Bir de Beni Tek Çek: Sosyal Medya Devrinde Giyinmek

İki haftada bir sosyal medyanın nasıl da tu kaka olduğunu anlatan yeni bir “sanat projesi”, sosyal medyada çatır çatır paylaşılıyor. Otobüs beklerken dahi iş halleden bir insan olarak, akıllı telefonun kötülükleri hakkında —andımız gibi bir metinden okunurcasına— atılan nutuklara göz devirmekten, göz sinirlerim gittikçe yıpranıyor. Sosyal medya hakkında, sosyal medya üzerinden söylenerek kitlesel bir oksimoron haline gelmiş olsak da; su götürmez şekilde hayatımızın büyük bir parçası olan akıllı telefonlar, tabletler vs. derken sosyal medya gövdemizin bir uzantısı haline geliyor. Ve bu yeni medya alanlarının, moda dünyasıyla neredeyse sembiyotik bir ilişkisi var. Bir moda markasının, hatta en ufak bir butiğin sosyal medyanın her köşesinde bir hesabının olmaması artık pek olası değil; modanın yeni “süper güçleri” blogger’lar ise tamamen internetin bir icadı. Birçok küçük tasarımcı ve ana akımın dışında kalan moda üreticileri hem kitlelerine ulaşmak için, hem de satış yapabilmek için sosyal medyaya ve internete sırtlarını dayıyorlar. “Moda ve sosyal medya” denince akla ilk gelen bu saydıklarım, şu veya bu şekilde moda sektörüne dahil olanların sosyal medyayı kullanımı; ancak bunlar, “moda” dediğimiz devasa döngünün sadece çıkış noktası olmaktan öteye gidemiyor. Modanın objeleri olan giysilerin evrimi tasarım, üretim, pazarlama, dağıtım, satış evrelerinden sonra, tüketicinin elinde devam ediyor. Peki bu sosyal medya devri, tüketicinin davranışını nasıl etkiliyor?

Önce fotoğrafa olan ilgim, sonra modanın hem ilgi, hem çalışma alanım olmasından Instagram’la pek içli dışlı bir ilişkim var. Bu ikilinin, kasti ve kasıtsız kesişmelerini ise, ister istemez gözlemliyorum. Günümüzde, dükkândan portfolyoya çeşitli kullanım alanları olsa da Instagram’ın ortaya çıkış amacı, isminde instant [anında] sözcüğünün yer almasından da anlaşılacağı üzere, yaşanan anın, o anda paylaşılmasını hedefleyen bir mecra olmaktı. Yine hem adının, hem de logosunun ilham aldığı, fotoğrafı çekildiği anda fotoğraf kağıdına basan instant camera’lar gibi, fotoğraf çekilip, uygulamanın dahilindeki filtrelerle düzenlenip, halka arz edilecekti. Daha sonra ortaya çıkan, fotoğraf ve videoların bir kez görüntülendikten sonra uçmasıyla iyice gelip geçici bir doğası olan Snapchat, sosyal medyanın carpe diem [anı yaşa] kraliçesi unvanını üzerine aldı. Hatta Snapchat’in selfie filtreleri, daha görüntü alınırken üzerine eklenebilmesiyle deneyimin bir parçası oldu ve “anında” konseptini bir adım öteye taşıdı. Sadece telefon ve tabletler üzerinden erişilebilen bu uygulamalar, bağlı oldukları cihazlarla birlikte fotoğrafla ilişkimizi, akıllı-telefon-öncesi döneme kıyasla çok daha samimi bir düzeye taşıdılar. Samimi derken; cep telefonumuzla ilişkimizin, fotoğrafçının makinesiyle fotoğrafın icadından beri kurduğu ilişkiden daha yakın olduğunu ima etmeye çalışmıyorum (böylesi bir ima ne haddime); daha ziyade daha enseye tokat bir samimiyetten bahsediyorum. Fotoğrafın, filmi banyosu derken, her bir karesine ayrı bir emek ve masrafın hesaba katılması gereken sürecinde, tuvalette otururken düşünmeden komik suratlar yapılan onlarca selfie çekilme ihtimalinin daha düşük olduğuna dair bir varsayım, benim bahsettiğim.

Alışkanlıklarımız bu yönde değişince, önceleri en yakınımızdaki birkaç kişi dışında kimseyle paylaşmadığımız hallerimiz de halka arz olmuş oldu. Bunun en güzel örneklerinden biri: pijama. Ya da uykuya giderken ne giyiyorsanız. Sosyal medya bugünkü haline evrilmeden önce, çok yakın değilsek, kimsenin uykuda ne giydiğini bilme ihtimalim olmazdı. Neden olsun ki? Ama şimdi, pazar günü tembelliğin keyfini çıkartırken paylaşıverdiğiniz bir fotoğraftan bunu görebilirim.

