Marc Chagall,
“Dört Mevsim” (1974),
Chase Tower Plaza, Chicago,
fotoğraf: Sharon Mollerus
(CC BY 2.0)
Dört Mevsim

“Sonunda yapılabildi seçim. Son ana kadar yapılabileceğine inanmamıştık. Hava kış havası, yağmur yağıyor. Sandık başları hıncahınç dolu. Bilinçli yurttaşlar olarak oy verme görevimizi yerine getiriyor falan değiliz. Namusumuzu kurtarmaya çalışıyoruz. Bir partiyi, partinin programını, tutumunu benimsemenin çok ötesinde bir çaba bu. Bir ölüm kalım sorunu, bir rezil olma ya da aklanma sorunu.”

Tomris Uyar’ın, bir yaz günü yapılan 1977 seçimlerini anlattığı gündökümlerinden bir parça. Hayatın başa çıkılamayacak denli zorlaştığını düşündüğüm zamanlarda, yıllar evvel yazılmış günlükleri okuyorum. Bazen işe yarıyor. Elbette, günlüğün yazıldığı tarih kadar kimin tarafından yazıldığı da önemli. Yoksa, zaten her şeyin hep kötü olageldiğine inanan bir karamsara dönüşmek ya da çağlar süren insanlık tarihinde bu yaşadıklarımızın herhangi bir anlamı olmadığını düşünmek işten değil. Tomris Uyar’ın 1975–1984 yılları arasında tuttuğu gündökümlerini; sokakta tanık olduğu bir silahlı çatışma ile oğlu Turgut’la yaptığı uzun yürüyüşleri, Turgut Uyar’ın geçirdiği ameliyatlar sırasındaki hastane anekdotları ile evlerine gelen gündelikçiyi ve öykülerinden taslakları aynı sayfalarda buluşturabildiği için seviyorum. Hayatında, memlekette ya da edebiyat dünyasında olup bitenleri, “bu nasıl olur da benim/bizim başımıza gelebilir!” diye serzenişte bulunmak yerine, günlerinin konukları olarak kayıt altına alma çabası hem moral veriyor, hem de yol gösteriyor.

Kendi kendime hayatın iyi ve kötü zamanların birleşiminden oluştuğunu hatırlattığım günlerden birinde, Yaz’la evde otururken aramızda şöyle bir konuşma geçti. “Hadi parka gidelim” dedim. “Çok iyi fikir, anne” dedi, heyecanla. “Sen fikir ne demek biliyor musun?” diye sordum. “Fikir çok güzel bir şey!” dedi. “Peki düşünce ne demek?” dedim. “Düşünce çok kötü anne, düşünce tehlikeli” diye yanıt verdi. Birdenbire kafamdaki merak konusu “iyi fikir kalıbını nereden öğrendi acaba?”dan “tehlikeli düşünce de nereden çıktı?”ya dönüştü. Dehşet içinde iki buçuk yaşında bir çocuğun nasıl olur da düşüncenin tehlikeli olduğunu düşünebileceğini anlamaya çalışırken, uzandığım koltuktan kalktım, yüz kaslarımı kontrol etmeye çalıştım, ama hiç beceremedim. Neyse ki o sırada arkası dönük, bir şeylerle meşguldü, anlamamıştır ne kadar yıkıldığımı diye düşünüp, en azından sesime vakur bir ton vererek, “Neden Yazocum?” diye sordum. “Düşünce acır anne, çok acır” dedi. Yüreğime sular serpildi, memleketin o kadar da kötü durumda olmadığına karar verip, Yaz’ı parka götürdüm.

Bu hikâyeyi eşe dosta anlatıp beraber güldüğümüz anlardan birinde, birdenbire fark ettim ki aslında vahim olan, o yaşta bir çocuğun düşünce özgürlüğüne karşı çıkması değil, böyle bir şeyin olabileceğine birkaç saniye için de olsa benim ihtimal vermiş olmamdı.

