Berlin Notları #4

0. Mektup

Manifold’da yazmaya başlamak, uzun zamandır içinde olmadığım bir ritmi tekrar hatırlattı bana. Gündemin ne kadar hızlı değiştiğini, her gün başka bir konunun çıktığını düşünsem de, bir aylık bir aralığın ne kadar yavaş olduğunu anlıyorum. İnternetin yarattığı hız illüzyonu, gerçek hayatta kendisine yer bulamıyormuş. Bu sefer bir değişiklik yapıp, en baştan beri düşündüğüm bir yazı formatıyla yazmak istiyorum. “Berlin Mektupları” olarak düşünmüştüm seriyi, ama kulağa “ulusa sesleniş” gibi geldiği için vazgeçtim. Bu yazıdan itibaren ise, her üç Berlin Notu’ndan sonra bir mektup yazmaya karar verdim.

1. Mektup gibi

Sevgili Cenk,

Sosyal medya çok hızlı, bu mektubu sana bir ay önce yazıyor olsaydım, muhabbete şöyle başlardım herhalde “Cenk, mesajını aldım…” Neyse ki, o günler çabuk geçti. Bugün artık kimin hangi tarafta olduğunu, sağ olsunlar, her gün daha iyi öğreniyoruz.

En son, sen Paris’teyken KONTRAAKT sebebiyle uzun uzun konuşmuş, başka memleketlerde de olsak —yine memleketi kurtarıp— meselenin ‘dünyayı kurtarmak’ olduğuna gelmiştik. Manifold’daki son yazını okurken Rize’yi, Rize’yi düşünürken de Berlin’i düşündüm. Yerel bellekleri keşfetmekten bahsetmişsin, yaratıcılık için esas olanın kişinin kendi yaratıcı konusunu ve yaratıcı ortamını bulmasıdır demişsin.

Berlin’in yaşayanına verdiği bir güven var; yaratıcı eylemlerin çeşitliliği, farklı olasılıkları ortaya dökmesi sanki herkese yaratıcı ortamını bulabileceği bir ortamı sunuyor. Bunu, son dönemlerin gözde eğlencesi ‘Berlin övmesine’ dönüştürmeden yapmak istiyorum ama, ne kadar mümkün olacak emin değilim. Kentin her yanında farklılıklara gösterilen tolerans, sokakların çeşitliliği, herkesin kendisine nefes alabileceği bir alan bulması belki bunları sağlayan. Bir de tabii, bunlarla beraber, “bak o iş olmaz” “bu tam bir delilik” “başımıza yeni icat çıkarma” gibi gündelik pratiklerin olmaması da sebeplerden biri.

Berlin bir kenara, konuya hızlıca girmek istiyorum: Konsol evin bir yaratıcılık potansiyeli taşıdığı doğru, hatta kuşkusuz deli işi bir girişim. Bu durumlarda benim aklıma takılan mimarlığın sınırları, tanımların darlığı. Bu konuyu pek çok kez konuştuk. Mekânsal, fiziksel üretimlerin hepsini mimarlık üzerinden okumak mümkün mü? Bu provokatif bir soru, ama fiziksel çevreyi yaratan, ona dahil olan her ögeyi mimarlığın bir parçası olarak okumayı tartışmak istiyorum.

Bunun iki yönü var; biri her şey mimarlıktır, diğeri hiçbir şey mimarlık değildir. Şüphesiz, her şey mimarlıktır demek çoğulcu bir durum, tüm farklılıkları kapsayan bir önerme. Hans Hollein’in 1966’da dile getirdiği polemiğin parçası, ama bir yandan da, her kapsayıcı tanım gibi korkutucu. Tam tersi ise, mimarlığı yok etme adına bir eylem olabilir, ki gelecek biraz da bunu göstermiyor mu? Bildiğimiz anlamda mimarlığın sonuna geliyoruz diyebilir miyiz? En azından, bildiğimiz anlamda mimarın artık sonu gelmedi mi? Yoksa o mimar, Zümrüdüanka kuşu gibi küllerinden yeniden mi doğuyor? Muğlaklığın olduğu yerde, her şeyi az bilenin kontrol gücü, ne yazık ki daha fazla oluyor.

Rize’deki ev, bana barınma ihtiyacını hatırlatıyor. İnsan nasıl yaşar? Sonuçta, senin dediğin, insanın içindeki yaratma gücü ile kendi yaşam alanını daima kurabileceği. Bunu yapma bilgisi içinde var. Ancak sorduğum soru burada tekrar kendini gösterir, bu yapma bilgisi mimarlığa dair midir? Yoksa mimarlık onun etrafında üretilen fikirlerden mi ibarettir?

