıp dediler ki: “Yahu zaten satranç oyunu algoritmik ve tüm hamleleri deterministik bir şekilde hesaplanabilir. Bilgisayarların kapasitesi geliştikçe insanoğlunun zavallı beynini yenecek bir satranç yazılımı/donanımı çıkacağı aşikârdı.”

Gerçekten de, günümüzde genç arkadaşlar, bini bir para olan ve cep telefonu üstünde çalışan satranç app’lerine karşı oynayarak zaman geçirmekteler. Bu yazılımların iyi olanları da, mesela dünya satranç şampiyonasında karşılıklı yapılan hamlelerin analizinde canlı yayında kullanılıyor. Artık ustaların oyun içindeki bazı hamleleri için “bilgisayar bu hamleyi önermiyor, ustamız belli ki yanlış yaptı” deniyor. İş artık oraya geldi. Hâlâ bilgisayar programlarının asla öngöremediği muhteşem hamleler de var tabii. (Örnek: Kasparov-Topalov arasında 1999 yılında yapılan efsane maçtaki 26. hamle.)

İşte, Kasparov, bilgisayara yenildiği zamanlarda, bazı aklıevvel kişiler (ki ben de o zavallılardan biriydim) yakın çevrelerindeki insanlara dediler ki: “Merak etmeyin, satrançta makinelerin hükümran olacağı daha 60’lardan beri biliniyordu; sıkıysa yazılımlar go oyununda yensin insanları da görelim”. İşte bu da 2016 yılında başımıza geldi!

Bu yılın Mart ayında, DeepMind’ın AlphaGo yazılımı ile dünya go şampiyonu Lee Sedol arasındaki karşılaşmayı 4-1 AlphaGo kazandı. Bu sonuç ve devamında DeepMind’ın ve Alphabet’in yapmış olduğu PR kampanyası ile dünyada konuyla ilgilenen pek çok kişinin kafası karıştırıldı. Hemen ardından da, insanlar eşe dosta sormaya başladılar, “işlerimizi Ey-Ay’lara mı kaybedeceğiz” diye. Hollywood da son yıllarda, içinde insanları süper anlayıp onlarla dost, arkadaş hatta sevgili olabilen Ey-Ay’ların başrolü aldığı birkaç film üretiverdi (Her, Ex Machina, daha eskiden A.I. vb.).

Hazır Hollywood’u anmışken, konuyla alakalı olan Arrival filminden de bahsedeceğim. İzlediyseniz bilirsiniz, film bir uzaylı-dünyalı karşılaşması gibi görünmekle beraber aslında içinde birbirine girmiş iki önemli tema var. Bunlardan birincisi kafamızdaki zaman kavramı, diğeri de konuştuğumuz dil ile iletişimin alakası. Hayli beğendiğim için, bundan fazlasını merak edenlere izlemelerini önerdiğim Arrival filminin, ister uzaylı olsun ister makine, insan olmayan varlıklarla mahjong ya da satranç vasıtasıyla değil konuşma dili kullanarak anlaşmanın önemini vurguladığını belirtip asıl konuya geri dönüyorum.

Ey-Ay’ların iddia edildiği gibi yakın zamanda çok akıllı insan dostları hâline gelecekleri iddiasına daha yakından bakalım isterseniz: Bir defa bunun olması için bu Ey-Ay’ların biz insanları anlaması gerekiyor. Şimdi, bu koyu yazılmış kelimeye yoğunlaşacağım. Anlamak

Neden iki insan satranç ya da go oynarlarken birbirleriyle hemen hiç konuşmaz? Çünkü buna gerek yoktur. Konuşmayı oyunda yaptığınız hamleye bırakmışsınızdır. Hamlenizin o oyun içinde söylediği cümleler ise gündelik konuşma dilimize ait cümleler değildir, ancak o oyunun kuralları içinde kalan mekanik ifadelerdir. İşte bu mekanik ifadelerle sınırlı kaldığı müddetçe, bilgisayarların hızlanması ve gelişmesi ile birlikte Ey-Ay’lar da bu mekanik ifadeleri kullanmakta bizi, yani insanoğlunu fersah fersah geçeceklerdir. Buna hiç şüpheniz olmasın.

Ancak, kendi kendine giden araçların kültürel olayları da anlamasını bekler misiniz? Mesela Türkiye’de bol bol başımıza gelen, elektrikler kesik olduğu için yanmayan trafik lambalarında yol hakkı kime aittir sizce? Ya da işaretleri yok olmuş inşaat hâlindeki yollarda, çizgileri olmayan ve arada yolla aynı renkte beton duvarcıklar konmuş olan sıradan bir Türkiye yolunda da Ey-Ay’lı şoförsüz araçların gidebileceğini hayal ediyor musunuz? Hadi Türkiye’yi geçtik, Hindistan sokaklarında ne olacak?

Şimdi anlama konusundaki asıl probleme gelelim. Anlama dediğimiz şeyin sadece küçük bir yüzdesi mekanik işaretleri anlamlandırmaya dayanır (Bkz. Arrival filmi). Mesela dükkânların tabelalarını okumak, yol işaretlerini görmek ya da go hamlelerinin mekaniğini yerine getirmek gibi şeyler. Gündelik hayatımızda gerçekleşen anlama olaylarının belki en fazla %10’u bunlarla gerçekleşir. Kalan %90 ise, insanların aralarında kullandığı dilin anlaşılmasını gerektirir. Peki konuştuğumuz (ya da yazdığımız) dili anlama konusunda Ey-Ay’lar ne durumda acaba?

