M. Craft, Blood Moon albümünden,
fotoğraf: Sarah Haywood
Dünyanın Dönmesini
Beklemek

“Her yeni gün,
kurduğum her hayalin,
bir gerçeği olacak.”

Gecenin bir yarısı, ani bir kararla eski odama doğru yola çıkıyorum. Eski odama, kendimi ilk fark ettiğim, hayatta olduğumu ilk defa idrak ettiğim yere. Eski odam dediğim, çocukluğumu ve ergenliğimin ilk evrelerini geçirdiğim ‘boşluk’. Ani kararlar alabilen biri olmadığım için daha öncesinde bu şekilde yola koyulmamıştım. Hazırlık yapmadım, hiçbir şey düşünmedim, sadece orada olmak istedim. Yanıma birkaç siyah tişört ve küçük not defterleri dışında hiçbir şey almadım. Hayatımla ilgili ciddi sayılabilecek kararları ilk defa aldığım yere giderken bavullarca eşya götürecek değildim. O odada düşünceli bir biçimde dünyayla ilk iletişimimi kurmuştum, ihtiyacım olan her şey, hatta daha da fazlası mutlaka vardı.

Hayatta olduğumu fark ettiğim an biraz geç bir zamana tekabül etti. Tabii, daha öncesinde onlarca hatıra biriktirmiştim ama hiçbiri kendini fark etmek sayılamazdı. Bu kişiden kişiye değişiyor. Çoğu arkadaşım anaokuluna ya da kreşe başladığı sıralarda kendini fark ettiğini söylüyor. Ben kendimi ilk defa 16 yaşında James Joyce’un Sanatçının Genç Bir Adam Olarak Portresi romanını okumaya başladığım zaman fark ettim.

“Yine de, dünyanın başka bir yerinde belki de böyle bir şey mümkündü.”

Bu cümleyi defalarca okudum, hatta, çizgili not defterime onlarca kez yazdım. İlk okuduğum anda anlamıştım, ama daha çok anlamak, bu cümleyi iliklerime kadar kavramak istiyordum. Şu an bu beyaz boyalı odadayım, tüm eşyalar benimle birlikte doğmuş, büyümüş, bu odanın ‘vazgeçilebilir’ bir parçasıyım. Bu cümleyi okuduğum anda zihnimde ve bedenimde hissettiğim yoğunluğu, dünyanın başka bir yerinde, hatta belki de çok daha yoğun bir biçimde, bir başkası hissediyor. Benim hissedebildiğim ve anlayabildiğim kadarı bu, ama mutlaka birileri, daha yoğun hissetmiştir, ya da o birileriyle, aynı şeyleri hissediyoruzdur. Bu odanın dışında, başka hayatlar da var. Ve ben milyarlarca insanın yaşadığına benzer şeyler yaşıyorum. Bunu kavradığım anda, ne kadar değerli olduğumu, her şeyin de benim kadar değerli olduğunu fark ettim. Bunu kabullenmek başlı başına bir karardı. Hem dünyanın bir parçası olduğumu, hem de dünyanın birçok parçası olduğunu fark etmiştim. Dünya bir ‘bütündü’ ve insanlar birbirini tamamlıyordu.

Atahan Yılmaz, çizgili not defteri

İlk odalar önemlidir, dört duvara insanın parçaları siner. Aidiyet duygusu etrafını kuşatır. Sonraki hayatında onlarca odan olur ancak hiçbir zaman beğenmeyeceğin zürafa desenli kalemlik, Harry Potter figürlü duvar saati, ahşap genç odası takımı, farkında olmasan da, sen olurlar. Odalar kendi isteğinle dışlandığın yerlerdir. Hiçbir parçanı yansıtmasa da sonraki odaların daha modern ve sade olur, ama zürafalı kalemliği arar gözlerin. Alıştığın, anlaştığındır. Bazı hikâyelerin başı, aslında sonudur.

Saat geçin de geçi olduğunda, eski odama vardım. Duvarları beyaz boyalı odamda, çiğ floresan ışığı tüm eşyaları aydınlatmıştı. Sabretmeyi öğrenilebilen bir şey sansam da, baştan sona okuyamadığım birkaç kitap, birbirini desteklercesine arka arkaya tutunmuş, boş kütüphaneden beni izliyor; kapağı olmayan onlarca cesur kalem masanın üzerindeki zürafalı kalemlikte duruyordu. Oda her bir köşesini doldururcasına beyaz, pencerenin ardındaki dünyaysa zifiri karanlıktı. Gökyüzünde tek bir yıldız bile yoktu. James Joyce’un sihirli cümlesini aklıma getirdim, o cümle, beni bu odada dünyaya getirmişti. Bu cümleden önce de dünya dönerdi, gece ve gündüz olurdu, ama o aidiyet duygusunu pekiştirdiğim eşyalar ve tırtıklı beyaz duvarlar dışında bir şey göremezdim.

Işıkları kapattım. Olabildiğine zifiri karanlık olan dışarısı, bir anda aydınlık oldu. ‘İçerisi ve dışarısı bir oldu’. Her şeyi daha iyi görüyordum. Karanlığın içerisindeki aydınlıkta dünyanın dönmesini bekledim. Tıpkı Martin Craft’ın Mojave Çölü’nün tam ortasında, parlak yıldızların altında, yüz yaşındaki piyanosuyla beklediği gibi.

