Bir Ördek Bazen
Sadece Bir Ördektir

Bizzat gitmek, görmek, gülmek, öyle yazmak isterdim. Ama gitsem ve görsem muhtemelen yazmak istemeyecek, sadece gülecek ve yoluma devam edecektim. ABD’nin New York eyaletinin Flanders isimli kasabasından geçen hiç kimsenin de (binaya özel ilgisi olan bir mimarlık tarihçisi ya da yolu hasbelkader oralara düşmüş vakti bol bir turist değilse) daha fazlasına zahmet ettiğini sanmıyorum: Arabanın camında birden üç yaşında bir çocuğun rüyasından çıkma büyük, beyaz bir ördek beliriyor, “Aaa ördeğe bak...” ve kasaba yolcunun hatırına ‘o ördekli yer’ olarak kazınıp hızla gerilerde kalıyor. Flanders nasıl bir yerdir, mahalli tarihinde bir seyahat rehberinin o havaliye ayrılmış sayfalarını şenlendirecek ayrıntılar var mıdır, bir köşesinde bir zamanlar kanlı bir muharebe cereyan etmiş midir, bağrından ünlü bir yazar ya da seri katil çıkmış mıdır, Büyük Ördek’ten başka kayda değer abidesi var mıdır, bilmiyorum. Büyük harfle Tarih’in ıskaladığı ya da uğramaya üşendiği vasıfsız ve sessiz bir düzlük olarak hayal ediyorum orayı —en azından biri kenarına o ördek şeklindeki büyük, beyaz binayı dikene kadar.

Flanders hayal ettiğim gibi bir yerse, Büyük Ördek orada çok şeyi değiştirmiş olmalı. Wallace Stevens, ünlü bir şiirinde (“Anecdote of the Jar”) Tennessee’de bir tepeye yuvarlak bir kavanoz koyduğunu ve kavanozun “derbeder kırların o tepenin etrafını sarmasını sağladığını” söyler. Büyük Ördek de Flanders’ı, kavanozun Tennessee kırlarına yaptığı gibi dize getirmiş, derleyip toparlamış, tanımlamış olsa gerek. O vakte kadar bir tür taşra uykusu uyuyan Flanders sakinleri Büyük Ördek’le beraber Amerika’daki, dünyadaki, hatta evrendeki yerlerinin farkına varmış, yollarını daha kolay bulmaya, evlerinin yerini daha rahat tarif edebilmeye, kasabalarını çevreleyen kırlardan geceleri daha az korkmaya başlamış olsalar gerek. Bir çan kulesinin, bir sukemerinin ya da hafif gösterişli bir malikânenin çok daha önce vermiş olabileceği o dramatik merkez duygusuna, gecikmeli ve komik bir şekilde de olsa sonunda büyük bir ördek sayesinde kavuşmak Flanderslıları rahatlatmış, civardaki dağınık kırlar kartpostallık bir manzara resmine benzemiş, kasabanın gelişigüzel bir anekdotlar tomarından ibaret tarihçesi de ördeğin çektiği milat çizgisiyle nihayet derli toplu bir hikâyeye dönüşmüş olmalı.

Ördek çiftliği sahibi Martin Maurer tarafından, ördek ve ördek yumurtası dükkânı olarak 1931 yılında yaptırılan
Big Duck, Flanders, New York.
Herhangi bir kullanımı öngörülmeyen ve genellikle ‘yüksek’ kültür alanına dahil edilen mimari
follylerin (‘şakaların’ diye kibarca çevirelim; kelimenin delilik, ahmaklık, saçmalık diye başlayıp kârsız yatırıma kadar giden anlam ağı hakkında mimari bağlamda ayrıca yazmak gerek) tersine mimarlar ve tarihçiler tarafından hiç sevilmeyen ‘ıvır zıvır’ mimarlığı olarak çevrilebilecek novelty architecture’a dahil edilebilecek Büyük Ördek, kendisini uluslararası üne taşıyan Venturi tarafından da sevilmez: Venturi, Büyük Ördek yerine ‘süslenmiş barakayı’ [decorated shed] tercih edecektir. (fotoğraf: Beth Savage;
kaynak: Wikimedia Commons)

Flanders ahalisinin ördeğe güldüğünü sanmıyorum. Başta belki biraz yadırgamışlardır, ama kısa süre içinde bir tür minnet ve gurur hissetmeye başlayıp ördeklerini sahiplendiklerinden eminim. Gülenler, mimariden başka türlü şeyler beklemeye alışmış şehirliler arasından çıkıyordur. Başka türlü şeyler: eskimişlik ve abidevilik, ezicilik ve resmiyet, güzellik ve anlam, kubbe, merdiven, saçak... Hele benim gibi payitaht artığı bir şehirden geliyorlarsa, süslü imparatorluk saraylarının, Stevens’ın kavanozunun iki tutam kıra yaptığı şeyi Boğaz’ın iki yakasına beş yüz sene önce yapmış camilerin, yokuşlara dizili kararmış ahşap evlerin, surların, hanların, Avrupai otellerin ve yüksek beton orta sınıf apartmanlarının elbirliğiyle, emir kipinde verdikleri terbiyeden bir kere geçmişlerse, ördek şeklinde bir binayı ilginç ya da anlamlı bulmaları iyice zor oluyordur.

