Boğulmadan Önce

Adada dünyaya gelmiş biri olarak, suyla haşır neşir olmaya hayli geç başladım. Bu tezat hayatımın geri kalanında hiçbir zaman aklımdan çıkmadı. Aslında çok da geç sayılmazdı; yaşadığımın yeni yeni bilincine vardığım, dünyaya fiziksel olarak ait olduğumu ilk kez kanıksadığım zamanlardı. İnsanın doğduktan sonra yaşadığını fark ettiği ilk an, bayılmanın ertesinde gözlerini açtığı ilk ana benzer. Kolunu, bacağını yeniden keşfedersin. Yeryüzünde hareket eden bir canlı olduğunu, anne ve babanın olduğunu, hatta bir isminin olduğunu bilinçli bir şekilde yeniden öğrenirsin. Bu kişiden kişiye değişir; kimisi üç yaşında, kimisi de yedi yaşında dünyada olduğunu anlar. Ondan öncesi silik hatıralarla dolu, bayılmadan önceki göz karartısı gibidir.

Kendimi bildim bileli, denize hep yakındım. İlkokula başlayana dek, adanın ıssızlığında yapılacak daha iyi bir etkinlik olmadığı için annem, kendini adadığı bir görevmişçesine beni her gün denize götürürdü. Denizde suyla iç içe olmak yerine, hep kumla oynardım. Mavi deniz şortumu su çok az ıslatırdı, her defasında eve her tarafıma kum bulaşmış şekilde dönerdim. Dört tarafı suyla kaplı kara parçasında doğmuş biri olmama rağmen yüzme öğrenemeyen tek çocuktum. Annem evhamından dolayı denize tam anlamıyla girmeme asla izin vermezdi. Girebiliyorsam da, iki adım öteye gidemiyordum. Kendi korkusundan da olacak ki, asla yüzmeyi öğretme girişiminde de bulunmadı. O nedenle, bu yaşıma kadar denize bu kadar yakın olup, bu kadar da uzak olmak daha sonrasında bilinçaltımda verdiğim tüm hayati kararları etkileyen bir inanca dönüştü.

Gökçeada’nın dış cephesi beyaz kireçle kaplı iki katlı evlerinin panjurlu camlarından dışarı bakınca, ya dağları ya da denizin bir kısmını görürdün. Eğer şanslıysan, bu manzaraya keçiler ve kekik kokusu da eklenirdi. Silik hatıraların kalıcılığa geçişi, böyle bir arka planda gerçekleşmişti. Yaşamla olan ilişkimi ilk fark ettiğim anın arkasında, kekik kokusu vardı.

Hafif rüzgârlı bir yaz gününde, annemi her zamanki şezlongunda göremedim. Ortalık sakindi, hafta içinin en sevimsiz günüydü, etrafta denize giren çok insan da yoktu. Hayatta aldığım ilk karardı, ellerimin arasındaki kumu bıraktım, sakince dalgalanan denize doğru yürümeye başladım. Yasaklı olanın verdiği haz, öylesine tatmin ediyordu ki, adımlarımı istemsizce hızlandırıyordum. Sertliğini her zaman bildiğim kum, ayaklarımın altında yumuşuyordu. Kıyıdan aşina olduğum ve tanıştığım balıkların yerini, yabancı balıklar alıyordu. Bilinmeze doğru ilerliyordum; deniz yükseliyor, boyum küçülüyordu. Su göğüs hizama geldiğinde, o güne dek hiç hissetmediğim basıncı, bedenimin her uzvunda hissediyordum. Daha öncesinde olan yakınlığımdan dolayı kuma güveniyordum, ancak bir anda ayaklarımın altından çekilmişti. Gözlerimin önüne şeffaf bir çizgi indi. Suyun altındaki berraklıkla, suyun üzerindeki gökyüzünü ikiye bölen, şeffaf bir çizgi. Zıplayarak çizginin üzerine çıktığımda birkaç saniyeliğine nefes alıp, suyun altında ağırlığımla gömülen kumun beni içine çekişiyle, aldığım nefesi tutuyordum. Şeffaf çizginin alt kısmını daha yoğun bir şekilde görmeye başlamıştım. O güne dek, suyun altında gözlerimi hiç açmamıştım; kulaklarımdan içeri bir damla dahi girmemişti. Bedenim doluyordu, kıyıdaki kumu düşlüyordum. Çorak dağlar, kekik kokusu ve annemin boş bıraktığı şezlong gözümün önüne gelmişti. Turuncu renkli plaj havlusunun desenlerini anımsamıştım. Tükendiğimi biliyordum, o ana dek hayatta olduğumu bile anlamamıştım, ama yavaşça öldüğümü hissedebiliyordum. Suyun altında olabildiğince yalın gözüken ellerimi ve bacaklarımı o güne dek hiç detaylı incelememiştim. Çırpınıyorlardı. Kurtulabilmek için mi, yoksa bedenimi tanıyabilmek için mi çırpınıyordum, anlamamıştım. Ne yapmam gerektiğini bilemeden zaman tükeniyordu, son birkaç şeyi daha düşünecek vaktim vardı. Aniden, şeffaf çizginin alt derinliklerinden bana doğru gelen irice bir kol, tüm gövdemi kavramış, beni çizginin üzerine çıkarmıştı; gökyüzünü tekrar görmüştüm. Kıyıya doğru baktığımda, annem şezlongunun başından rüzgârla yankılanan çığlıklarını bana doğru savuruyordu. Sakin plajdaki birkaç insan, küçük bir topluluk oluşturmuş, beni izliyorlardı. Kurtulmuştum. Hayatta olduğumu, ölüme yaklaşarak anlamıştım. Bu ilginç tezat, denize kıyısı olan bir yerde doğup, yüzme bilmemek gibi bir şeydi.