Şu anda, kendimi bir “moda teorisyeni” olarak tanımlıyorsam bu, sessiz bir çocukken kendimi tarzım aracılığıyla ifade edebileceğimi keşfetmemle ortaya çıkan bir ilginin sonucu. Daha sonra akademik ilgi alanım haline gelen “toplumsal kimlik ile giyimin ilişkisi” konusu, günlük hayatımdaki önemini hiç kaybetmedi. Daha çocukken, çekingenliğimden dolayı pek konuşmasam dahi, insanların kim olduğuma dair bir fikir edinebilmesini sağlamak için geliştirdiğim bu dil, aksine benliğimin önemli bir yapı taşı haline geldi. Sosyal medyanın hayatımızın daha önceleri “mahrem” sayılabilecek alanlarını halka açmasıyla giyimin bu performatif1 özelliğinin etki alanı katlanmış oldu, sırf selfie çekmek için makyaj yapmak ve giyinmek, her kesimde kabul edilebilir bir davranış sayılmasa da, artık hiç de şaşılası bir şey değil. Sosyal medya kullanımının en sık aldığı eleştiriler arasında, kişilerin sosyal medyada yansıttığı hayatların “gerçek olmadığı” yönündeki eleştiri öne çıkıyor. Bunun, bilinçli bir aldatmaca olduğu takdirde zararlı olabileceğine katılıyorum elbet, ancak sosyal medyanın hayatımızın bir uzantısı olduğu günümüzde “gerçeklik” algımızı fiziksel mekânın sınırları dışına esnetmenin vakti gelmiştir belki. Ne demişti büyük hocamız Dumbledore: “Elbette bütün bunlar kafanın içinde oluyor Harry, ama bu neden gerçek olmadıkları anlamına gelsin ki?”2

Modanın performatif yönünün sosyal medyayla etkileşimine en ince örneklerden biri; cosplay alanı. Bu sözcük, İngilizcede kostüm ve oyun sözcüklerinin bir araya gelmesinden oluşuyor ve giyim, makyaj, saç ve çeşitli aksesuarlar yardımıyla, kurgusal bir karakterin (çoğunlukla anime ve manga, çizgi roman, fantastik ve bilim kurgu alanlarından bir karakterin) kılığına girmek anlamına geliyor. Fiziksel mekânla ilişkisi belli convention’larla ve özel fotoğraf çekimleriyle sınırlı kalan cosplay, sosyal medya ile kendine yeni bir oyun alanı buluyor. Cosplay’in yanı sıra, gündelik hayatın sınırında kalmış diğer ifade biçimleri de sosyal medyada hayat buluyor. Günlük hayatta kullanılmak için değil de, makyajla sanat arasında gidip gelen görsellerle dolu hesaplar gittikçe artıyor. Geleneksel olarak eğlence hayatına kısılı kalmış drag3 sanatçıları da, hem mekân sınırlamalarına maruz kalmadan yarattıkları karakteri yaşatabilecekleri bir alana, hem de çok daha geniş bir seyirci kitlesine kavuşuyorlar.

Kendimin de dahil olduğu büyük beden giyinen kitle, ana akım moda yayınlarında bulamadıkları temsiliyeti, kendi sosyal medya hesapları üzerinden yaratmaya fırsat buluyor. Bu şekilde, hem var olan temsiliyete kavuşarak, hem de kendi görselleriyle bu temsiliyete katılarak, bir toplumsal kimliğin ifadesini inşa ediyor. Son yıllarda bu şekilde kendi görünürlüğünü sağlayan bu kitle, moda dünyasının kendisini görmezden gelmesini oldukça zorlaştırdı.

Sosyal medya ile modanın bir diğer ortak yönü ise, “yüzeysel” olarak tanımlanıp boş verilmeleri. Ancak bu konuları konuşmaya değer görmesek de, hiçbirimiz çıplak gezmiyoruz ve çoğumuz teknolojik cihazlarımızı yanımıza almadan bakkala dahi gitmiyoruz. Bunun sonucu olarak, ister giyimimiz ister sosyal medya üzerinden, kendimizi tanımlamaya ve ifade etmeye devam ediyor, ancak bunu üzerine düşünmeden yapmış oluyoruz. Belki de artık, bu değer hiyerarşisini bir kenara bırakıp, davranışlarımızı anlamlandırmaya çalışarak devam etmek daha verimli olur.

1. Performativite: İlk defa Judith Butler tarafından Cinsiyet Belası kitabında ortaya atılan bu terim; toplumsal cinsiyetin “olan” bir şeyden ziyade “yapılan” bir şey olduğu, yani bir performans özelliği taşıdığını anlatmak için kullanılmıştır. Daha sonra sosyal bilimler alanında popülarite kazanan terim, sadece toplumsal cinsiyet alanında değil, toplumsal kimliğin çeşitli yönlerinden bahsederken kullanılmaktadır.

2. J.K.Rowling’in Harry Potter serisinin son kitabı Harry Potter ve Ölüm Yadigarları kitabında, karakterlerden Albus Dumbledore’un Harry Potter’la sohbetinden alıntı.

3. Giyim, makyaj ve beden üzerinde yaratılan çeşitli illüzyonlar ile toplumsal cinsiyet rolleriyle oynayarak bir karakter yaratan performans sanatçısı.


{Fotoğraflar: Eda Çakmak}

Eda Çakmak, Instagram, moda, performatif, Snapchat, sosyal medya, toplumsal cinsiyet