Bireysel Giyim
Kolektif Tasarım

Bir süredir yoğun bir şekilde, uzmanlığımın bir dalı olan moda tarihi üzerine çalışıyorum. Moda tarihi incelenirken, genellikle yaşadığı dönemde hakimiyetini kuran, adını duyuran tasarımcıların hikâyesi anlatılır, hele de ünü günümüze kadar taşınmış isimlerdense tadından yenmez. Aslolan hep bu büyük tasarımcıların ismidir ama, o ismin arkasına bir kişinin tasarımı, işletmeci kişiliği, zaman zaman özel hayatı, skandalları, kendi tarzı ve bedeni doldurulmuştur, isim büyüdükçe marka büyür... Malum, bu “moda tarihi” dediğimiz şey, esas sanayi devrimi ile birlikte başlıyor ve bu tasarımcı kültünün ortaya çıktığı 20. yüzyılın başlarında, daha adı konulmamış olsa da, bugün “self branding” dediğimiz şeyde başarılı olan isimleri konuşuyoruz o gün bu gündür.

Kimi son yüzyıl içerisinde markasını kurmuş ve kendisi göçüp gitse de ismini ardında bırakmış, kimi de yeni yeni kendi adı altında markalaşarak yükselmekte olan tasarımcıların arasından sıyrılarak son zamanlarda moda dünyasının ilgisini üzerine toplayan bir marka var. Adı Vetements. Fransızca “Giysiler” demek. Bu marka beni büyülüyor, çünkü moda sektörünün elitist, isim fetişisti tavrına kafa tutuşu daha adından belli oluyor: giysiler. Adeta bir anti-marka gibi, “biz bunu yapıyoruz, işimiz bu”: giysiler. Vetements’ın moda dünyasına yeni bir soluk olarak girmesinin sebebi adı değil elbet, ancak adı sebebine bir ipucu niteliğinde: Bu modaevi, bir tasarımcının adı altında markalaşmak yerine, daha anonim bir tasarım yaklaşımı izliyor ve tasarım ekibi, bir kolektif olarak hareket ediyor. Markanın kurucusu Demna Gvasalia dışında bu tasarım kolektifi, tamamen anonim kalmayı tercih ediyor.

Markanın estetiği, günlük, spor kıyafetleri “couture” anlayışıyla birleştirmekten geliyor. Tabii moda tarihine yakından bakıldığında, dönemine hükmeden çoğu tasarımcının olduğu gibi, bu markanın yükselen ünü de moda dünyasındaki dönüşümün tek başına sebebi değil, bir semptomu. Vetements, kendini “lüks bir marka değil ve asla olmayacak” olarak tanımlıyor ve günlük, hatta spor kıyafetleri birer tasarım objesi olarak sunuyor. Bu tutum, ancak giyim kural ve kodlarının tersine dönmeye başladığı, spor giyimin şıklık olarak algılanabildiği, rahatlığın ve sportifliğin birer değer ve estetik algısı olarak yükseldiği günümüzde mümkün olabilirdi.

Vetements’ın sonbahar 2016 defilesinden (fotoğraf: Luca Tombolini; kaynak: Vogue)

