Fenerbahçe Seden Apartmanı
(fotoğraf: Kaan Kurutuluş,
Mimar Sinan Güzel Sanatlar
Üniversitesi Bilimsel Araştırma
Projeleri Komisyonu tarafından
desteklenen 2016-10 numaralı
proje kapsamında çekilmiştir.)
Dönüşüm, Birikim
ve Gelecek

İlk gençlik yıllarımdan beri en sevdiğim gündür cuma. Hafta sonu geldiğinden değil de, okul yarım gün olduğundan ve dolayısıyla aylak aylak dolaşılabilen bir öğleden sonrayı hediye ettiğinden. Haftanın o son zili çaldıktan sonra Moda’da bulunan okuldan çıkar, ya Kadıköy’de avarelik eder, ya da okulun önünden geçen sarı dolmuşlara binip, o zamanki söyleyişimizle Cadde’ye, yani Bağdat Caddesi’ne gider, orada avarelik ederdik. İşte o zamanlar vitrinlere ve —sayısı şimdinin herhalde yarısı olan— kafelere olduğu kadar, —sayısı şimdikinden belki biraz daha fazla olan— apartman bahçelerine sıkışıp kalmış ahşap köşklere, 3-5 kat arasında değişen, bazısının cephesinde olağanüstü güzellikte seramik rölyefler bulunan binaların geniş balkonlarına, ahşap güneş kırıcılarına, balkon parapetlerindeki ve pencere önlerindeki mermerden çiçekliklere de keyifle bakardım. Bir de, cephesi şeffaf kat holleri vardı. Feneryolu durağını geçince, soldaki üç katlı bir apartmanın kat holü bir tablo gibiydi. Tabii lise yıllarında ne geç modern mimarlık örneği olduğunu bilirdim bu yapıların, ne de mimarlık tarihi için önemini, ama işte onlarda bir şey vardı, hem teker teker hem de bir arada dururken bir tür memnuniyet veriyorlardı insana. İstanbul’un sıkışıklığından farklı, biraz sayfiye gibi —ki bir zamanlar öyleydi— biraz vakurluk gibi, biraz da huzur gibi, hakikaten gidip bir tatlı huzur alınabilirdi Kalamış’tan sanki.

Bugün işte bu balkon çıkmaları, küçük traverten ve taştan cephe kaplamaları, ahşap güneş kırıcılar, çiçeklikli balkon parapetleri, seramikten cephe rölyefleri, kiremitler, tuğlalar, fayanslar, sadece burada ikamet edenlerin değil ama benim gibi kent avarelerinin de anılarıyla birlikte toza dumana dönüşüp havaya karışıyor. Oysa mimari olarak kaliteli binaların da bulunduğu, halihazırda yoğun bir dokuda ve bir kısmının strüktürel açıdan riskli olduğunu tahmin ettiğiniz yapılardan oluşan bir kent parçasında, riskli bulunan yapıların ihyası için, yapılan analizler sonucunda mimari ve inşai olarak kaliteli olduğu görülen binaların korunduğu, strüktürel olarak giderilebilecek problemleri barındıran yapılarda güçlendirme çalışmasının yapıldığı, mimari ya da inşai hiçbir kalite koşulunu sağlamayanların ise yenilendiği, bu yenileme çalışmaları sırasında sadece tekil olarak yapılarla sınırla kalınmayıp, kaliteli kentsel çevre ve kamusal alanlar yaratma gayesi ile planlama yapıldığı, altyapının ve kentsel donatıların da elden geçirildiği bir dünya da var olabilirdi. Bu hayal yerine, bugün elde, ek mahal, yani artı değerin en önemli şey olduğu kentsel dönüşüm gerçeği var. Kısacası yerine gelen yenisi, daha büyüğü, daha pahalısı var.

İstanbul’daki kentsel dönüşümün en yoğun yaşandığı bölgelerden birinin Kadıköy ve özellikle Bağdat Caddesi civarı olması, bölgeye verilen %20 ekstra imar hakkı, arsaların büyük olmasından dolayı inşaat alanının büyümesi ve arsa payının çok kıymetli olması ile ilgili olsa da bunlarla sınırlı değil. Dönüşümü hem bu kadar —nereden baktığınıza bağlı olarak— kolay, hem de cazip kılan bir şey daha var: İstanbul’da, hatta Türkiye’de, bir çok kentsel mekâna hakim olan hem fiziksel hem de toplumsal olarak tanımlanabilecek bir tür birikememe meselesi. Aslında, Bağdat Caddesi’nin inşa tarihine baktığınızda da onun bir birikememe tarihi olduğunu görüyoruz, bir kayıp yapılar ve anılar hikâyesi. II. Abdülhamid döneminin sonlarına doğru yapılmaya başlanan, geniş araziler içindeki büyük köşklerden bugün kalan 3-5 tanesi apartmanların bahçelerinde birer nostalji öğesi olarak durmakta. Yoğunlukla 1930–1955 arası dönemde, Emin Onat, Utarit İzgi, Seyfi Arkan gibi mimarlar tarafından tasarlanmış modern yaşam tarzını ve günün mimari anlayışını yansıtan modernist villaların nerdeyse hepsi 50’lerde verilen üç katlı imara kurban gitmiş. Bu imarın galipleri, 1950–1980 arasında inşa edilmiş geç modern apartmanlar da, şimdi birer birer kentsel dönüşüme kurban gitmekte.

