Umut Altıntaş,
“Boş Kitap / Void Book”, 2008,
matbaa üretimi hazır boş kitaba
elle müdahale; 11,5 × 18 cm, 
(fotoğraf: Umut Altıntaş)
Boş Kitap

Kitap nesnesine karşı olan ilk mesleki farkındalığımı henüz bir tasarım öğrencisiyken Grafist 12 atölye çalışmasında,1 boş bir kitapla karşı karşıya gelerek yaşadım. Görsel içeriğini kitabın formundan ayırdığımızda geriye ne kalıyorsa, işte o karşımdaydı. 11,5 × 18 cm boyutunda, boş bir kapağı ve yaklaşık 160 adet boş sayfası olan bu ham nesneden bir kitap yapmam isteniyordu ve kendisinden başka hiçbir şey kullanılmayacaktı. Kitabı o zamana kadar didiştiğim diğer tüm tasarım mecralarından farklı yerde tutan ve nedense bana tanıdık gelen bir özgüllük durumu vardı. Her nasılsa, nesnenin bu çıplak hali benim için yeterince ‘bitmiş’ bir kitaptı. Temel üç bileşeni; kapağı, sayfaları ve cildiyle nihai formuna çoktan kavuşmuştu bile. Başka herhangi bir şeye dönüşmesine gerek var mıydı? Zaten olması gereken kitap duruyordu önümde: Kendisi.

O zamana kadar kitabı; içerisinde bilgi taşıması gereken, okunacak veya bakılacak herhangi görsel öğeye ihtiyaç duyan bir araç olarak kabul etmişken, yeni formlara dönüşmek üzere koliden çıkan ve üzerinde hiçbir basılı öğe taşımayan bu ham malzemeye de ‘kitap’ olarak sesleniyorduk. ‘Boş’ sıfatı, elimdeki kitabın ihtiyacı olan tanımlamayı tek başına sırtlanmıştı. Ona defter de diyemiyordum, çünkü bu kağıt tomarları yazılmak veya çizilmek için değil, yapılmak içindi. Atölye sonunda katılımcıların kitaplara uyguladığı her müdahale birbirinden farklı oldu ve başta boş olan kitap, çoktan o halinden çıkıp bambaşka biçimlere evrilmişti ve artık hiçbirisi boş değildi.

Kendiliğinden boş olan bu kitaba müdahale etmek, yani tasarlamaya çalışmak bana fazla gelmişti. Öte yandan kitabı olduğu gibi bıraktığım takdirde hile yapmış, kendimi kaçak dövüşmüş gibi hissedecektim. Mecburen başka bir boşlukla cevap vermek zorunda kaldım. Boş kitap, boşlukla okunabilen kitaba dönüştü. Boşluğun çerçevesinde görünen her şey, kitabın içeriği oluyordu. Kitaba ait olması gereken parça, kitabın tamamen dışında kaldı; dışarıda ne varsa, kitabın içerisine davet edildi.

Benim için kitap meselesine dair her şeyin başlangıcı olan bu deneyim sonucunda ortaya çıkan iş ve ardında kalan düşüncelerim, o günden itibaren tasarladığım veya karşılaştığım neredeyse bütün kitaplara bir koşut oldu. Satın aldığım kitapları seçme eğilimime bile yansıdı. Kütüphanem çoğunlukla tasarım tercihi olarak beyaz, kapağında yüzü olmayan veya sırtı boş kitaplarla dolu. Matbaadan gelen kör maketler bile, basılı haliyle bitmiş sayılabilecek kitaplar kadar ‘kitap’ benim için. Bir forma hesabı kazası sonucunda kitabın sonunda kalan boş sayfalar da teknik bir bilinmezlikten daha farklı anlamlar ifade ediyor, hatta üst üste duran bir tomar A4 kâğıt bile, çoğu zaman ‘iş’ gibi geliyor bana. Herhangi bir tasarım kararıyla sabitlenmiş bir mecranın, ben ‘bu’ oldum demesi beni tasarlama davranışlarından ne kadar uzaklaştırıyorsa, bir şeyin olduğu gibi, ham bırakılması fikrine, cevabını aradığım yegâne tasarım kararıymışçasına, o denli sıcak bakıyorum. Kitabın vücudunu herhangi bir tasarıma hapsetmektense, nesnenin yalınlığını ortaya koyabilecek kadar dışsal etkenleri kitaptan uzak tutmayı yeğliyorum. İşte o zaman kitap, benim için tüm anlam olasılıklarına tamamen açılmış oluyor.

