Cumhuriyet

Babamın şemsiyesi vardı. Benim hiçbir zaman kendime ait bir şemsiyem olmadı. Ben, hiçbir zaman gidip, para verip kendime bir şemsiye satın almadım. Yağmurluğum vardır, yanımda olmadığı zamanlarda da ıslanırım. Babamı benim ıslandığım kadar ıslanmış hayal bile edemiyorum, o, babam olduğundan beri hiç ıslanmamıştır herhalde. Üstelik şemsiyesini önemserdi. O zaman üç-beş liraya, yağmurla birlikte satılmaya başlayan, naylon şemsiyelerden yoktu; naylon torba bile yoktu. Bir azınlıkta Hertie veya C&A torbaları olurdu, yaygın değildi. Evde hiçbir zaman babamın yeni bir şemsiyeye ihtiyacı olduğu, buna bir bütçe ayrılması gerektiği konuşulmadı, ama babamın her zaman iyi durumda bir şemsiyesi vardı. Birkaç kere, bana ufukta bir şeyi şemsiyesiyle işaret etmişliği vardı. Zarif bir rutinle cüzdanından para çıkartmak için şemsiyesini bileğine asardı. Güzel kullanır şemsiyesini. Şemsiyesi büyüktü. Yağmurlu cumartesi günleri birlikte sinemaya giderken, rahat sığardık altına, ben de küçüktüm. Babam bir dönem pipo da içmişti. Ben, şemsiye ve piponun birlikte satıldığını düşünürdüm, birbirlerini güzel tamamlarlar. Babamın her şeyi bir setti zaten, kruvaze ceketi, ceket cebindeki mendili, kravatı, şemsiyesi, piposu ve cüzdanı. Ben bunu cumhuriyet sanırdım.

İlkokulun son yılında, babam beni kolej sınavlarına hazırlık için İstanbul Erkek Lisesi’ndeki kurslara götürürdü cumartesi günleri. Cağaloğlu’nda, kurs çıkışında gittiğimiz bir lokanta vardı. Güzel bir lokantaydı. Babam, pardösüsünü boş bir iskemleye bırakır, yanına da şemsiyesini asardı. Oradan çıkınca biraz yürürdük. İran Konsolosluğu’nun kapısında, vitrindeki fotoğraflara bakardık. İlginç bir ayrıntı varsa, babam biraz bahsederdi. Bu 1979 devriminden önce, şah zamanıydı. Bir ülkenin şahının olması ama insanların buna rağmen cumhuriyet insanları gibi görünmeleri biraz kafamı karıştırırdı. Çünkü bize okulda bu padişah, şah, kral konusu biraz farklı anlatılmıştı. Şah, fotoğraflarda genellikle askeri bir kıyafetle görünürdü. Kralların, şahların neden asker gibi giyindiği konusu da biraz karışıktı benim için. Kral olsam, babam gibi giyinmek isterdim, diye düşünürdüm. Şahın pantolonu güzeldi ama. Yanında iki tane çok da dar sayılmayacak, kırmızı şerit vardı. Cağaloğlu’ndan Sirkeci’ye inerken birçok kırtasiye dükkânı vardı, onların vitrinlerine bakardık. Babamın çok güzel kalemleri vardı, hâlâ da çok düşkündür kalemlere. Kitapçılar ve kırtasiye dükkânları da benim için cumhuriyet demekti, sanki babam biraz öyle anlatmıştı gibi hatırlıyorum. Kitapçılarda çok zaman geçirirdik cumartesi günleri. Bazı kitapları almaya parası yetmezdi babamın, onlara bakmamıza izin verilirdi kitapçılarda.

