Berlin Notları #3

Bellek

Berlin Notlarının iki seferdir, kısmen bellek notlarına döndüğünün farkındayım. Beynimin bir oyunu mu, yoksa şehrin unutmamak, unutturmamak üzerine kurulu olmasından mı kaynaklanıyor emin değilim. Ailemin içinde buraya son göçenlerden olduğum için, yarım kalmış bir belleği tamamlama çabası da var bunun içinde. Ama kişisel bir göç hikâyesi yerine, şehrin hatırlatma, hatırlama araçlarından bahsedeceğim.

Berlin

Bugünlerde yeni açılacak bir işletme için çalışıyorum. Bazı belge ihtiyaçları sonucunda, mekânın eski çizimleri ve binanın tarihini öğrenmek için işletme sahipleri belediyenin yapı arşivine gitti. Mekâna dair elimizdeki en güncel çizim 1954 tarihli olduğundan, mekânın daha önce başına ne gelmiş ne bitmiş olabilir, önceden burada ne varmış diye belgelere bakıldı. Bahsettiğim bina, Berlin’in göçmen nüfusunun yoğun olduğu bir bölgede sade bir apartman, özelliği olan bir yapı değil. Ama bunun bir önemi yok, çünkü şehrin belleğine dair her birimin kendine ait bir biricikliği (!) söz konusu. Berlin’in her yerinde karşılaşabileceğiniz bu yapının, şehrin arşivinde ilk yapıldığı 1900’lerin başından itibaren geçirdiği tüm değişimler belgelerde kayıtlı. Dükkânın hangi işlevlerde kullanıldığı, apartmanın kimler tarafından şikâyet edildiği, bir bowling salonundan bara, bir bardan döner dükkânına dönmesi gibi konuların hepsi belgelerde. Bununla beraber ülke tarihini de belgelerden okumak mümkün, 2. Dünya Savaşı, işgal dönemi; hepsinin peşine düşülebiliyor. Bir şehir için bu bilgiler ne ifade eder, bu kadar çok veri ne anlama gelir, bunları yorumlamak daha uzun bir yazının konusu belki. Ama bu hikâyeler, basitleştirmeye meyilli olduğumuz geçmişi ve kurmak istediğimiz nostaljiyi katman katman açıyor.

Berlin hatırlatan bir şehir, Stolperstein diye bilinen “Tökezleme Taşları” bunun en önemli örneklerinden biri. Sanatçı Gunter Demnig tarafından başlatılan proje, soykırım sırasında öldürülen Yahudilerin yaşadıkları yerlerin önünde ayağınıza takılması için yapılmış, üzerlerinde orada yaşayanların adı yazmakta. Sadece Almanya içinde değil, Avrupa’nın birçok yerinde soykırımda hayatını kaybetmiş Yahudileri anan bir yerleştirme. Bu tökezleme taşları, o kolektif hafızaya dair olanları sürekli hatırlatıyor. Berlin ve taşlardan bahsetmişken, Eisenman’ın “Katledilen Avrupalı Yahudiler Anıtı”nı da hatırlamak gerekiyor. Şehrin önemli yerlerinden birindeki anıt, anıt olma özelliğini yitirip bir hatırlama merasiminin parçası oluyor. Bunu yaparken sadece kentte yaşayanlara değil, doğrudan dışardan gelen turistlerin de bununla karşılaşmasını sağlıyor.

Hertha ve Alexander Adam için
“Tökezleme Taşları”,
Frankfurter Allee, Berlin,
fotoğraf: Gryffindor,
kaynak: Wikipedia Commons

Kuşkusuz ki, hatırlamak başlı başına cesur bir eylem. İstemediklerimizi silmeye, kötü anılarımızı unutmaya meyilli olan hafızamıza karşı bir başkaldırı neredeyse. Sadece güzel anıları hatırlamak bizi ilerletmekten çok, kendi inşa ettiğimiz ve inandığımız illüzyonlar içinde yaşatır. Bu yüzden nostalji ile yüzleşme birbirinden ayrılır. Berlin ne kadar yüzleşen bir şehir ise, İstanbul bir o kadar nostaljik bir şehirdir. İstanbul’un üzerine sürekli güzel hayaller kurulur, şehir geçmişin daima bugünden daha iyi olduğu inancı üzerinde ayakta durur.

İstanbul

İstanbul’da sahaflara uğradığımda gündelik yaşama dair dergileri seçmeye çalışırım. Özellikle 1920’lerden 1940’lı yılların sonuna kadar olanları keyifle okurum; yeni bir milletin, bir dönemin inşasını çok net bir şekilde görebilirsiniz. Bir yandan da gidebileceğimiz kapsamlı bir şehir arşivimiz olmadığından, geçtiğiniz sokaklar, yaşadığınız mahalleler hakkında bambaşka bilgilere ulaşma şansını yakalarsınız.

Onlardan birinin, Aydabir dergisinin, 1937 yılında çıkan 13. sayısında bir hikâye yer alıyor. Biraz eleştirili, biraz özlem dolu bir hikâye. Hikâyeyi anlatan, Boğaz’a nazır bir mezarlıkta oturuyor, bir yaşlı amca ile karşılaşıyor, yaşlı amca da anlatmaya başlıyor “İstanbul şöyle güzeldi, buralar bozuldu” mealinde konuşmalara. Resimlerde de görebileceğiniz eski İstanbul - yeni İstanbul karşılaştırmasını, 80 sene sonra bugün yine aynı mezarlıkta yine aynı hikâye ile anlatabilirsiniz, kimse de bunu yadırgamaz, çünkü buradaki kolektif hafıza hatırlamak istediğini siler.

