Fil Hafızası
Evsiz Barksız Fil

Kein Mensch ist illegal.* Hamburg’da eskinin ‘anarşist’ mahallesi Sankt Pauli’ye yaklaşırken bir binanın yan cephesinde bina boyutundaki yazıydı bu. Sonradan Kassel’daki Documenta sergisine, Cevdet’in önce turunculu, pembeli rengârenk penye tişörtler arasından geçirip, sonra beyazlığın ritmini dinlettiği işini görmeye gittiğimizde, bunun Documentalardan birinde ortaya atılan bir slogan olduğunu öğrendik. Almanya’da, göçmenlere kucak açılması gerektiğini savunan bir slogan. Biraz oksimoron gibi.

Avrupalılar, bu konuda çelişkilidir. Yüzyılların birikimi hümanist felsefe anlayışları, çok uğraşmalarına rağmen, ne yazık ki bir türlü kibirli ırkçılıklarına engel olamaz. Hırslı ve agresif Homo sapiens’in mülayim Neanderthal’e baskınlığının izleri bunlar herhalde. Benim Avrupa’ya ilk gidişim, ortaokuldayken Zeyno’yla beraber Salzburg’da bir Almanca kursu vesilesiyleydi. İki mazbut kız olarak evinde oda kiraladığımız şapşal kadının, “her şeye rağmen, bir Avusturyalı olarak Türklere oda kiralamasının ne kadar da insani, takdire şayan, cesur ve yüce bir davranış olduğunu”, anlatışını ağzımız açık dinleyişimiz, ve bilumum ırkçı kabalıklarına maruz kalışımız hâlâ hatırımda. O zamanlar, aslında kötü niyet barındırmayan bu nahoş yorumlara “ırkçı” dendiğini tam olarak bilmiyordum. Zaman içinde benzer önyargıları çok gördüm. Almancayı tam da bu yüzden sökemedim herhalde. Hepimizde var olan ırkçı önyargılarla mülteci sorunu nereye kadar çözülebilir ki? Böyle hastalıklı bakış açılarından kurtulmak için, insanın sürekli kendi kendisiyle mücadele etmesi gerekiyor. Yoksa buraların yaşanmaz hâle gelmesi yakındır.

Bugün dünya tarihindeki büyük göç dönemlerinden birini yaşıyoruz. Evini terk etmek zorunda kalanların trajedisi hepimizi etkilemekte. Tamamen tarumar olan Halep’in savaş öncesi bir rüya şehir olduğu söylenirdi. Dünyanın, sürekliliği olan en eski yerleşim yerlerinden biri; taş binalarıyla, eski mahalleleriyle, bölgenin iklim ve topografyasına uyan kuvvetli mimari karakteriyle görülmesi gereken efsunlu, görkemli bir şehir. Görmek bana nasip olmadı.

İnsanlar ölüp, aileler paramparça olmuşken şehirler kimin umurunda denilebilir. Ama şehir, insanlara ev ve hayat sunar. Barınmanın temel ihtiyaç ve hak olmasının yanında, insanlar evleriyle bütünleşirler, kimlik kazanırlar, birlikte yaşamayı öğrenirler. Medeniyet mimariyi getirdiği gibi, mimarlık da medeniyeti getirir. Şehirler yok olurken, geçmiş de gelecek de, medeniyet de hep birlikte yok oluyor. Kaç yüzyıllık mahalleleri, içinde yaşanırken yakıp yıkıp, insanları evinden edip, sonra da sanki yaşama alanları yaşamdan bağımsızmış gibi, “kentsel dönüşüm yapıyoruz” demenin, pişkinlik ötesinde bir anlamı yok.

Ekose fil 
- Malzemesi: Taş 
- Geldiği yer: Kenya 
- Alındığı yer: İstanbul 
Taştan Hint fili 
- Malzemesi: Taş 
- Geldiği yer: Hindistan 
- Getiren: Arda’nın annesi ve babası 
Halep fili 
- Malzemesi: Taş 
- Geldiği yer: Halep, Suriye 
- Getiren: Arda’nın annesi ve babası 
(fotoğraf: Işık Kaya)

Suriye’de savaş başlamadan önce Halep’ten gelen bir filim var. Artık evsiz göçmen bir fil, bakıp hüzünlenmemek zor. Siyah taştan, sanırım bazalttan oyulmuş. Taş fillerin ayrı bir gücü var. Cam, ahşap, plastik, seramik, kil, kâğıt, kumaş, metal, deri, boncuk, gazoz kapağı gibi envai çeşit malzemeden filim olsa da, taş olanları bir başka. Suriyeli olanı kabaca oyulmuş, Hindistan’dan geleni ince ince sabırla işlenmiş, Kenya’dan olanlar son derece stilize soyutlanmış filler. Taş olmaları, onları daha kalıcı hâle getiriyor. Bin yıllardır var olan şehirler, iskambil kâğıdından evler gibi yıkılıp darmaduman olurken, filler kalıcı olsun bari.

Neyin kalıcı neyin geçici olduğu konusu, mimarlığın tartışmalarından biridir. Mimarlığı mimarlık yapan, elbette ki taş, toprak değil, içindeki hayat. Öyleyse hayat uçucu olduğuna göre, mimarlık kalıcı olabilir mi? Charles Eames, “ev nedir?” diye sorar ve kendi sorusuna cevap olarak çizdiği eskizde evin bir sürü kullanımı yanında binayı göstermez bile. Onun için ev, aslında bütün evi ev yapan işlevleri içine alan bir kutudan ibarettir. Kendi evini de iki kutu olarak tasarlar. Bu kutular, içindeki hayat olmadan ev değildir. Peki o zaman o enfes Charles & Ray Eames evini gezmek ne kadar anlamlı oluyor, boş bir kutuyu gezmek dışında? Ya da Frida Kahlo’nun evini, Diego Rivera’nın atölyesini ziyaret etmek, veya Elhambra Sarayı’nı, Florya Köşkü’nü? Bütün bunlar, artık içinde yaşanmamasına rağmen, hayatta gördüğüm en etkili mimarisi, ruhu olan mekânlardan. İçlerindeki hayatlar artık var olmasa da, izleri çok derin kalmış.

Eames fili
- Malzemesi: Plastik
- Geldiği yer: Los Angeles, ABD
- Alındığı yer: İstanbul
(fotoğraf: Işık Kaya)

Mimarlığı mimarlık yapan, hayat ve ancak güçlü tasarımlarda okunan hayatın izleri, yansıttıkları olmalı. Derin izler, mimariyi kalıcı hâle getiriyor. Yoksa kimse geçicilikle mücadele edemez. Ne kadar genç kalmaya çalışsak da genç olamıyoruz, altı üstü genç görünmeye çalışan yaşlılar oluyoruz, eskimeyelim derken daha eski gözüküyoruz. Üstelik bu beyhude çaba içinde özgün karakteri kaybetmek de cabası.

Oysa 1945’de tasarlanmış olan ve bende de fıstık yeşili bir kopyası olan Eames fili, ilk günkü cazibesini hep koruyor. Kalıcılığını güçlü tasarımından almış, yaşlansa da eskimiyor.

* Hiçbir insan yasadışı değildir.

ev, Fil Hafızası, göç, ırkçılık, İpek Yürekli, kalıcılık, mimarlık