Bozarak Yapmak:
Glitch

Doğa, varoluşu gereği her zaman bir sirkülasyon ve yenilenme içindedir. Mevsimler yerlerini diğer mevsimlere, çiçekler yerlerini diğer çiçeklere bırakırken taş kendini toprağa, toprak kendini taşa dönüştürür. İnsan eli değmeden oluşan, dönüşen ve bozulan bu olgular —ister fiziksel yolla olsun ister kimyasal yolla— nihayetinde kendilerini sürekli başka formlar içinde bulurlar. Peki ya insan elinin değdiği yerlerde durum nasıldır? Bu yapay olgular da fiziksel ya da kimyasal değişime uğrayarak kimi zaman başka formlara bürünürlerken kimi zaman da bozulurlar. Değişim, doğal sebeplerle olduğunda buna eşyanın tabiatı diyebiliriz ancak işin içine ‘müdahale’ girdiğinde durum alışılmışın biraz dışına çıkıyor. Var olan bir yapıyı bozup onu başka bir yapıya sokma dürtüsü, atalarımızdan genetik bir miras olarak kalan ‘işlevsel’ bir eylem olabileceği gibi, bu dürtünün bir merak konusu ve haz alma ihtiyacı olması ya da bir ifade biçimine dönüşmesi de pekâlâ mümkün.

Sanatı ve tasarımı bir ifade biçimi olarak ele alıp uygulamaya başladığımda, içimdeki dürtü bana yeni bir şey üretmek yerine halihazırda var olan bir üretimi bozmam gerektiğini söyledi. Bunu, dünyanın işleyişini değiştirme isteğimle bağdaştırmak da mümkün, çünkü bir yerde bir tabu varsa şayet, bu muhakkak değiştirilmeli ya da dönüştürülmeliydi. Aradığım ilacı, esasında yazılım dillerinde yapılan bir yazım yanlışının neticesinde ortaya çıkan bozulmanın ekrana yansımasını ifade eden glitchte buldum. Bu bozulmanın yapısı ele alınıp incelendiği zaman, glitchin bir kompozisyonun içine estetik ve yıkıcı bir anlatı eklediği söylenebilir. Glitch, Eleonora Aguiari’nin Lord Napier’in heykelini kırmızı bir bantla kaplaması ya da Eberhard Bosslet’in kalıntı duvarları konturlarla kaplaması gibi sokak enstalasyonlarında bir müdahale fikri olarak görülebilirken, aslında çoğunlukla dijital yollarla yapılmaktadır. Bu dijitallik elbette beklenen bir durum. Nasıl ki 20. yüzyılın insanı Sanayi Devrimi getirileriyle birlikte makine ile özneleştiyse, bugünün insanı da dijitallikle ve sanallıkla özneleşiyor. İnternetin yaygınlaşması ve sosyal medya araçlarının gelişimiyle hemen hemen herkesin sahip olduğu dijital ifade yöntemleri, bir yandan gerçekliği yok ederken diğer yandan sanal ve dijital kimlikler oluşturuyor. Ve hayatı bu denli saran dijital dünyanın içinden böylesi bir hareketin doğması da kaçınılmaz.

Glitch, toplumun gözüne güzel, estetik ve doğru olarak gelen her tür yapıyı ve anlamı yeniden sorgulamaya çağırıyor. Ancak içerdiği yıkıcı tavırla bu sorguyu otomatik olarak gerçekleştirirken kendinden öncesini bozup, ortaya yepyeni bir yapı çıkartıyor; yani yapıtın anlamını kendisi bozup kendisi yaratıyor. Yapıyı bozma süreci kimi zaman öyle bir noktaya varıyor ki, tıpkı ilk kopyasının bilmem kaçıncı kopyalarını izleyebildiğimiz VHS kasetlerin bir süre sonra orijinaliyle hiçbir benzerlik göstermemesi gibi, artık elimizde yepyeni bir iş kalıyor ve bu işe eskisinden bağımsız bir anlam yüklenebiliyor.

