mimarlık nedir ki?
Cuma Konserine
Gidiyor muyuz?
veya İnsan

Sabah erken Taşkışla’ya yürüyorum. Taksim sessiz, sabah mahmurluğu içinde. Yağmur çiselemiş olmalı bir ara, yerler ıslak. Bir yerlerden caz müziği geliyor kulağıma. Anıta doğru yaklaşırken görüyorum. Meydanın ortasında bir kuyruklu piyano ve kendini kaptırmış çalan şapkalı bir piyanist var. Sabah sabah ne güzel rastlantı. Taksim’i hep böyle hatırlamak isterim.

Taksim’in görkemini, ilk Meşelik Sokak’taki bir hanın en üst katından, babamın ‘yazıhane’sinden gördüm; sürekli bir curcunanın olduğu darmaduman koca bir meydan ve ona kavuşan çok hareketli, ama aman tehlikeli olduğu söylenen, nehir gibi akan bir cadde.

İstiklal Caddesi bildim bileli hep akar; bazen öfkeli, bazen neşeli, bazen ruhsuz. Şimdiki zavallı hâliyle bile akıyor. Bu akış Taksim’e gelince dört yana dağılır, ama karşıdaki AKM cephesiyle toparlanır tekrar. Güneş batarken, önce bu cephe kızarır. Hava kararırken ise, etraftaki arabaların, insanların canlılığı, gürültü patırtısı hâlâ devam ederken, tül perdeye dönüşen cephenin arkasındaki fuaye ışıl ışıl aydınlanmaya başlar. Yukarı, salon girişine çıkan zarif döner merdiven, meydanın parçasıdır artık. Kalabalık içeri süzülmüş, orkestranın akort sesleri başlamıştır.

Bir türlü unutamayan kara sevdalılar gibi, bu büyülü geçişi hatırlayıp duruyorum, şu camları kırık perişan cepheye bakarken. O cephe ki, neler görmüş geçirmiş; her tip insana rastlamış; adım atmaz kalabalıklara, tekinsiz tenhalıklara, telaş içinde koşuşmalara, esen rüzgârla salınanlara, kavga dövüşe, zenginliğe, sefalete, isyana, korkuya, umuda, endişeye, paniğe, güce, sevince, heyecana, coşkulu kutlamalara, kavuşmalara, ayrılışlara, terk edişlere, ihanete, vahşete, trajediye, neşeye, üzüntüye, tacize, sömürüye, kabalığa, zarafete, inceliklere, gençliğin neşeli vurdumduymazlığına, 10 Kasım’larda hayatın bir anda donmasına, rengârenk LGBTİ yürüyüşlerine, beklenmedik karşılaşmaların şaşkınlığına, halay çekenlere, avaz avaz şarkı söyleyenlere, hüngür hüngür ağlayanlara, festival bileti uğruna titreşerek sabahlayanlara, sıkıntıyla dolmuş bekleyenlere, gündelik hayat rutinin verdiği huzura ve huzursuzluğa kadar her türlü duruma, duyguya sessizce tanık olmuş. O cephe ki, nice sloganı, pankartı taşımış, bütün yakın tarihin yükünü omuzlamış.

İstanbul’da, Hayati Tabanlıoğlu’nun AKM’sinden daha tarihi bir bina olduğunu sanmıyorum. Bu çeşitliliğe, yoğunluğa hangi bina yetişebilir? Bizim aile için ayrıca önemlidir. Pek sanatsal bir aile olduğumuzdan değil, ama 1970’deki meşhur yangın sırasında annem, babam ve anneannemin orada Cadı Kazanı oyununu seyretmekte olmasından. Oyunun ismiyle müsemma, kaynayan kazan gibi ortam ısındıkça ısınır ve sahnenin tepesinde önce kıvılcımlar çakar, sonra bir anda alev alev yanan bir kütle sahneye düşüverir. Seyirciler Kerim Afşar’ın tok sesinin etkisinde, tiyatro prodüksiyonundaki bu hiper gerçeklikle büyülenmişken, sonunda yangın çıktığına ikna olurlar. Ve panik, izdiham, korku, kaçış. Yangının sebebi belirlenemez.

Atatürk Kültür Merkezi,
İstanbul (1969),
Hayati Tabanlıoğlu

Gençliğim boyunca konser, tiyatro, bale ve bana bir türlü ulaşamayan opera denemeleriyle epey bir ruhumu beslemeye çalışmıştır AKM. Halbuki hiç kulağı olmayan bir insan olarak konserlerde kolayca dağılır giderim. Beraber gittiklerim, kafamdakiler, orada gördüklerim, hayal ettiklerim çoğunlukla dinlediklerimden daha önemlidir.