Ama Vetements’ın büyüsü, sadece bir “trend”e uymasıyla kalmıyor. Sonbahar 2016 defilesine bakarken kendimi bir sırra ortak edilmiş gibi hissediyorum. Tumblr’da en sık dolaşan laflar, kıyafetlerin üzerinde stratejik yerlerde baskılar oluşturmuş. Defilenin “styling”iyle, beden algılarıyla tamamen oynanmış. Kıyafetlerin, onları giyen mankenin vücuduna orantısında göz alışkanlığını rahatsız eden bir şeyler var. Mankenler, toplumsal cinsiyet gözetilmeden giydirilip salınmışlar podyuma. Bu saydıklarım, ilk bakışta aynı noktadan çıkıyor gibi görünmese de, aslında günümüz estetiğinin, özellikle de internet kültürünün bir özeti gibi. Benim de dahil olduğum, “milennial” diye adlandırılan kuşağın nerede başlayıp nerede bittiği konusunda tartışmalar sürse de, moda konusundaki estetiğini Vetements podyumuyla ifade etmek mümkün. Ortaya çok büyük bir iddia attığımın farkındayım, zira tek bir koleksiyonun, bir markanın bütün bir kuşağı temsil ettiği nasıl söylenebilir ki? İşte burada, bu genç modaevinin sıradışı tasarım süreci devreye giriyor. Tüm modaevleri gibi her sezon yeni bir koleksiyon çıkartan Vetements, çoğu markanın yaptığı gibi koleksiyonlarını yeni bir tema çerçevesinde hazırlamak yerine, bir kişinin dolabı olarak hazırlıyorlar —bu kişi, Vetements bünyesinde gövde bulan bu hayali varlık, o dönemde ne hissediyor, en çok neleri seviyor? Tasarım kolektifi, belli başlı trendleri takip etmek ve o dönemde neyin popüler olduğunu sorgulamak yerine, bu soruların cevabını arıyor. Bu sıradışı tutum ise, tesadüfi değil: Demna, kolektifi bir arada tutan şeyler arasında moda sektörü hakkındaki fikirlerinin olduğunu söylüyor.

Vetements’ın sonbahar 2016 defilesinden (fotoğraf: Luca Tombolini; kaynak: Vogue)

Moda sektöründe çeşitli işlerde çalışan kolektif üyeleri, bu işlerde yaratıcılıklarını kullanmaktan ziyade piyasanın taleplerine hizmet ettiklerini hissetmişler —belli bir miktarda belli bir üründen çıkartılacak derken üretimleri hissizleşmiş ve buna karşılık Vetements’ta insanların üzerinde görmek istedikleri ve kendilerini iyi hissettiren tasarımlar yapmaya öncelik vermişler. Demna’yla yapılan her röportajda “içgüdü” sözcüğü en az bir kere geçiyor. Markanın piyasadaki yerini edinmesi, içgüdülere dayanarak, mantığa karşı alınan kararlarla olmuş.

Kurucu ve tasarımcı Demna Gvasalia, tamamen yenilikçi bir tutumla moda dünyasının kalıplarından kurtulma arzusunu ifade etse de, söyledikleri aslında nostaljik bir özlemi çağrıştırıyor: Moda sektörünün neredeyse haftada bir koleksiyon çıkartacak baş döndürücü bir hızda işlemediği, tasarımcının yaratıcılığını dinleyecek fırsat bulabildiği bir zamana özlem. Gerçekten de Demna, hafta sonları çalışmamakta ısrarcı: Moda gibi gecesi gündüzü olmayan bir sektörde, oldukça nadir rastlanır bir tutum bu. Demna, markanın bu denli popüler olacağını tahmin etmediğini, sadece belli bir kesimin desteğini alacağını düşündüğünü söylüyor ve gördüğü büyük desteği tasarımların özgünlüğüne bağlıyor. Bu tutum bana aslında günümüzün bütün diğer ünlü tasarımcılarından çok, tasarımcı kültünün ilk oluşmaya başladığı 20. yüzyıl başlarındaki tasarımcıları hatırlatıyor: Moda dünyası henüz kendisini inşa ederken modanın ne olması gerektiğine dair bir fikirleri olan, bu fikre ve bunu diğer herkesten daha iyi başaracaklarına dair güveni olan o tasarımcıları. Böylece Vetements, bu yenilikçiliğiyle aslında tasarımcının piyasadan ziyade kendini dinlediği bir döneme geri dönüyor, ve bir omuz silkerek “biz yaptık oldu” diyor.

Eda Çakmak, marka, moda, moda tasarımı, tasarım kolektifi, tasarımcı kültü, Vetements