Boş ve ham olana karşı ilgimi akademik bir zemine oturtma dürtüsüyle tarihsel bir arayışa girdiğimde, Ulises Carrión’un The New Art of Making Books2 bildirisiyle karşılaşıyorum. Carrión boş kitabı dünyadaki en güzel ve mükemmel kitap olarak tanımlayarak kitap nesnesini, yalnızca kelimelerin ve imajların taşıyıcısı olan bir araç konumundan kurtarıp özgürleştirme girişiminde bulunuyor. Carrión’un bildirisinin peşinden giden bir grup sanatçı da, boş kitabı merkeze alan birçok iş üretiyor. Bu işlerden bir tanesi, Vincenzo Agnetti’nin kitabın esas okuma alanı olan ve bilgiyi sınırlara hapseden çerçeveyi sayfalardan eksilterek kitabı espasla okunur bir nesneye dönüştürdüğü Libro Dimenticato a Memoria işi. İçeriğini mekânla olan iletişiminden alan bu kitabın benim ilk deneyimimle aynı akıl yolundan gittiğini görür görmez, fikrimin çoktan ifşa olduğuna üzülsem de, boş kitaba karşı olan koşulsuz inancım bir nebze olsun meşrulaşıyor. Ancak hâlâ daha aradığım mutlak cevabın ekseninde dönüyorum. Oysa ki, benim doğrudan yüzeye iniş yapmaya ihtiyacım var. Kitaptan eksiltilen herhangi bir parçanın —ki bu boşluğa işaret etse bile— benim için temelde kitap üzerine basılı olan görüntüden bir farkı yok. Cevabını aradığım mesele, kitabın boşluğa nasıl aracı olabileceğinden ziyade, kitabın zaten kendisine içkin boşluğun nasıl görünür kılınabileceği. Tıpkı George Steiner’in “yazılmayan kitap, bir boşluktan daha fazlasıdır”3 cümlesindeki gibi; kitabın yazılı-çizili materyalin, fotoğrafın, veya bir fikrin derlemesi olup belgeleme aracı olarak hizmet etmemesi; aksine malzemesinde, bedeninde kendi kendisini taşıması…

Kitapta belki de ilk bilinçli boşluk kullanımı, —kitabın henüz kavramsal bir ifade aracı olarak düşünülmediği— 18. yüzyılda, Laurence Sterne’in Tristram Shandy romanın içerisinde yer alıyor. Sterne, devam eden bir konuyu yarıda kesip ardından boş bir sayfa bırakarak okurun kendi yorumunu ve anlamını katmasına olanak tanıyor. Bu boş sayfalar sessizliğe ithaf ediliyor4 ve yazarın bu müdahalesi, hikâyenin içerisinde bir cümleyle okura açıklanıyor: “İnsanlara kendi hikâyelerini kendi bildikleri şekilde anlatmalarına olanak sağlamak adına...”5 Demek ki boşluk, kitabın öz belleğini gözler önüne seren bir hiçlik düzleminden ibaret olamıyor; boşluk, zaten çoktan zihni dolu olan okuyucu tarafından her seferinde farklı kavramlarla meşgul ediliyor.