Ön sıra koltuklarında da otursam, balkon merdivenlerine de tünesem, AKM konserleri aslında öncelikle müzik değildi benim için; şaşırtıcı ama sosyal bir etkinlikti. Müzikal yetersizliğim asosyalliğimden çok daha iflah olmaz durumdaymış demek ki. İnsan yalnız gitse bile aralarda seyirci kalabalığına bakmak güzeldi. Tanıdıklara rastlamak, sonrasında bir yerlere gitmek, hakkında konuşmak, öncesinde Taksim keşmekeşinden hafif kopmuş meydanında bilet sırasında beklemek, hepsi konserin parçasıydı. Hatta günler öncesinden bir soruyla başlardı bu etkinlik; “Cuma konserine gidiyor muyuz?”

İnsan ruhuna vakıf mimarlar, kamusal özelliği olan ne yaparlarsa yapsınlar, kullanıcılar için sosyalleşme, bir araya gelme, iletişim kurma, göz göze bakma imkânları yaratırlar. Mahremiyet ile sosyallik, bireysellik ile müşterekler arasındaki dengenin ve ikisi arasında kalan mekânların peşinden koşarlar. Kültür merkezleri, müzeler, okullar bu arayışla hayat bulur.

Okulu, bir şehir olarak gören Herman Hertzberger, tasarladığı okullarda farklı yaşta farklı karakterde çocuklar için, küçük veya büyük gruplar için bir araya gelinebilecek alanları yaratmaya çalışır. Merdivenin sadece sirkülasyon aracı olmadığı, tırabzanın sınırlarını zorladığı yerlerdir buralar. Bernard Tschumi’nin Columbia Üniversitesi’nde yaptığı öğrenci merkezinde ortalık yerlere koyduğu posta kutularını, karşılaşmalara izin vererek sosyalliği, iletişimi destekleyecek araçlar olarak görmesi, sanal iletişim öncesi bir devre işaret etse de niyet aynıdır; insanların yüz yüze geldiği yerler yaratmak, bir anlamda sokağı, sokakta karşımıza çıkan beklenmedik rastlantıları mekânın içine almak.

Presikhaven Okulu, Arnhem (2008) ve Apollo Okulu, Amsterdam (1983),
Herman Hertzberger,
kaynak: Architecture and Education
Columbia Üniversitesi,
Lerner Hall Öğrenci Merkezi,
New York (1999), Bernard Tschumi,
fotoğraflar: İpek Yürekli

Grafton Architects tasarımı Luigi Bocconi Üniversitesi veya Snøhetta grubunun tasarımı Oslo Operası gibi kamusal binaların kesitleri, sokakla, meydanla ilişki sorularına verilmiş mimari cevaplar gibidir. Herzog & de Meuron, 1111 Lincoln Road projesi ile, otopark içindeki rastlaşmaları çoğaltmaya çalışır. Benzer şekilde, Alexis ve Murat Şanal’ın Şişhane Otoparkı da ‘yer olmayan’ bir alanı ‘yer’ hâline getirme çabasındadır.

Luigi Bocconi Üniversitesi
Ekonomi Fakültesi, Milano (2008),
Grafton Architects (kaynak: graftonarchitects.ie) ve
Oslo Opera Binası, Oslo (2007),
Snøhetta (kaynak: snohetta.com
1111 Lincoln Road, Miami (2010),
Herzog & de Meuron,
kaynak: ArchDaily ve miamiandbeaches.com
Şişhane Park ve Otopark Projesi,
İstanbul (2014), Şanal Mimarlık,
fotoğraflar: Olivia Wimmer

Bana neden mimarlığı sevdiğimi hatırlatan mimarlardan biri, Giancarlo Mazzanti. Mazzanti’nin Medellín’deki kütüphaneleri veya Bogota’daki Umut Ormanı adlı projesi, bir araya gelişlerin hoşluktan öte, hayati önemini vurguluyor. Venedik Bienali’ndeki Kolombiya pavyonunda ekrandaki kadın, çocukları uyuşturucu işine bulaşacağına Umut Ormanı’na gelip basket oynayabildiği için minnettar. Ben de öyleyim.

Hepimiz için tanımadığımız birilerinin yüzüne bakma fırsatı bulmak önemli. Konsere sadece müzik dinlemeye gitmiyoruz. Mimarlık, rastlaşma, karşılaşma, çarpışma fırsatları sundukça, biz de birey olduğumuzu, ama yalnız olmadığımızı hatırlıyoruz.

El Bosque de la Esperanza
[Umut Ormanı], Bogota (2011),
Giancarlo Mazzanti
{Fold içindeki imge: Umut Ormanı, kaynak: Archisearch.gr}

AKM, İpek Yürekli, kamusallık, mimarlık, mimarlık nedir ki?, Taksim