Neyse ki, bu ihtimali doğuran, zihnin sağlıklı işleyişini ortadan kaldırabilecek bir gerginlik olarak tanımlayabileceğim ruh hâlinin bugünlerde ortaya çıkmadığını, hayatımızda hep var olduğunu 90’larda tuttuğum kendi günlüğümü okurken anlamıştım. 11 yaşındayken, “Bugün İnterstar seçim yasalarına uymadığı gerekçesiyle kapatıldı. Şu anda durum çok gergin.” yazmışım günlüğe, yıl 1994. Biz ki meşhur 80 sonrası apolitik kuşağın İzmir’de büyümüş en apolitik çocuklarıydık, İnterstar’ın kapanması, olsa olsa izleyemeyeceğimiz çizgi filmler yüzünden endişe yaratmış olsa gerek, yine de gerginliğin her dönemde var olduğunu bilmek insana iyi geliyor.

Kendi günlüklerimi okumanın geleceğe dair bana söylediği pek yeni bir şey yok; ne de olsa bu ülkede, benim gibi herhangi bir bedel ödememiş sıradan bir kişi bile, gündemin gündelik hayatından çaldığı anlardan mustariptir. Yakın zamana kadar, Tanpınar’ın bu duruma gönderme yapan meşhur sözünü çok sever, sık sık alıntı yapardık. Tanpınar’ın günlüklerini okuyup, Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nün son bölümünü halen bitiremediğinden yakındığı o günün, “Türkiye evlatlarına kendinden başka bir şey ile meşgul olma fırsatı vermiyor. Bu hâliyle bizim eve benziyor.” satırları ile devam edip; memleketin şartlarının ancak çalışmakla değişeceğini söylediği cümlelerle bittiğini görünce fikrim değişti. Artık yapılması gerekenin, “Türkiye’nin evlatlarına kendinden başka bir şey ile meşgul olma fırsatını vermiyor oluşunu”, ataletimize bahane etmekten vazgeçmek olduğunu düşünmeye başladım.

Naif çabalarımın işe yaramadığı, okudukça “yarım yamalaklığının bile farkında olmayan kişi” olma ihtimalimi düşünmeye başladığım günlükler de var. Oğuz Atay’ın 70’lerin başında bir sonbahar gününde yazdıkları mesela: “...Öyle bir yarım yamalaklığımız var ki, bizim dramımız, trajedimiz, akıl almaz bir biçimde gelişiyor. Ayrıca bir trajedinin içinde olduğumuzun farkında bile değiliz. Çok güzel yaşayıp gittiğimizi sanıyoruz... ...İnsanlarımız bu kötü yaşantıyı dile getirmenin “muhalefet yapmak” olduğunu sanıyorlar.”

1977’de yazdığı “İnsan yarım yamalakların hikâyesini ömür boyunca anlatabilir mi? Bu belki de dayanılmaz bir gerginliği ömür boyunca yaşamakla mümkün olur. Böyle bir sinirliliğe ne kadar katlanılabilir?” satırlarını okuyunca da, bezginliğin ve bıkkınlığın herkesin zaman zaman ümüğüne çöken hisler olduğunu görüyorum.

Bu günlükleri okumanın en iyi yanı, peşimizi bir süre daha bırakmayacak gibi görünen ve bitmek bilmeyen bu hengâmenin içinden Aydaki Kadın’ların, Gecegezen Kızlar’ın, Beyaz Mantolu Adam’ların çıkabildiğini görmek oluyor. Sorunlu ebeveynlerin evlatları gibi, Türkiye’ninkiler de olanca yılgınlığa, acıya, haklı serzenişe rağmen, olup bitenle üreterek başa çıkmanın yollarını —kimi zaman— bulabilmiş; bugün neden bulamayalım? Böyle sorup da yanıt veremediğim zamanlar, günlüklerin, edebiyatın tek başına bir halta yaramadığı anlar da olmuyor değil, o zaman Cemal Süreya’nın “Dört Mevsim”ini dinleyip duruyorum.

çalışmak, günlük, iyimserlik, kötümserlik, Sevince Bayrak