Sterne’in ana akım dışı örneğinden daha ilerisi, 1960’lar ve sonrası kitabın sanatsal bir ifade aracı olarak kullanıldığı ve boş kitap nesnesinin kavramsal biçimlendirmeleri üzerine sayısız örneklerle dolu olsa da, bunların hepsinde boşluk kendi başına bırakılmak yerine biçimsel bir malzeme olarak kullanılmış. Son yıllarda karşılaştığım işlerden bazıları: Kristen Mueller’in farklı kitaplardan aldığı pasajlarla gitgide kalabalıklaşan sayfalarından oluşan A Language to Cover a Page’in boş bırakılan kapağı… Ed Ruscha’nın kitaplarındaki boş sayfaların, gerçek boyutlarında temsillerini içeren Daniel Eatock imzalı 94 Blank Spreads —ki boş sayfaların basılı olduğu sayfalar, artık maalesef boş değil—… Michael Gibbs’in beyaz kağıt üzerine beyaz mürekkeple basılan ve yazar tarafından renksiz bir kalemle imzalanmış bir boş kitaplar antolojisi All or Nothing… Irma Boom’un, “orada olan ama görünemeyen” parfüme, “basılmamış ama hissedilebilen” kabartma sayfalarla cevap verdiği ve boşluğu, bir kitap nesnesinin meknik üretim sürecinde; matbaa imkânlarında aradığı No. 5 Culture Chanel...  Bülent Erkmen ve Uğur Tanyeli’nin yazma rolünü okuyucuya bıraktıkları Yazmak düşünceyi yapılandırır’ın —aslında yeteri kadar dolu olan— sayfa numaralı sayfaları… Şimdiye dek karşılaştığım, hiçliğe belki de en çok yaklaşan iş, Herman de Vries’in 1960’larda ürettiği, farklı sayfa sayılarına ve ciltleme biçimlerine sahip renksiz wit-white edisyonları. Bu seri, kitabı tamamen boş bırakma teşebbüsüyle oluşturmuş olsa da Vries, kitabı imleme gereksiniminden dolayı kitapların orasına burasına başlık, isim, şiir, v.b. yerleştirmiş. Sanatçının “ben buradayım, bu kitap benim tarafımdan yapıldı, bu kitap ‘hiçbir şey’ ile ilgili” deme zahmeti, kitabı kendi halinde bırakıp meçhul, kaynaksız ve açık seçik bir var olma huzurundan alıkoyuyor.

Her nasıl ki içerik ve tasarım bağlamlarıyla düşünüldüğünde tüm bu örnekler boşluğun kavramsal biçimlerine birer atıf olsalar da, kitabın en kesin, tereddütsüz ve yalın halinin tarifini bulmaya çalıştığım bu saplantılı arayışta onları ayrı bir yerde tutmak zorunda olduğumu hissediyorum. Çünkü kitaba yapılan en ufak bir müdahale, cismin saflığını ortadan kaldıran sert bir hücum gibi geliyor bana. Şüphesiz ki basılı metin ve görselin ardında görünmez olan kitap yapısının içsel dinamiğine işaret eden her tasarım fikri, onun somut varlığını bize yeniden hatırlatıyor olsa da, kitabın nesnelliğini görünür kılmak için hiçbir müdahaleye ihtiyaç duymaksızın, zorunsuz bir tasarlama eylemi fikri bana daha cazip geliyor. Bununla birlikte her fikrin, ait olduğu o kitaba has ve tek olduğunu varsayarak, bir yandan boşluğun da yalnızca tek bir kitap için ve yalnızca bir defaya mahsus mu bırakılabileceği, diğer yandansa her boş kitabın birbirinden farklı anlamları mı içereceği ikilemiyle boğuşuyorum. Hatta belki boş bırakma fikrinin de kaçınılması gereken herhangi bir tasarım kararından farksız olduğunu söyleyecek kadar ileriye gidiyorum. Cevabını aradığım, kendinden başka hiçbir şey olmasın istediğim kitabın bireysel hükmünü resmileştirebilecek sade bir var olma koşulu ne ise; boşluğu da kitaptan ayırdığımızda geriye ne kalıyorsa, işte o.

1. “Remix” isimli atölye çalışması, Esen Karol; Grafist 12, Mayıs 2008.

2. Carrión, Ulises, The New Art of Making Books.

3. Steiner, George, My Unwritten Books.

4. Lüthi, Louis, On the Self-reflexive Page, s. 153.

5. a.g.y.


{Fold içindeki fotoğraf: Umut Altıntaş, “Boş Kitap / Void Book”, 2008 (fotoğraf: E.K.)}

boş kitap, boşluk, grafik tasarım, kitap, kitap tasarımı, Umut Altıntaş