Yaşıyordun, ama bir şeyleri tam anlamıyla kavrayabilmek için beklemen gerekiyordu. Hayatta olduğunu anlayabilme durumu kendi başına oldukça komik gözükse de, her insanın deneyimlediği bir süreçti. Anlayabilme, anladığını zihninin temeline oturttuğun dakikaya dek biriktirdiklerinin çıktısıydı. Uzunca bir süredir görüşmediğim bir arkadaşım, yazdığım metinlerin romantikliğinden bahsetmişti. Çok romantik başlangıçlar yapıyorsun, albüm kapakları ve içerikleriyle kurmaya çalıştığın bağlantılara, şaşırıyorum demişti. Ben de şaşırıyorum cevabını vermiştim. Jacques Greene’in yıllarca bekledikten sonra dünyaya kazandırdığı albümü Feel Infinite’in dünyayla olan bağlantımı fark ettiğim boğulma hikâyemle ne ilgisi vardı? Daha ilgili bir şey olamazdı. Jacques, ilk gençlik yıllarının başından beri müzikle haşır neşir olmuş; bağımsız olarak üretimine hiç ara vermeden devam etmiş, ancak ilk albümünü yayınlamak için 27 yaşına kadar müziğinin olgunlaşmasını beklemişti. Bu kendini fark etme hikâyesiyle ilintili bir hikâyeydi. Jacques’ın yıllarca beklemesi, benim suyun altında geçirdiğim süre gibiydi. Aniden hiç tanımadığım bir kol, beni çekip kurtarmıştı. Bu albüm de, bir süre suyun altında kaldıktan sonra, üretim pratiği açısından ölmene saniyeler kala uzanan bir kol gibiydi. Ya ölecektin, ya da biri seni kurtaracaktı. Albüm, Jacques’ı hayata döndürmüştü.

Jacques Greene’nin
Feel Infinite albümü (2017)
ve “Afterglow” teklisi için
ambalaj tasarımı: Hassan Rahim, fotoğraflar: Mathieu Fortin

Montrealli müzik prodüktörü Jacques Greene’in LuckyMe etiketiyle çıkardığı Feel Infinite albümü, birbirinden bağımsız projelerle olgunlaştırdığı müzikal birikiminin, derinlikli bir bütüne dönüşmesinin temsili. Değeri yadsınamayacak olan tekil çalışmaları suyun altında kalan kısımsa, Feel Infinite, Jacques’ın nefes alabildiği alan; suyun üzeri. Melodik olarak benimsenen club deneyiminin dans etmenin ötesine geçip, sesli düşüncelere bürünmesi.

