Anish Kapoor, “Cloud Gate”
nam-ı diğer “The Bean” [Fasulye],
AT&T Plaza, Millennium Park,
Chicago, 2006
(fotoğraf: Bülent Tanju)
Yemek, Kent ve Gündelik Hayat
Epey Tuhaf
Bir Mimarlık Yazısı

Evet gerçekten! Žižek’in bu metin için de bir lafı var: “İdealist yaklaşım örnekler bolluğuna ihtiyaç duyar, çünkü tam olarak uygun olan hiçbir örnek yoktur, örneklenen fikrin aşkın zenginliğini belirtebilmek için insanın örnekleri çoğaltması gerekir, fikir yüzen örneklerin sabit referans noktasıdır. Buna karşılık bir materyalist bir ve aynı örneği tekrarlama eğilimindedir, takıntılı bir biçimde ona geri döner. Bütün simgesel evrende sabit duran o özgül örnektir, bir yandan da örneklediği varsayılan evrensel kavram devamlı olarak şeklini değiştirir, böylece bir sürü evrensel kavram tek bir örneğin etrafında ışığın etrafındaki pervaneler gibi yer değiştirip durur.”1

Piyaz

Yemek üzerinden benim de anlatmak istediğim bir hikâyem var. Antalya’da doğdum. On sekiz yaşına kadar kısa süreli şehir dışına çıkmışlığım olsa da, üniversiteyi kazanana kadar başka hiçbir şehirde uzun süre yaşamadım. Üniversiteye giriş sonuçları açıklandığında Yıldız Teknik Üniversitesi mimarlık bölümünü kazandığımı öğrendim ve büyük bir belirsizlik içinde İstanbul Maçka’da bir öğrenci yurdunda kalmaya başladım. İlk hafta yurdun yemekhanesi ve kantini açılmadığı için gündelik ihtiyaçlarımı Beşiktaş semtinde karşıladım. Bu ilk haftada fark ettiğim şeyler, daha sonra akademisyenlik yapmaya başladığım andan itibaren, her yeni sınıfa anlattığım “mimarlık tarihi nedir” dersinin ayrılmaz bir parçası oldu. O ilk hafta, ya uzun gelmiş olmalı, ya da olağan bir Türkiyeli olarak bana evimi hatırlatan her şeyle daha bir alakadar oldum. Bunların başında ise, yurda çıkan Maçka yokuşu üzerinde sıradan bir esnaf lokantasının camında gördüğüm köfte-piyaz yazısı oldu. Eğer bir Antalyalıya “burada ne yenir” adlı o meşhur soruyu soruyor olsaydınız, alacağınız cevap o camda yazılı ikili olurdu: köfte-piyaz. Yazıyı görür görmez içeri daldım, heyecan ve iştah ile bir köfte-piyaz sipariş ettim. Köftenin pişmesinin biraz zaman alacağı belliydi, ama piyaz hemen geldi. Piyaz dediğime bakmayın (en azından şimdi bu hikâyeyi yazarken piyaz diyebiliyorum), gelen haşlanmış fasulye ile yapılmış bir salataydı. Piyaz olmadığına emindim yani. Antalya’da bir esnaf lokantasına girdiğinizde ve piyaz istediğinizde önünüze gelecek olan fasulye, sıcak tahin sosu ve haşlanmış yumurta ile servis edilir. Dediğim gibi, önümdeki şeyin piyaz olmadığına o kadar emindim. Haşlanmış bir tabak fasulye üzerine domates ve marul. Evimi bir kez daha özlemiştim.

Mimarlık tarihi derslerinde bunun nesini, niye, kaç kere anlatıyorsun diye merak ediyorsanız, şöyle söyleyebilirim: Kaç tane mimarlık tarihi dersi veriyor isem, o kadar anlatıyorum. Abarttığımı sanmayın. Verdiğim tüm dersler bu hikâye üzerine kurulu. Başrol piyazın değil ama, bu sefer mimarlığın oluyor.

Yerellik Evrensellik

Bir fikir olarak yerelliğin muhtemelen en ikna edici tarifi kendini evrensel sanma hâlidir. ‘Dünyanın her yeri benim bildiğim gibi işliyor!’ Bu kapalılık hâli, bazen bir tercihi içerse de, çoğunlukla zorunluluktan ileri gelir. On sekiz yaşında birinin, evinden; tanıdık, bildik yuvasından uzakta, (o) piyazı bulmayı umma hâlidir ya da.

Ahlak

İçine doğduğumuz kültürel ortamın verili bilgilerini yasa olarak kabul ederiz. Bu durum işimizi çok kolaylaştırır. Aşkınlık hayali sayesinde doğru olanı yanlış olandan farklılaştırırız. İyi olandan kötü olanı ayırabiliriz. Cevaplar önceden verilidir, görünce tanırız. Düşünmek zorunda kalmayız, sadece biliriz. Bu durumu kabul etmeme hâlinin adı bile, yasanın dolaylı yoldan kabulüdür: isyan. Yoksa, On sekiz yaşında birinin bakar bakmaz önüne konulanın (o) piyaz olmadığını anlaması mümkün olmazdı. Karşıma çıkanın mimarlık olup olmadığını hemen anladığımı sandığım gibi.

