Johann Heinrich Wilhelm Tischbein,
“Goethe in the Roman Campagna”,
Google Art Project
Bulunduğum Yerler
Divan

Bir fındık kabuğuna sığar 
gene de kendimi sonsuz evrenin kralı sayarım, 
şu kötü rüyalar olmasa… 

— Hamlet

Kötü rüyalarım da oldu. Ama fındık kabuğu-uzay prensibi bende önceliklidir. Bir divanın sonsuz evren olduğuna inanır mısınız? Ama ondan önce size yaklaşık 1960’lar ortasında bir ‘divan’ın ne olduğunu anlatmalıyım. Bir divan o zamanlar, orta halli bir evde, şehrin eski mahallerinden birinden banliyöye taşınma hevesinde olan genç bir aile için sofa-divan-misafir yatağı-gündüz üzerine yayılınacak-gece gerekirse üzerinde uyunacak bir şeydi.1 Kitap isimlerinde geçen eşyaları hep bildiğim eşyalar şeklinde gözümün önüne getirme illeti var bende. İleriki yıllarda Batı-Doğu Divanı yazarını düşündüğümde onu hep bizim divanın üzerine çaprazlamasına uzanmış gördüm. Üzerinde o tuhaf kıyafet, kafasında geniş kenarlı şapkayla biraz rahatsız haldedir zavallı. Hem enine geniş (yani derin) hem de alçaktı bizim divan. J. W. Goethe’nin kitap kapakları üzerindeki resimde yayıldığı antik harabe taşından daha rahattı elbette. Ama o yaşta herkes gibi yaşlı saydığım Goethe için gene de kalkması kolay değildi. Zavallı Goethe bizim divandan nasıl doğrulup kalkacaktı? Kalkamadı da hiç. Hayalimde. Öyle bir yazar değildi çünkü.

Oysa divan yaylıydı. Çok küçük bir çabayla yerinizde zıplayıp ayaklarınızı alçak kenarından yere atıp kalkmak mümkündü. En azından çocuksanız. O zaman yayları anlatmalıyım size. Yaylar, divanı oluşturan gizli, esrarengiz, derin, karanlık yeraltı sistemiydi. Orada da bir kitaba başvurmalıyım. Kaptan Nemo’nun Jules Verne’in Denizler Altında Yirmi Bin Fersah’ında keşfettiği denizaltı mağarası (-nın gravürü daha çok). ‘Yaylar’ bir yerdi, dikine, yan yana duran yuvarlak esnek çelik yuvarlaklardan bir ormandı. Tozluydu, karanlıktı, yok öyle korkunç değildi. Gizliydi, daha çok. Bütün bu orman, demirden bir kasanın içinde durduğu için de altında (en azından bir, bilemediniz iki çocuk için) saklanılacak yer vardı. Tabii aşağıda divanın üzerindeki ‘kılıfı’nın kenarından sarkan etekleri aşıp girmeliydiniz içeri. Kafa üstü ya da geri geri, kıçın kıçın. Tozlara aldırmadan.2

O halde ‘kılıfını’ da anlatmalıyım size. ‘Kılıfı’ her şeyi örten şeydi. Kılıfını severdim. Her şeyi örten şeyin neyin üzerini örttüğünü pek merak etmezdim. Örten şeyin sunduğu desen bana yeterdi. Hâlâ da biraz öyle. ‘Derinleri’ biraz birörnek, sıkıcı bulurum.3 Divanın kılıfı yeşil-kırmızı belki kahverengi ve siyah çiçeklerden bir desenden oluşan eski- güzel- kalın- güvenilir- sıcak/serin- az biraz batan (aslında gıdıklayan) kumaşlardan biriydi. Onu aşağıdan fırdolayı çevreleyen bir etekle dış dünyadan gizlenirdi ‘yaylar’. Bu yüzden kafayı sokup içeri girdiniz mi, orası işte mağaraydı.

Yaylar zaten esnek olmaya hazırdırlar, istenince esnek, dokunulmadığında dik ve sepsert. Başınızı yana çevirdiğinizde dil çıkaran, dönüp baktığınızda hiçbir şey yokmuş gibi yapan oyun arkadaşları.

Yaylar, adı üzerinde yaylıydı. Yaylar altta bir ormansa üstte bir oyun arkadaşıydı. Divanın üzerinde yoruluncaya kadar zıplamak mümkündü. “Hayır, zıplama artık, gevşeteceksin yayları!” uyarısını duyuncaya kadar. Ama annelerin bilmediği şudur. Yaylar zaten esnek olmaya hazırdırlar, istenince esnek, dokunulmadığında dik ve sepsert. Başınızı yana çevirdiğinizde dil çıkaran, dönüp baktığınızda hiçbir şey yokmuş gibi yapan oyun arkadaşları.

Yayların üzerinde zıplamak sadece küçük gövdede mideye, meme uçlarına, topuklara, dudaklara, saçlara rüzgâr olarak etki etmezdi. Gözlere de ederdi, hatta asıl gözlere, manzaraya. Zıplarken başınızı sola pencereye çevirirseniz koskoca, ciddi Darüşşafaka binası da zıp-zıp zıplardı. Sağa, odanın içine çevirirseniz, duvardaki Renoir reprodüksiyonu zıp-zıp zıplar, karşısındaki kırmızılı kıza kırmızı bir çiçek uzatan kırmızılı kız, çiçeğini uzatıp-geri çekiyormuş- uzatıp-geri çekiyormuş-uzatıp geri çekiyormuş gibi olurdu.4 Sinemayla, teoride (zıplayan Darüşşafaka’nın dikey şeridi) ve pratikte (birbirlerine çiçek uzatıp çeken-çiçek uzatıp çeken kızların yatay hareketi) divanın üzerinde tanıştım bence.

Pierre-Auguste Renoir,
“Girls Picking Flowers In A Meadow”,
1890 (kaynak: mfa.org)

1. Babanın atletle, annenin basma ev elbisesiyle üzerine uzandıkları da gözümün önünde, biz çocuklar ortada yokken neler olmuş olabileceğini sonra sonra aklımdan geçirdim, ama oralara girmeyelim.

2. Ayrıca üzerinde koyu kırmızı kadife örtüsüyle yemek masasının ya da yarım piyanonun bacaklarının altını, oraların kuytuluğunun sunduğu evren imkânını, bütün o Proust şeysini geçiyorum.

3. Burada da bir kitaba başvurmalıyım, yıllar sonra okuduğum ve Türkçeye çevirdiğim: “Gemilere baktı Charlie Despard. ‘Kızkardeşlerim,’ diye düşündü, ‘… yüzeyin güzel yolcuları, sizler derinliklerin yiğit, yüzücü fatihleri! Ağır, içi boş melekler! Tanrı yüzmekten alıkoymasın sizi, sizleri ve beni. Yüzeyselliğinizi kutsasın Tanrı!” Isak Dinesen / Karen Blixen, Ölümsüz Öykü

4. Uyduruyor olabilirim, belki de piyano başındaki kızlar resmiydi, biri piyano çalarken öteki notanın yapraklarını çeviriyordu, kıpırdayan oydu. Ama uydurmuyorum diye düşünüyorum.


{Anasayfada fold içindeki fotoğraf: Fatih Özgüven}

Bulunduğum Yerler, divan, Fatih Özgüven, mekân, yay