Kolaj, Yelta Köm, Mayıs 2010

Bu tartışmayı biraz alevlendirmek için, —lisans hayatım boyunca kendisine takık olduğum— Corbusier’den bahsetmek istiyorum (takıntımın sebeplerini başka bir sohbette paylaşırım). Mesela, Le Corbusier “Çağdaş Kent” [Ville Contemporaine, 1922] önermesinde, çağdaş kentin nasıl olacağını bir ‘sorun’ çözercesine tasarlar. Bu yaklaşım, şehrin içinde yaşayan insanların hareketlerine, yapacaklarına değgin detaylı bir çalışma olarak karşımıza çıkar. Bu yönlendirmeler, bir yandan özgürleştirme söylemi içerir; insanların nasıl yaşayacaklarına tek bir merkezden karar vermek kolaydır. Modernist söylemin bu radikal çıkışları, kimi zaman bir demokrasi yanılsaması da yaratmaktadır. Modernite üzerinden bunu düşünmek, kamusal alanın temsil meselesini tekrar ele almayı gerektirir. Kamusalın temsili hayatidir, yeni kurulan yaşam hayalleri ortak alanlar üzerinden üretilir. Bu kamusal alan temsili, bir kopuş tanımlar ve mimarlığı kitle kültürünün ve gündelik yaşamın karşıtı bir yüksek sanat pratiği olarak resmeder. Tarafsız bir biçimde bakan öznenin erişebildiği, özerk olduğu ve kendi kendine gönderme yaptığı varsayılan bir nesnenin, yani sanat nesnesinin iç yaşamına odaklanır. Böylece modern mimarlığın kitle kültürüyle devamlı iç içe olduğunu gösteren tarihsel kanıtları göz ardı etmiş olur.1 Burada spekülasyonu arttırıp, “bu kitle kültürü acaba senin dediğin yaşadığımız coğrafyadan ve kültür alanından gelen ilham ile örtüşür mü?” diye sorabilirim. Sonunda, aslında her kültürel üretim içinde olduğu yerel koşullara ve içgüdülere bağlı ise, Bilal Atasoy’un yapısı ile sözgelimi Yona Friedman’ın “Mobile Architecture” manifestosunun kaynakları benzeşir diyebilir miyiz?

Ölçekleri farklı olsa da, Bilal Atasoy’un yapısının yerine Berlin’den bir mobil barınma örneğini Friedman’ın manifestosuna benzetebiliyorum. Yona Friedman’ın 1958 yılında yayımladığı manifestosu “Mobile Architecture”, yeni bir hareketlilik tanımı yapmaktaydı. Bu yöntem kent işgalcilerine yeni hareket alanları yaratıp, onları özgürleştirmekteydi. Friedman, kullanıcı ya da kentli kelimesi yerine occupant demeyi tercih etmekteydi. “Mobile Architecture”, alt yapının yönlendirdiği değil, occupant’ların yerleşimlerine göre düzenlenmekteydi. Alt yapının ne yönlendirdiği ne de yönlendirmediği “Mobile Architecture”, mobile society için bir öneriydi aynı zamanda. Friedman’ın mobile city’si, zemine en az alanda dokunuyordu, sökülebilir, hareket edebilir şekildeydi ve bireysel occupant’lar tarafından değişime açık olmalıydı. Aşağıda gördüğün resmi, birkaç ay önce bizim evin köşesinde her sabah işe gittiğim tramvay durağında çektim.

Wismarplatz, Berlin, Ocak 2017, 
fotoğraf: Yelta Köm

Berlin’deki işgalciler, kendisini zeminden bir alışveriş arabası ile koparmış, üzerindeki malzemeler adapte edilebilir şekilde seçilmiş olan bu barınağı üretmiş. Hem barınak hem de depo işlevi gören yerel bir üretim. Üstelik çok radikal bir öneri de değil, renk seçimleri ve kompozisyonu bayağı eski referanslar taşıyan bir barınak denemesi. Bir yandan da, ana elemanın bir market arabası olması bana bambaşka şeyler düşündürtüyor; toprağın yeni katmanlarıyla antroposen çağında, bir market arabasının mobil bir yaşamın ana elemanı olması postkapitalist bir dünya tasviri midir? Yoksa postapokaliptik bir gelecek mi?