Medeniyet, bu kavramı çok duyardım. İçinde kalem, kâğıt, kitap, şemsiye, pipo, fular bulunduran bir tanımdı benim için. Öğleden sonra, eve dönerken Şişli’de pastaneye uğrar birer küçük pasta alırdık kendimize, çoğunlukla da ekler. Ekler de benim için medeniyetin bir parçasıydı, aynı yanında içtiğimiz kahve gibi. O dönemin en önemli nesnelerinden biriydi Nescafé. Sadece bir içecek değil, insanların birbirlerine ne kadar değer verdiğini göstermenin de bir yoluydu. Bir misafirinize Nescafé ikram etmeniz, sizin ona duyduğunuz yakınlığın ve kendi cömertliğinizin simgesiydi. Hazırlaması, herhangi bir sıcak içeceğe oranla sihirli şekilde daha az zahmetli olmasına rağmen, ikram edildiğinde muazzam bir etkisi vardı. Şemsiye konusunun evde konuşulduğunu hiç duymadım, ama Nescafé konusu konuşulurdu. Bitti, bitiyor, Nescafé gelmiş, gelmemiş, hiç bulunmuyor ve sık sık da, “Muzaffer, Almanya’dan ne zaman gelecekti?”.

“Babam, ben ve pasta; kravatsız olmaz.”

Aslında kimse Nescafé denilen şeyin tam anlamıyla ne olduğunu bilmiyordu. Tadı kahveye benziyordu, ama bildiğimiz kahve gibi değildi. Özünde turşu veya reçel gibi bir yöntemdi Nescafé, bir saklama yöntemi. Ben, çok severim Nescafé, o yüzden de bana her zaman şöyle kimyasal, böyle zararlı, diye hep söylenirler. Hatta karım, Nescafé içmeyi, şekersiz zeytinyağlı yemek yapmak gibi biraz avam da bulur. Halbuki Nescafé benim için medeniyet demektir, cumhuriyet demektir. Üstelik de bence çok iyi bir niyetle geliştirilmiş bir üründür. Nestlé, Brezilya’nın yıllık kahve hasadı ziyan olmasın, diye bu yöntemi icat etmiş. Kahve çekirdeği, bilirsiniz, çabuk bayatlar, nemden çok çabuk etkilenir ve tadı çabuk bozulur. Şunu akıl etmişler, kocaman bir kahve yapıyorlar, donduruyorlar, süblimleşme diye öğrendiğimiz fazdan geçirip donmuş suyu sıvılaşmadan, doğrudan gaz haline dönüştürüp alıyorlar ve geriye su eklendiğinde kahveye dönüşen bu mucize granül kalıyor. Kavanoza koyunca uzun süre saklayabiliyorsunuz. Ya her sene ne kadar kahve üretiliyorsa onu içecektik, herhalde çok ucuz olurdu kahve o zaman, ya da bu yöntemle saklayacaktık, hem böylece pahalı da olacaktı. Her niyetin, iyi de olsa bir ardı, arkası var tabii.

Tabii daha bir ilkokul çocuğu için oldukça acı bir içecekti Nescafé. Bir diğer medeniyet ürünüyle yumuşatmak gerekiyordu onu. O da suyu alınmış süttü. Bärenmarke, markası buydu. Hafif şekerli, kondanse edilmiş süt; koyu kıvamlı. Minicik konserve kutusuna hayran olduğum bir üründü. Medeniyet, aynı kahvede olduğu gibi sütü de uzun süre saklamanın yolunu bulmuştu. Bu yöntemi ilk bulanlar Tatarlar, 13. yüzyılda savaşa giderken yanlarına kondanse edilmiş ayran, o zaman adı katık, alıyorlarmış. Süt için yapılan da aynı yöntemin gelişmiş hali, ani bir ısıtma ve suyun azaltılması, bir de şeker katılıyor, çünkü şeker de dayanıklılığını arttırıyor. Ve yine iyi bir niyeti var bu polimerizasyonun, hasta ve çocuklara dayanıklı süt sağlamak; iyi saklanmamış süt oldukça tehlikelidir çünkü.

Medeniyet ve cumhuriyetin resmi bunlardı benim için, çocukken. Sonra bu resmin farklı birçok anlama daha geldiğini kavradım. Hâlâ bir şemsiyem yok, Nescafé içiyorum, ama büyüdüm artık, süt eklemiyorum, babam gibi.

cumhuriyet, Emre Özgüder, medeniyet, Nescafé, şemsiye