Dikkat, henüz daha anlama meselesine, anlamı idrak edip içselleştirmeye geçmedim. ‘Henüz hâlâ işaretlerin okunması noktasındayız.’ Zaten bu yazının sınırları ancak bu kadarına müsaade edecek, besbelli. Ama deep learning ve deep thinking yani derin öğrenme, derin düşünme gibi iddialı kelimeler kullanılan ve derinlik pazarlayan bir sanayi dalında açıkça bizi kavramlarla kandırıyorlar. Sanki bu Ey-Ay’lar satır satır yazılmış bilgisayar programları değil de ak sakallı evliyalar, gurular kendileri. Derin düşünceyi gelip benim sakalıma anlatsınlar!

Evet, soralım kendilerine: Mesela Türkçe’yi anlıyor mu bu Ey-Ay’lar acaba? Denemesi bedava, buyrun Google Translate denilen pencereye şu alttaki cümleyi yerleştirin bakalım nasıl çeviriyor İngilizceden Türkçeye:

“This AI thing is a hot potato on our laps.”

Buna karşılık Google bana şu Türkçe cümleyle geri döndü: (Çok hızlı döndü, kabul ediyorum!)

“Bu AI şey, turlarımızda sıcak bir patates”

Bir defa benim yazdığım üstteki cümle: “Başımızdaki bu AI denilen şey, çok kıllı bir konu”. Hadi bu daha kibar söylenebilir ve “AI çok nazik bir meseledir” filan diye de çevrilebilir. Ama “nazik bir konu” ya da “kıllı bir mesele” yerine, Ey-Ay kendisine “sıcak patates” dediğimizi sanırsa işte o zaman yandık. Google efendinin turlarımız dediği de kucaklarımız olacak. Peki bu şekilde, daha cümleler bir dilden ötekine doğru dürüst çevrilemiyorsa, kavramlar bilgisayar programına nasıl doğru aktarılacak arkadaş? (Bu arada bu örneği iki dakikada ben uydurdum, öyle meşhur, literatürde var olan bir cümle filan sanmayın.)

Şimdi bu örnekte ne gibi dersler var hemen lafı dolandırmadan anlatıvereyim:

1) Konuşma dilimiz içinde, mecazi anlam taşıyan, metafor da diyebileceğimiz tonlarca kavram, kelime ve deyim var. Misal, “black sheep of the family” diye bir deyim var İngilizcede, “ailenin yüz karası” demek. Bunu film altyazılarında Türkçeye oldum olası “ailemizin kara koyunu bendim” diye çevirirlerdi. Yahu, çevirmen insan kişi bile böyle yapıyorsa, makineler kavramı nasıl olacak da doğru anlayacak bir düşünsenize.

Güzel Türkçemiz sayısız atasözü ve deyim içerir, Nasreddin Hoca hikâyeleri de hayli zengin metafor kümeleridir. O nedenle Ey-Ay’ların, yetkinlik sınavlarını bizim memlekette yapmaları elzem görünüyor.

2) Metaforları geçtik, yukarıdaki örnekte bir de “laps” kelimesi var. Kucaklarımız olması gerekirken, Google tarafından “turlarımız” diye çevrildi. Bu da ikinci türden bir soruna işaret ediyor: Cümlesine göre kelimeler farklı mânâlar taşır. Mesela, size “Moğolların İstanbul’da en sevdiği kafe burasıydı” dediğim zaman, millet olarak Moğolları mı, yoksa efsane Türk müzik grubu Moğollar’ı mı kastettiğimi hemen anlamak biz insanlar için bile çok zordur. Konuşmanın o ana kadar süregelen içeriğine geri dönüp oralardan doğru anlamı çıkarmamız gerekir.

Bu yazıda verdiğim örneklerle demek istedim ki, dediklerimizi anlayıp sonra bize âşık olacak, ya da şiirleriyle ve metaforlarıyla bizi kendisine âşık edecek o hayali “Her”ü, yani o şahane Ey-Ay kadınını (ya da erkeğini) daha çok beklersiniz.

BİTTİ.

Yazının bundan sonrası ben onu yine de beklerim diyenlere:

İllaki günün birinde Ey-Ay’ların konuşmamızı ‘anlamasını’ istiyorsak, bunu sağlayabilmemizin önkoşulu nedir?

Bunun olabilmesi için önce söylenen lafın doğru anlaşılması lazım. Hadi o aşamayı geçmiş olalım, sonra kavramların (olabilirse) sembolik ifadelere geçirilmesi lazım. Bunun için de önce gündelik konuşma kelimelerinin arkasına geçebilen ve metaforları, mecazları da algılayan hatta belki de bunları öncelikli olarak ele alacak bir ‘meta-dil’ oluşturulması lazım. Bu meta-dil ile cümleler, önce orada ‘kavramsal ilişkiler denizi’ diye ifade edeceğim bir denizde hakiki anlamları ile sembol formunda birbirlerine ilişkilendirilmeli. ‘Mecazlardan yola çıkan meta-dil’ ne demek onu da başka yazıya bırakayım dilerseniz.

Ancak, yazının sonunda anlattığım iş zorlu ve gerçekten ‘derin’ bir iş ve bildiğim kadarıyla metaforlardan yola çıkan bir meta-dil üzerine uğraşan AI şirketi yok. Varsa söyleyin ben orada çaycı olmaya razıyım.

{Fold içindeki imge: Arrival için tasarlanmış logogram örneklerinden}

bilgisayar programı, Cemil Şinasi Türün, dijital kültür, yapay zekâ