Market arabalarından bir gelecek düşlüyorum. Aynı bugünün sosyal pratiklerinin çoğunun sıkıştığı nakliye paleti estetiği gibi bir gelecek… Dijitalleşen market deneyimleri ile gerekliliği ortadan kalkan market arabalarının, dahice geri dönüşüm fikirleri ile pavyonlara dönüşmesi, market arabalarından yapılan yerleştirmeler, üst üste gelmelerinin farklı kompozisyonlar oluşturmaları. Aslında fena fikir de değil sanki, ne dersin? Ömrü bitmeye yakın her objeyi, yapısal malzeme olarak kullanıp farklı bir kullanım yaratma çabası…

Mektubu bitirmeden şu her şey mimarlıktır konusuna tekrar gelmek istiyorum. Her şeyin mimarlık olduğu bir ortamda, mimarlığın herkese ulaşabilir olmasını da konuşmak gerekiyor. Bunu konuşmak, içinde, parçası olduğumuz tartışmaları açmak için gerekli. Tasarımın ve mimarlığın demokratikleşmesi, katılımcılığın ön plana çıkması gün geçtikçe daha görünür oluyor. Oysa ki halihazırda, siyasi bir araç olan katılım, mimarın yeni kurduğu dilde, —hani o küllerinden doğan Zümrüdüanka kuşu demiştim ya, ondan bahsediyorum— kolayca kendisinin radikal ve farklı olduğuna inandırabilir. Özellikle bir yerel yönetimin elindeki fiyakalı bir mimar, tasarımcı ile iki tane ne idiği belirsiz toplantı yapılıp bir meşrulaştırma cihazına dönüşebilir katılım meselesi. Markus Miessen’in dediği gibi, bunu bir çatışma ortamı olarak görmek ve bu çatışmanın potansiyellerini olabildiğince ortaya dökmek lazım. Yoksa, bir zamanlar nasıl gezegenin geleceği için çok değerli olan ‘sürdürebilirlik’in altını garip puanlama sistemleri ile boşaltmaya çalışanlar olduysa, projelere katılımcılık sertifikası vermek isteyenler çıkabilir.

Giancarlo De Carlo’yu hiç konuştuk mu hatırlamıyorum, ama mimarın karmaşık rolünü tarihsel perspektiften tartıştığı metninde2 dünyanın mimarlıksız olmayacağını, insanlık var olduğu sürece mekânsal organizasyona daima ihtiyaç olduğunu söylüyor. Mimarlığın mimarlara bırakılmayacak kadar önemli olduğunun da altını çiziyor ve bu durumda yeni yaklaşımların gerekliliğinden bahsediyor. Belki de tam bu noktada Rize’de konsol bir ev, Berlin’de mobil bir ev yardıma koşuyor. Giancarlo De Carlo 1970 tarihli “Architecture’s Public” metninde, kabaca söylemek gerekirse, tasarım süreçlerini ikiye ayırıyor; biri otoriter tasarım, diğeri ise katılımcı tasarım. Otoriter tasarım sürecinde projelere sanat yapıtı özelliği yüklendiğini ve eleştirelliğe açık olmadığını söylüyor. Katılımcı tasarım modelinde tanımladığı pratik ise, sürecin her evresinin bir tasarım evresi hâline gelmesi ve sürecin bir anlamda şeffaflaşması. De Carlo’nun ikinci önerisi müşterekleşen bir ortama dair öncü bir söylem olabilir belki de.

Lafı çok uzattım farkındayım, dünyanın sonu geliyor gibi bir yandan, umutsuzluğa kapılmamak lazım. De Carlo’nun ikinci önerisi gelecek için iyimser bir öngörü, ya da senin deyiminle hayal. Ait olduğumuz coğrafyaya dair o kadar az hayal kuruyoruz ki son zamanlarda, işte bir süre sonra hepsi bir laf salatasına dönüyor. Günün sonunda hayallerimizin kurbanı mı oluruz, bilmiyorum, ama bir yerden başlamak lazım, yoksa başkalarının hayallerinin kurbanı olmak var sonunda.

Sana bir sonraki mektubu ne zaman yazarım bilmiyorum, “Koltukçular Çıkmazı” ile veda ediyorum.

Kendine iyi bak,
Berlin’den sevgiler.

1. Beatriz Colomina, Privacy and Publicity: Modern Architecture as Mass Media, MIT Press, Cambridge, 1996, s. 9

2. Giancarlo De Carlo, “Architecture’s Public”, Arch+, vol. 211/212, Summer 2013, s. 88–96.

Berlin Notları, hareket, mimarlık, mobilite, Yelta Köm