Glitch, “Glitch Studies Manifesto” yazarı Rosa Menkman ve diğer birçok akademisyen ve sanatçı tarafından sistemleştirilip kuramsallaştırılsa da, bu girişimlerden bağımsız bir şekilde de ilerliyor. Eleştirel ve yıkıcı bir söylemle doğup gelişen bu yaklaşım, alternatif alanların yanı sıra, Kanye West’in “Welcome To Heartbreak” klibi gibi popüler kültür ürünlerinde de rağbet gördü. Türkiye’de ise Eypio, Kanye West’in klibine benzer bir tarzı “Küçelere Su Serpmişem” adlı klibinde uyguladı. Popüler kültür ürünlerindeki örnekler, çeşitli reklamlar, TV kanalı jenerikleri ve akıllı telefon uygulamalarıyla çeşitlendirilebilir ancak benim ilgilendiğim esas mesele, glitchin özünü oluşturan yıkıcı tavrı. Bu tavırdaki en iyi örneklerden biri, Luziano Testi Paul’un 2003 tarihli “JPEGged Mona Lisa” adlı işi sayılabilir. Paul, tıpkı yüz sene önce Marcel Duchamp’ın yaptığına benzer şekilde, Da Vinci’nin “Mona Lisa” resmini manipüle ederek onu bambaşka bir görselliğe dönüştürür. Kimileri için tartışılmaz güzellikte ve gizemde olan bu tablo, Paul’un müdahalesi sonucu yepyeni bir anlama ve yapıya bürünür. Yatay bir katmanda pikselleştirilen ve renkleri bambaşka tonlarla manipüle edilen bu iş, müdahalesiz bırakılmış küçük bir alanla bize özünü hatırlatsa da artık yepyeni ve bambaşka bir anlatı hâline gelir. Bu işte, orijinal yapıttan geriye kalan tek parça figürün gözleri. Arıza öğelerle etrafı sarılmış olan gözlerin hangi ruh hâliyle bize baktığı izleyiciden izleyiciye değişecek olsa da, orijinal eserin huzuruna sahip olmadığı aşikar.

Luziano Testi Paul,
“JPEGged Mona Lisa”, 2003

Yapıyı bozarak yepyeni bir anlam üreten bir diğer isim ise, Brezilyalı multimedya sanatçısı Sabato Visconti’dir. Visconti, 2016 tarihli “Barbie: Super Model” adlı işinde GIF formatını kullanarak Barbie görselinin yapısını kareler ilerledikçe bozar ve GIF, mor renkli piksellere bölünmüş, bambaşka bir kompozisyonla sonlanır. GIF’te figürün yüzü çoktan bozulmuş hâlde karşılar izleyiciyi. Bunun ardından görselin bütünü hızla harap olurken Barbie kelimesinin üstünde yer alan trademark (TM) işaretinin uzun süre bozulmadan kalması eleştirel bir vurgu olarak okunabilir. Bu GIF’in ilk ve son karesinde, glitchin herhangi bir yapıyı bozarak nasıl yeni bir anlam yaratabileceği iddiası adeta özetleniyor. Cinsiyet tartışmalarında bir stereotip olan Barbie’nin bu çalışmada özne olarak seçilmesi, hele Visconti’nin GIF’in son karesinde kadın haklarını ifade eden bir renk olan moru kullanılması rastlantı olmasa gerek.

Sabato Visconti,
“Barbie: Super Model”, 2016

Amerikalı sanatçı Gerry Chapleski ise yukarıdaki örneklerden farklı bir yolla, klasik yağlıboya resim tekniğiyle kullanır glitchi. Chalepski, Amerikan kültür ikonlarını ve 80’lerin erotik dergilerinden fırlamış gibi duran kadın figürlerini, deformasyona uğramış şekilde resmeder. Bu resimlerinde Amerikan pop kültürünün içi boşluğuna vurgu yapan sanatçı, yeni tanrılarımızın film yıldızları, müzisyenler, sporcular ve süperstarlar olduğunu söylüyor.

Gerry Chapleski,
solda: “Girl With The Far Away Eyes”, 2013 
sağda: “Nymph #1”, 2014

Glitch esasında bizler için yeni bir şey değil: Televizyonda yaşanan frekans sorunları, canlı yayınlardaki iletişim aksaklıkları, CD takılmaları ve sesli ve/veya görüntülü internet görüşmelerindeki bağlantı sorunları gibi günlük hayatta pek çok alanda karşımıza çıkıyor. Ancak, bu aksaklıklar sanatçılar için bir ifade malzemesi hâline geliyor ve estetik bir tavra dönüşüyor. Glitchle uğraşan bir sanatçı, işinin neticesini ister planlar, isterse rastlantıya bırakır. Ancak kesin olan şudur ki; iş, çok farklı bir ifadeyle son bulacaktır. Yeni anlamlar yaratmanın bir başka olumlu (kimilerine göre olumsuz) tarafı ise, işin sürekli olarak bir devinim halinde olabilme ihtimalidir. Var olan bir yapıtı glitchle bozan ve onu dönüştüren bir sanatçının aynı işini bir başka sanatçı aynı şekilde bozup, bambaşka biçimlere sokabilir. Bu da şu demek oluyor; dünyada bu zamana kadar yapılmış, yapılmakta olan ve yapılacak her şey, glitchin tehdidi altında. Hatta glitchin kendisi bile!

Orkun Destici, “u.-mtT179r1”, 2016


dijital sanat, glitch, Orkun Destici, sanat