Jacques, milyonlarca kez dinlenmiş olan Azealia Banks’in “212” şarkısının klibindeki gözlüklü çocuk. Bunun gibi onlarca başarılı projenin ardındaki tanınmayan isim. Onu ilk “Quicksand”i dinlediğimde keşfetmiştim; ister istemez insanı hüzünlü bir şekilde dans ettiriyordu, hassasiyeti dokunmuştu. Bu albümü de geride bıraktığı tüm iyi-kötü deneyimlerin, güzel olduğuna inandığı her şeyin yarattığı pozitif alan olarak görüyordu. Zaman zaman boğuklaşan, çelimsiz bir sese dönüşen değişken vokaller, aslında Jacques’ın tüm derdini şeffaf bir şekilde betimliyordu. Bu kendini unutmak, ya da kimliğini gizlemekle ilgili değil diyordu; sözle ifade edilemeyecek olan soyut/hissi durumların daha derinlikli bir anlamı inşa edebilmesi için kullanılan bir yöntem. Herkes için kabul edilebilecek olan kişisel bir arayışın başlangıç noktası.

Albüm, en nihayetinde konsept olarak clubbing deneyimine odaklanıyor, ancak üzerinde durulan club’ı tekil bir mekân olarak ele almıyor. Club sadece dinleyenin kulaklarını sağır edecek bir ses yüksekliğinde Feel Infinite’in deneyimlendiği alanı temsil ediyor. Bu boş bir arazi de, ıssız bir yolda ilerleyen arabanın sürücü koltuğu da, küçücük bir oda da olabilir. Her bir parça bütüne referans gösteren yeni kaçış alanları yaratıyor ve dinleyiciye yaratılan bu alanlara dahil olmak kalıyor.

Jacques Greene’nin
Feel Infinite albümü öncesi yayınlanan teklilere eşlik eden imgeler.
Soldan sağa ve yukarıdan aşağıya:
“You Can’t Deny”, “Real Time”,
“To Say”, “Afterglow”, “True”
(tasarım: Hassan Rahim,
fotoğraflar: Mathieu Fortin)
.

Uzun bir süredir ambalaj tasarımına gösterdiği özenle beni bu kadar heyecanlandıran başka bir albüm olmamıştı. Jacques, albümün tamamı yayınlanmadan önce tanıttığı her yeni teklinin temsili için, bütüne örnek olan hayli güçlü imajlar paylaşıyordu. Albümün öne sürdüğü hissi alan deneyiminin daha iyi bir yansıması olamazdı. Fotoğrafçı Mathieu Fortin tarafından çok incelikli bir şekilde planlanarak çekildiğine inandığım tekil fotoğraflar, Hassan Rahim’in tasarım kararlarıyla bir araya geliyor ve Feel Infinite’in kimliğini oluşturuyordu. Fotoğraf ve tasarım dilinin bu denli özgün kullanılması, albümün altyapısının zenginliğine ve çeşitliliğine iyi bir göndermeydi. Bu dil, aynı zamanda süreçle de ilgiliydi: İmajların hepsinde sürecin izlerini süren bir hava vardı. Fotoğraflar birbirinden bağımsız gibi gözükse de, “hatıra” denilen soyut düşünme biçiminde bir araya geliyorlardı. Bir çiçek parçası, kırmızı bir doku, kimliksiz bir insan portresi, hatta belki de kekik kokusu; yüzeyi dolduran ayrıntılara dönüşüyordu.

Hem estetik hem de kavramsal olarak bir arada incelenince görsellerin bütünü ECAL’i anımsatıyordu. ECAL, tasarım öğrencilerini en heyecanlandıran okullardan biri. Okulun üretim pratiği ve öğrenciye aşıladığı tamamen sürecin büyüsüne odaklanıyor. Süreçte deneyimlediklerini, bir sonraki projeni daha nitelikli bir hâle getirebilmek için muhafaza ediyor ve ürettiğin her neyse, kendinle daha da özdeşleşmesine olanak sağlıyorsun. Belirli bir konsept etrafında şekillenen estetik kararların, doğaçlama sayılabilecek bir biçimde dilini süreç sırasında oluşturuyor. Jacques, Martin ve Hassan’ın işbirliği de bu yöntemi anımsatan, insanın yaşadığının farkına varmadan önceki bölük pörçük, pürüzlü hatıralarıyla, bugünün canlılığını yeniden yorumlayan bir yapıyı simgeliyor. Feel Infinite, zaman zaman şeffaf çizginin altında, zaman zaman da üstünde vakit geçiriyor.

ada, Atahan Yılmaz, deniz, Feel Infinite, fotoğraf, hafıza, Hassan Rahim, Jacques Greene, Mathieu Fortin, müzik