Bu şekilde, Bağdat Caddesi’nin karşılık geldiği kavramlar ve fiziksel çevre sürekli değişmiş. Gerçi, dediğim gibi, Türkiye’de kentsel öğeleri ve anıları biriktirememe meselesi neredeyse her yer için geçerli sayılabilir, İstiklal Caddesi’nin, Karaköy’ün, Nişantaşı’nın tarihleri de pekâlâ kayıplar üzerinden yazılabilir. Fakat Bağdat Caddesi’nde bu birikememe olgusu hem var olanın neredeyse esamesi kalmayana dek süpürülmesine varacak kadar güçlü, hem de yeniye ve moderne1 olan ilginin bir göstergesi olarak tezahür etmekte. Eskimeye izin vermeden, kullanım olmasa da gösteri ömrü dolduğunda, tekrar yerine “yeni ve steril” olanı koyan, yeni, moda, global ve trend olanı yücelten bir olgu. Aslında caddenin bayındırlık tarihi, pekâlâ modern kavramlar üzerinden de okunabilir. Neticede, büyük araziler içindeki köşkler Osmanlı modernleşmesinin getirdiği bir kavramın ürünüdür: sayfiye. “Kübik villa” imgesi ise, söylemeye gerek yok, temsil ettiği yaşam tarzı ile Cumhuriyet’in modern yerleşme ve yaşama biçimi olarak ortaya çıkmıştır. 21. yüzyılda ise, mekânda en güçlü hissedilen olgular neoliberalleşme ve kentin artı değeri olduğuna göre, büyük mağazaların kentsel bellekte herhangi bir kamusal yaşantıdan daha çok yerinin olduğuna da şaşırmamak gerekir. Böylece kentsel çevre 21. yüzyılın gerçekliğine uyum sağlarken, bir yandan da üçüncü kere tarihselleşme, birikme, kolektif hafıza yaratma şansı da kaybedilmektedir.

Bostancı’da yıkım
(fotoğraf: Hale Gönül)

Fakat, bir yandan uyuşturucu gücünden pek korktuğum nostaljiye çok da kapılmadan, yakın zamanda inşa edilen, örneğin Benetton binasının, ya da her ne kadar yüksekliklerinin sorunlu olduğunu düşünsem de, Arkadia Apartmanı, Arklife gibi kaliteli çağdaş yapıların geleceğini de merak ediyorum. Tüm bu inşaatların getireceği artı yük ile hayatın zorlaşacağı kesin, şu anda dahi koca bir inşaat alanına dönen ilçede huzurdan söz etmek zor. Fakat dönüşüm sadece katların yükselmesi ve binaların yenilenmesi demek değil, dönüşüm bir yandan da sosyal ve kültürel algının değişmesi demek. Nüfusu bilmem kaç katına çıkaracak inşaatlar, farklı ve, öyle sanıyorum ki, çeşitliliği daha yüksek bir kent mekânını ve, öngörmesi o kadar kolay olmayan, yeni kent dinamiklerini de beraberinde getirecek. Bu durumda, Bağdat Caddesi’nin tarihsel anlatılarında sonradan bir kırılma noktası olarak ele alınacağını düşündüğüm bu kentsel dönüşüm süreci, kazara kentin kolektif hafızasının korunduğu, tarihselleşmenin, birikmenin yaşandığı bir geleceğe de açılır mı acaba? Bu iyimserliğin kaynağını, ben de bilmiyorum.

1. Modern sözcüğünü bir kavram olarak değil, gündelik dilde kullanılan hali ile, “çağdaş” kelimesinin karşılığı olarak kullanıyorum.

Bağdat Caddesi, birikim, cumhuriyet, ekonomi, gelecek, Hale Gönül, kentsel dönüşüm, kentsel rant, mekân, sayfiye