O yüzden, Amerika’da o çok istediğim motelli, dinerlı, uzun karayolu seyahatine çıksam, kendimi Flanders’ta bulsam ve “Aaa ördeğe bak...” deyip geçmek yerine durup, arabadan inip, yürüyüp, tam karşısına geçip Büyük Ördek’e baksam... gülerdim herhalde. Aklıma ister istemez bir insanın bir yapının (üstelik yine hayvan suretinde bir yapının) önünde durduğu anların en ünlüsü, Sfenks karşısındaki Napolyon gelirdi.

Jean-Léon Gérôme, “Bonaparte devant
le Sphinx” [Bonapart Sfenks’in Önünde]
(1867–68), “Œdipe” olarak da bilinir.
(kaynak: Wikimedia Commons)

Hırslı imparatorun bütün tarihi peşinden sürüklediği vehmiyle dağlar denizler aştıktan sonra nihayet Sfenks’in huzuruna çıktığı, aslan gövdeli, sabırlı taş yığınının da imparatorun bakışına karşılık veriyormuş, söyleyecekleri varmış, kımıldamak üzereymiş gibi göründüğü o an, atmosferik bir fon müziğinin yaraşacağı bir ‘nihayet karşılaşma’ sahnesine, hatta sonuçları dünya tarihinin seyrini etkileyecek kritik bir diplomatik görüşmenin hemen öncesinde çekilmiş basın fotoğrafına benzer. Akıl almayacak kadar uzun zamandır kumların içinde bekleyen, insan emeğiyle, taş taş üstüne konarak yapıldığını unutturacak kadar eskimiş aslan anlamlılıktan çatlayacak gibidir. Ne canlıdır ne cansız, hem canlıdır hem cansız. ‘Azamet’, ‘haşmet’, ‘şaşaa’ gibi hemen her kullanıldığı yerde abartılı kaçan kelimeler, onunki gibi ezici bir sükûnete doğru ismi bulma teşebbüsleridir belki de. Dünyadaki hemen her şeyden daha eskidir, etrafını saran derbeder çölü derleyip toplamıştır, olmuş ve olan her şey olurken o hep oradadır. Kafa karıştırıcı, dolambaçlı, üstü kapalı bir hikâye anlatmaya başladı başlayacak gibidir ve o yarı turistik yarı manevi hac yolculuğunu yapıp huzuruna varan herkes, fotoğraflarını çekmeye başlamadan önceki birkaç sessiz dakika boyunca Sfenks’in kendisine çok gizli ve çok kişisel bir ‘mesaj verdiği’ hissine kapılır.

Belki Büyük Ördek’in de zamana ihtiyacı var. Henüz fazla yeni, fazla beyaz, hakiki bir ördeğe fazla benziyor. Kasaba hâlâ yerli yerinde, temel çukurunun kazıldığı günleri hatırlayan insanlar hâlâ hayatta. Etrafında ömürlerin geçmesi, depremlerden, devrimlerden ve imar hamlelerinden sağ çıkması, babasının, dedesinin, dedesinin dedesinin ve daha eski dedelerinin hayatta olduğu zamanlarda da onun orada öyle durduğunu düşünüp ürkütücü bir ‘zaman’ duygusuyla dolacak insan nesillerini beklemesi, acemiliğini yavaş yavaş üstünden atıp tarihten efsaneye, hatıradan söylentiye, binadan kalıntıya terfi etmesi gerek. O zaman, iklim korkulduğu gibi değişip kırlar kumlara dönüştükten, Flanders Flanders olmaktan çıktıktan ve gagası (tıpkı Sfenks’in burnu gibi) aşınıp gittikten sonra belki Büyük Ördek de bir şeyler anlatmaya başlayacak.

Ama hiçbir zaman bir şey anlatmak istemeyebilir de tabii. Gitsem, görsem, biraz etrafında dolansam (pürüzlü, beyaz taş, kırmızı çerçeveli kapı, bitişiğindeki müştemilat) Büyük Ördek bana bunu düşündürecekti belki de: Herhangi bir anlama gelmekle ilgilenmiyor, hiçbir şey ima etmiyor, hiçbir şeyin mecazı değil. Büyük bir ördek, o kadar. Orada, öylece, kimse tarafından görülmeye ihtiyaç duymadan duruyor. Felaket, yıkım, drama, maneviyat, sembolizm... umurunda değil. Büyük ama abidevi değil, beyaz ama uhrevi değil, kapısı var ama davetkâr değil. Sular çekilmiş ve karaya oturmuş. Ya da hayır, sular daha gelmemiş, gelecekmiş ve o beklenen tufan geldiğinde ve her yer, her şey eriyen kutuplardan akıp sonunda dünyayı basan buz gibi suların altında kaldığında bir tek o kurtulacak, bütün dünyayı, muzipçe, içinde az önce dev bir bebeğin yıkandığı koca bir leğene benzetecekmiş.

{Fold içindeki fotoğraf: Big Duck (kaynak: Eccentric Roadside)}

abide, Big Duck, Büyük Ördek, duck, Emre Ayvaz, mimarlık, sfenks