Avustralya, Canberra doğumlu ancak uzun bir süredir Londra’da yaşayan müzisyen M. Craft, her Londralı gibi hayallerin gerçekleşmediği şehir Los Angeles’a taşınmayı birkaç yıl önce başarıyor. Bir yılın ardından güneş ışığı dışında hiçbir şeyin hayal ettiği gibi olmadığını anlayınca Los Angeles yakınlarındaki Mojave Çölü’nde küçük bir kulübe kiralıyor. Los Angeles’da geçirdiği bir yıl boyunca yüz yaşındaki Mason & Hamlin marka piyanosunda hiçbir kalıbı dikkate almadan, tamamen doğaçlama bir biçimde, uyduruk olarak nitelediği denemeler kaydediyor. Şehirde saatlerini harcayarak kaydettiği piyano denemelerini anlamlandıramıyor. Ancak ‘hiçliğin tam ortası’ diye tanımladığı Joshua Tree’de, kendini bu kayıtların içinde buluyor. 6-7 saatlik tekil kayıtları kesip biçerek, üçüncü albümü Blood Moon’u ortaya çıkarıyor. Los Angeles’ı terk etmesinden hemen önce Echo Park’ın çimlerinde, ayı kıpkırmızı görüyor ve Blood Moon’un ismi doğuyor. Her bir parçanın üzerine de dinleyiciyi yönetmeyen, anlaması güç cümleler yazıyor.

M. Craft, Blood Moon,
albüm ambalaj tasarımı:
Erica Rossing Oberg

Eski odamın tam ortasında, karanlığın ve serin gecenin sesini dinlerken, bir anda Mojave Çölü’ne ışınlanıyorum. Her bir köşesine alışık olduğum bu oda, bu eşyalar, bir anda kuru, devasa dağlara dönüşüyor. Havada uçuşan küçük böceklerin ve rüzgârın sesi; davul, piyano ve arp seslerini şekillendiriyor. Bereketli ve sarhoş yıldızların ışıltısı odamı aydınlatıyor. Martin albümdeki ilk cümleyi fısıldıyor: When you come back again. James Joyce’un kehaneti gerçekleşiyor; dünyanın başka bir yerinde, ‘bu’, mümkün.

M. Craft değil bir odaya, çöle sığmıyor. Ne kadar bu odanın içine sıkışıp dünyanın dönmesini beklesem de, dışarıya çıkmama yardım ediyor. İmkânsızlığın sesi olan Joshua Tree’de organik harmoninin bir parçası oluyorum.

Martin’i kendimle özdeşleştiriyorum. Büyük hayallerle gittiği Los Angeles’dan, hiç hayal etmediği ıssız çölün ortasına düşüyor. Şehirden ve odadan kurtulup, doğanın bir parçası oluyor. Hiçbir amacı olmadan yaptığı kayıtları, anlamlı bir bütüne dönüştürüyor. Küçücük odaya sığdırdığım sevgi, nefret ve kalp kırıklıklarını, Mojave Çölü’yle özdeşleştirip, dünyaya taşıyor. Tıpkı bu yazının, albüm ve kapak fotoğrafı arasındaki ilişki denemesi olması gerekse de, kendini fark ediş öyküsüne dönüşmesi gibi.

M. Craft, Blood Moon albümünden,
fotoğraflar: Sarah Haywood

Joshua Tree’nin tam ortasında, dolunayın kusursuz gözüktüğü gecelerden birinde, Martin eski bir otel odasında Blood Moon üzerine çalışıyor. O sırada aynı otelde kalan Amerikalı fotoğrafçı Sarah Haywood da, yıldızları her zamankinden daha parlak görmek; içerisi ve dışarısını bir tutmak, dünyanın bütün ışıltısıyla dönmesini kaçırmamak için, uzun pozladığı fotoğraflar çekiyor. Bu karanlık-aydınlık meselesi Martin’i büyülüyor ve Sarah’la tanışıp, numarasını kaydediyor. Tam üç ay sonra, insanın kışı ve rüzgârı kemiklerinde hissettiği bir gece yarısı, Sarah’dan Martin’e kısa bir mesaj geliyor. Yatağını terk edip koyun derisi kabanını sırtına geçiren Martin, kum rengi Mercedes’ini Mojave Çölü’nün Landers yakınlarına, onlarca hikâyenin çıkış kaynağı olan Giant Rock’ın önüne park ediyor. Gecenin ıssız karanlığında, koca kayanın altında tek başına yıldızları toplayan Sarah’nın fotoğraf makinesine konuk oluyor. Dünyanın dönmesini beklemek yerine karşılarına çıkan her bir kıvılcımın peşinden giden iki insan, birbirlerini tamamlıyor.

Kimsesizliğin ortasında, tek refakatçisi olan kum rengi arabasının sahne ışıklarına benzeyen farları Martin’e yöneliyor; Giant Rock’ın içine gizlenmiş kızılımsı ay, yeryüzüne iniyor.

M. Craft arabasına atlayıp uzaklaşıyor, Sarah karanlığın içindeki ışığı hapsetmeye geri dönüyor, ve ben de, bu sefer, dünyanın dönmesini beklemeden, odamdan ayrılıp, yola koyuluyorum…

Not: Bu yazıya başlama cüretini kendimde görmemi sağlayan, desteği ve sonsuz ilhamı için Martin Craft’a teşekkür ederim.


Atahan Yılmaz, Blood Moon, çöl, fotoğraf, Giant Rock, Martin Craft, müzik, oda, Sarah Haywood, şehir