Büyük Çayır

Yemeğin kısılması yoluyla biçimlenen, çeşitli dinlerdeki oruç benzeri, bir kürün iyileştirici etkisini sistematik olarak ilk belgeleyen kişi olarak tanınan Dr. Otto Buchinger, kliniğini 1935’te Almanya’nın Überlingen şehrinde, Konstanz Gölü’ne bakan bir tepeye kurar.

Klinik gelişir, misafir/hasta sayısı arttıkça, onların ağırlanacağı ek binalara ihtiyaç duyulur. Mimar Jürgen Reinhardt’a sipariş edilen bu ek binalardan biri 1995’te açılır.

Söz konusu rejime giren kişi, gündelik meşguliyetlerinden uzaklaşır, fiziksel ve duygusal yüklerinden arınır, önem verdiği konulara odaklanır. Bedenin sağlıklı işleyişine kavuşması ile hafiflik ve zihinsel berraklık deneyimi yaşar.

Reinhardt’ın binası, bu oruç küründekilere eşlik edercesine Fastenarchitektur [oruç mimarisi] diye nitelendirilebilecek özellikler taşır: Fazlalığa, gereksiz olana, gösterişe yer yoktur. İyi çalışan bir beden gibi, işlevlerini aksatmadan yerine getirir. Yalındır, sonradan düşünülüp eklenmiş, çıkartılmış unsurlar yoktur. Optimum malzeme kullanımı, tamamlanmışlık duygusu verir. Dışarıdan bakıldığında hafif, yalın ve şeffaf bir görünümdedir.

Hafif görüntüsüne rağmen binanın sırtı bir set işlevi görür. İçeride 20 metre uzunluğunda, 12 metre yüksekliğinde adeta yamacın toprağını göle doğru akmaktan alıkoyan bir istinat duvarı oluşturur. Bu duvarın ardında hemşirelerin misafir/hasta bakım odaları ve yemek dağıtma birimleri bulunur. Misafirler bu fonksiyonları duvara açılmış pencereler sayesinde kısmen görür, yönlendirici işaret konmasına, soru sorulmasına gerek kalmadan gidecekleri yerleri kolaylıkla bulur, kendilerini ‘yabancı’ bir yerde hissetmezler.

Hemşirelerin bulunduğu bölümde Steinkauz [baykuş]

Bu duvarın üzerine işlenecek iş için bir yarışma açılır. Fikir birliğiyle kavramsal sanatçı Lothar Baumgarten’ın Büyük Çayır* adını verdiği çalışma seçilir. Baumgarten’ın söz konusu duvar ve başka işlerinde cevaplamaya çalıştığı soru ise, şudur: Bir yere kendine has özelliklerini veren öğeler nelerdir? Bir yeri ‘orası’ haline getiren ne olabilir? Bunlar bizim için ne anlam taşır ve ‘oraya’ karşı tutumumuzu nasıl şekillendirir? Bir başka deyişle, bu öğeler, ‘orasını’ bizim için yaşanan bir ‘burası’ ortamına nasıl dönüştürür?

Duvara işlenen, tipografik bir yapıttır. Duvarın üstüne bu gölün kıyısındaki araziye kendine özgü niteliklerini veren çok sayıda canlı, kuş ve bitkinin adları yazılmıştır. İnsanlar bu ortama gelip yerleşmiş, doğayı şekillendirirken, doğa da onları şekillendirmiştir. Duvarda adı geçen küçük ot nasıl buraya özgü ise, bu klinik de buraya özgü ve benzersizdir. Bu ortam olmadan bu klinik de bu hâliyle var olamazdı.

Duvarda adı geçen bitkilerin bir kısmı bu coğrafyada yüzyıllar boyunca bilinip kullanılan, bugün de kliniğin ecza dolabında ve mutfağında yer alan şifalı bitkilerdir.

İsimler duvara sezgisel olarak yerleştirilmişlerdir. Dikkatli bir göz, örneğin, kürbis yani balkabağı yazısının iriliği, rengi ve binanın zeminine yakın yer almasıyla bitkinin kendine has özellikleri olan hacim ve ağırlığı hissettirdiğini görebilir. Alakarga, binanın üst katına rastlayan hizada uçmakta; fare ise, iki kat bitkinin dibinde gizlenmektedir. Boylu boyunca uzanan tepe penceresi, duvarı gün boyunca dışarının doğal, değişken ışığıyla aydınlatmaktadır.

Balkabağı, karınca,
kuzugöbeği mantarı

Yazı tipi olarak ‘sözdizimi’ anlamına gelen ve yine bu civarda üretilen Syntax kullanılmıştır. Bu ‘okunan manzarada’ akçaağaçlar, menekşeler, kirpiler, yaban arıları yoktur, sadece adları vardır. Onlar, dışarıda keşfedilmeyi, görülmeyi beklemektedirler. Tepeden gelen ışık, misafirleri dışarıya adım atmadan bu deneyim için hazırlamakta ve duvardaki çalışma, onlara bazı ipuçları vermektedir.

20 × 12 metrelik duvarın
bir kısmı ve tepe penceresi

Daha ışıklı ve renkli bir coğrafyadan gelen biri olarak renkler daha canlı olmalıydı diye düşünürken yakalıyorum kendimi, istif daha bereketli olamaz mıydı… Ama bu düşüncelerin bir anlamı yok.

Tasarladığı binanın kliniğin arazisi ve oruç rejimi ile uyumlu yapıda olmasını gözeten mimar, yaşam alanına ve binaya uyumlu Büyük Çayır çalışmasını sunan sanatçı, projeleri takdir edip karşılığını ödeyen klinik sahibinin yaklaşımı, dahil olan herkesin kavrayış ve tutarlılığını düşündüğümüzde hepsinde anlamlı ve sarkmayan bir bütünün kurulması iradesini görebiliyoruz.

Bir o kadar önemlisi ise, değişik kişilerin değişik zaman dilimlerinde binaya ve ortamına yapmış oldukları katkıların zaman içinde hiçbir fevri kopuş veya bencil bir müdahale emaresi göstermiyor olması. Belki de, bu ortak çabaya, zaman, ortam ve kişilere bir saygı felsefesinin ayrı bir hediye eseri olarak sunulması da diyebiliriz.

Mayısböceği, centiyane, pamuk otu; pencerenin dışında bambu

* Büyük Çayır: Yapıt, Albrecht Dürer’in “Das große Rasenstück” [Büyük Çayır] adlı, 1503 tarihli suluboyasıyla aynı adı, gri bomboş bir fonu ve sakin bir armoniyi 500 yıl arayla paylaşmaktadır.


{Fotoğraflar: Joelle İmamoğlu}

Joelle İmamoğlu, less is more, mimarlık, tasarım, tipografi