fotoğraf:
Fatih Özgüven
Bulunduğum Yerler
Camekân

Bazen, bir ‘yerde bulunmak’ demek aniden hatırada bir yere ışınlanmak demektir.

Ahmet Muhip Dranas, herkesin hatırlamayı sevdiği “Fahriye Abla”sında “Hatırada kalan şey değişmez zamanla” demiş.* Bu korkunç bir hüküm aslında. Sadece bazı hatıralar değil, bazı hatırladıklarınız da gerçekten değişmez zamanla. Yumuşak, dokundukça, okşadıkça eğilen bir dokusu olan Hatıra ile varoş çocuklarının sert jöleli dik saçları gibi olan Hatırladıklarımız arasında bazen bir dehşet uçurumu vardır. Dolayısıyla sözünü edeceğim bu ‘bulunduğum yer’in dokusu utanç. Her zaman iyi gözle bakılmayan, kimi zaman anlatınca ‘arabesk’ olan utanç. Ama bunu da anlatmak gerekir.

Seyyar börekçi arabaları —gözünüzün önüne geldiler mi? Hâlâ varlar galiba. Dört yanları camdır ve sabah sabah içine konan sıcak börekler ve poğaçalar camlarını bir buğu ile kaplar. Özellikle kışın, hatta şafak vakti, bazen can çeker de içindeki yağları kötü poğaçaları yemeye kalkarsanız, damağı istenmeyen bir yağ tabakası kaplar. Ucuz, fakir, mutsuz, korkunç, meçhul şeylerden oluşan bir tabaka. Bilmediğiniz hayatların yağlı, ağır tabakası. Akşamları bir yerden —mesela havaalanından— şehir merkezine dönerken korkunç floresan lambaların aydınlattığını gördüğünüz ev içleri gibi.

Bu ‘bulunduğum yer’, yarı beline kadar içine düştüğüm mazgalın belki yüz metre ötesinde. Bunun da içine düştüm denebilir. Ama bu dikey ve dünyanın merkezine doğru değil, yatay ve görüntünün içine doğru bir düşüş. Böyle düşmek doğa yasalarına aykırı olduğu —aslında olmadığı— için de, insanın kendini bundan çekip çıkarması zor, hatta imkânsız. Hatırada kalan şey zamanla değişmeyeceği için de… vb. vb.

İlkokulun önünde bir seyyar börekçi arabasının önünde bir kalabalık düşünmeli. Okulların önünde yiyecek satan birileri olurdu. Biz, iyi ailelerin çocukları onlardan yemezdik. Onların başka dünyalara ait olduğunu bilmemiz sağlanmıştı. Börekçi arabasının yanında uzun boylu, sessiz bir kız. Başı öne eğik. Yerde yatan börek parçasına bakıyor. Ve en korkuncu ağlıyor galiba. Hatıramda ağlıyor. Bir yanında börekçi, öteki yanında ilkokul öğretmenimiz. ‘Seyyar satıcıların pis yiyecekleri’ni almamamız gerektiğini öğrenmemiş olan bu kız sınıfın arka sıralarında diğer fakir çocuklarla birlikte otururdu. Hatıramda hâlâ oturuyor. Yanılıp da aldığı börek parçasını eline vurup düşüren öğretmenimiz bir yanında zafer kazanmış gibi onu azarlıyor. Kız burnunu çekerek ağlıyor hatıramda. Ben bir süre bu manzarayı hatırladıkça öyle ağlamış olabilirim. İkisini üst üste bindiriyorumdur belki de. Bu manzarayı seyredenin gözleri utançtan börekçinin arabasının vitrinine kilitlenmiş olabileceği, olduğu için o anı gerisin geriye hatırladığımda en önce arabanın hafif buğulanmış camekânını hatırlıyorum işte. Hâlâ orada ‘bulunuyor’um.

Resim hiç eski Ara Güler fotoğrafları gibi siyah beyaz, sisli buğulu değil. Küçük bir çakı gibi batıyor, öldürmeden, ama sürekli. O gün bu gündür, “anlamıyorlar, dinlemiyorlar, öğretemedik, niye şunlara bunlara oy veriyorlar, sessiz çoğunluk, işler neden böyle oldu, halbuki biz onlara iyi davrandık, davranmadık mı, çok varoş, çarpık kentleşme, İstanbul çok kalabalıklaştı, kötü mahalleler” denildiğinde gözümün önüne o seyyar börekçi arabası camekânı geliyor, o küçük çakı içime batıyor.

Kız çocuğuyla öğretmenin öbür yanında, arabasının başında durmuş yerinden kıpırdamayan Börekçi’nin neden yerinden kıpırdamadığına —halbuki kaçmalı gitmeli, oradan uzaklaşmalı değil miydi, ceza, belediye, zabıta?— dair de bir fikrim var sanki. Bir önsezi, bir öngörü, sosyoloji olamayacak kadar ‘Resim’, seyyar börekçi arabasının camekânı parlaklığında bir şey.


*
“Hâlâ dağları karlı Erzincan’da mısın?
Bırak geçmiş günleri gönlüm hatırlasın
Hatırada kalan şey değişmez zamanla
Ne vefalı komşumuzdun sen, Fahriye Abla!”

Bulunduğum Yerler, Fatih Özgüven, hafıza, hatıra, mekân, utanç