Yargı

Verili ahlak kuralları sayesinde bir kez olması gerekeni ol(a)mamış olandan ayırt etmeye başladığımızda, zaten yargı üretmeye de başlamışız demektir. Piyazı piyaz olmayandan ayırabildiğime göre, geriye (o) piyazı kötülerinden ayırmak kalır. On sekiz yaşında lokantada yediğim piyaz kötüydü, çünkü iyinin nasıl olması gerektiğini biliyordum. Tıpkı iyi mimarlığı kötü mimarlıktan ayırabildiğim gibi.

Orijinal Olan / Piyazın Hası

Evimden uzak olmanın kazandırdığı bir avantaj varsa, o da diğerlerinin evimi benim kadar iyi tanımamalarıdır. Orada doğmuş olmanın bana verdiği ve asla orada doğmamış olanlar ile aramda kapanmayacak bir mesafe yaratan o oralı olma hâli. Onlar asla (o) piyazın tadını bilemeyecekler. Bir şef (o) piyazı burada tekrar üretmeye kalksa bile, asla orada olduğu gibi olmayacak. Hep bir sahtelik üretecek. Kötü kopyalar, tatsız taklitler. Metropol bozar zaten. Annem de ilk başta benim piyazı unutacağımdan korkmuştu.

Miras

Oralı olmanın bir başka büyük getirisi, oralı olan her şeyin, doğal olarak, miras yolu ile bana kalmasıdır. Kültürel mirasın mülkiyeti benim olur. Kullanım hakkı benimdir. Piyazımı kimseye yedirmem! Tıpkı dışarlıklı olanın benim mimarlığımı anlamayacağı gibi. Hele de buralara gelip bana benim olanı anlatmaya kalktığında yaşadığım iç sıkıntısı yok mu? Otarşi güzel şey.

Dışarlılık

Ehh bazen oralı olmanın dezavantajları da olmuyor değil. (O) piyazı biliyorum evet, zaten bilmem de gerekiyor, doğal olarak, ama sorun başkalarının da kendi yemeklerinin olması. Onlar üzerine konuşmamam gerekiyor. Benim kimseden (o) piyaz hakkında ukalalık duymak istemediğim gibi, onlar da kendi kültürleri hakkında benden bir şeyler duymak istemiyorlar. Zaten konuşmak istesem bile, ilk önce hemşerilerim kızıyor; “daha (bizim) piyaz hakkında konuşulacak çok şey var” diye. Tıpkı İtalya’ya gidip Rönesans çalışmanın anlamsızlığı gibi.

Ara Sınav

“Piyazın tarihini bilmek ne işe yarar? Tartışınız.” Ya da belki şöyle de sorulabilir: “Mimarlık tarihi ne işe yarar? Tartışınız”

Yeni Teknikler

Eskiden bir lokantaya girdiğinizde bilirdiniz ki, orası babadan oğula, ustadan çırağına kalmıştır. Hatta kullandıkları kap kacak bile aynı, hiç değişmemiştir. Biraz da (o) piyaza o tadı veren o gizemli yıllanmışlıktır. Ama şimdiler öyle mi? Daha önce bir piyaz dükkânının önünden bile geçmediklerinden eminim. Ellerinden düşürmedikleri kitaplardan (bir tane de değil üstelik) öğreniyorlar her şeyi. Onu ben de yaparım zaten. Tıpkı Notre Dame’ın Kamburu’nun dediği gibi.2

Siyaset

Yeni şefler yeni şeyler denemek istiyorlar. Kimse eskinin (o) piyaz tariflerini kullanmak istemiyor. Ama biraz eskiden öğrenseler, eskinin kadim bilgilerinden yararlansalar. Tamam, piyazın tarihi o kadar da eskiye gitmiyor, ama bu sorun değil, bizim geleneğimiz oldu bir kere. O eski tarifler, bir şefi hata yapmaktan korur. Halbuki, günümüzde tek bir piyaz sorusuna verilen cevapların çokluğu ürkütüyor insanı. Tıpkı mimarlığın nasıl olması gerektiğine dair verilen cevapların çokluğu gibi.

Nerede (O) Eski Piyazlar

Zaten (o) eski piyazlar yok artık. Ailece piyaz yemeye gittiğimiz o lokantalar da. Eski mahallemde kaldı hepsi. Tıpkı “nerede o eski mahalleler” der gibi.

1. Žižek’in Enjoy Your Symptom!: Jacques Lacan in Hollywood and Out adlı kitabının giriş kısmında yer alan bu paragrafı, yıllar önce hobi olarak, Ali Paşaoğlu çevirmişti.

2. bkz. “This Will Kill That”. Victor Hugo, The Hunchback of Notre-Dame, kitap V, bölüm 2, s.: 174–188.

mimarlık, Tayfun Gürkaş, Yemek Kent ve Gündelik Hayat