Eski İstanbul, Yeni İstanbul”,
Aydabir, 1937, Yıl 2, Sayı: 13

Unutmanın Hafifliği

Hafızanın inkârı, bir yandan da değişime karşı bir direnç. Değişen şeyin bozulduğu, sözde ‘öz’ünün kaybolduğu düşünülür. Bir de işin içinde aşk var; öyle bir aşk ki, bu ateşe Akdenizlilik mi dersiniz, Ortadoğululuk mu, artık nasıl isterseniz. Ama şehre duyulan bu büyük tutku, onun eksiklerini görmeyi engeller. Şehirde yürünecek sokak kalmadığını da bilseniz, o tatlı Boğaz esintisi sizi hemen tavlar. Kesintisiz İstanbul romantizmi ve nostaljisi, yüzleşmeleri yok eder. Hayaller üzerinden kurulan kent, size kendinize ait bir ev, bir karış toprak vermez ama bir hayal kesinlikle verir. Bu hayaller şehri yaşatır, ama hayallere yapışmak, insanı onlara mahkûm edebilir. Şehrin üzerindeki paylaşılamayan iktidar meselesi asla son bulmaz, bu yüzden sürekli başka hikâyede fethedilir, ele geçirilir. Yüzleşme gerçekleşmez, şehrin sokaklarında yaşayanların isimleri unutulur, öğrenci sayıları düşen okullar yok olur, komşusunu unutur insan. Bunları hatırlamaz, hatırlamak istemez; çünkü hayaller zihinsel olarak fantastik zevk projeksiyonlarına dönüşür. Bu projeksiyonu Žižek’in seks hakkındaki Lacancı yanıtıyla açıklamayı seviyorum: Bu cinsel ilişkinin olmadığına dair olan tezdir, ‘gerçek’ cinsel eylemin yapısının özünde zaten fantazmik olduğu anlamına gelmektedir, yani kısaca başkasının ‘gerçek’ bedeni, yalnızca fantastik projeksiyonlarımızı desteklemeye hizmet eder. Şehrin fiziksel olarak bu projeksiyonda yeri yoktur, zaten zihnimizde yaşadığımız bir zevk anıdır. Bu fantastik zevk projeksiyonu sadece gündelik hayatta kendini göstermez, kültürel alanda da kendine yer bulur. Çok bilinen Yahya Kemal’in “Aziz İstanbul” şiiri, bu aşkın doruk noktalarından biridir:

Sana dün bir tepeden baktım aziz İstanbul!
Görmedim gezmediğim, sevmediğim hiç bir yer.
Ömrüm oldukça, gönül tahtıma keyfince kurul!
Sade bir semtini sevmek bile bir ömre değer.

Bu romantizm, bugün içinde yaşadığımız muhafazakâr ve neoliberal yönetimlerin tekrarladığı bir araca döner. Şehir ulaşılması gereken, uzaktan tercihen Çamlıca Tepesi’nden izlenen bir güzelliktir. Aşkın büyüklüğü, sadece bir semtin sevilmesinin ömre yetmesinden bellidir. Martin Stokes, Aşk Cumhuriyeti: Türk Popüler Müziğinde Kültürel Mahrem kitabında Yahya Kemal’in dizeleri için şöyle der:

“Burada bahsedilen (ister bir sevgiliyle ister bir eşle olsun) ilişki karı kocalığa, çekirdek aileye dairdir, sevgi dolu ve uzun solukludur; Tanzimat döneminde şekillenmeye başlayan ve cumhuriyetin ilk döneminde en azından İstanbul’daki orta sınıflarda yerleşen bir aile merkezli üreme ideolojisini olumlar."

Şehir üzerinden üretilen güncel politikada baskın olan aile metaforu, tüm bunları düşündükçe daha çok yerine oturuyor gibi. Bu aile metaforu nedir; yöneticinin kendisini baba figürü olarak görmesi ve halkının iyiliği için her şeyin en iyi bilmesini sağlayan geleneksel görüştür. Özellikle son yıllarda daha görünür olan, ama oldum olası kurulan aile merkezli politik söylem, sorgulamayı reddeder. Aile böyle bir şeydir çünkü, kendi yapısı bir geleneksellikle açıklanabilir, bir deyimle: Kol kırılır, yen içinde kalır. Akrabalık kurgusunu bir arada tutan, her an kırılmaya hazır söylenmeyen sözlerin birliktelik hâlidir çoğunlukla. Kimi zaman gerçek, kimi zaman yapay bu aile tavrının kutsanması baba figürünü aşkınlaştırır. Günümüz iktidarlarının, karar vericilerinin “Ben sizin babanızım” tavrı 90’lı yıllarda Barbaros Hayrettin’in söylediği versiyon kadar radikal bile olamıyor demek isterdim, ama bir bakıyorsunuz bir ülkede devlet başkanı eşini yardımcısı olarak atıyor. Aile sistemi devletleşiyor, devletin başkanı ile yardımcısı bir anda ülkenin anası babası oluyor. Bu yüzden arkadaşlar iyidir; ülke geleneksel aile yapısına benzemez, benzeyemez.

Geleceğin İzi

Toplumun hafızası inşa edilen bir fenomen: Eğer elinizde belgeler ya da kaldırımlarda tökezleyecek taşlarınız yoksa, babalarınızın hikâyesini de sadece onların anlattığı kadar bilirsiniz. Bu nedenle, baba figürü babalığını korumak için kendi tarihini inşa eder. Geçmişle karşılaşmaktan kaçar. Kolektif hafıza kalmaz, kolektif amnezi her şeyi unutturur. İstanbul’u överken kimse geçmiş acıları anmaz, öyle bir şuursuzluk hâline döner ki, bazen hikâyenin iki noktası arasında insanların nasıl yok olduğundan bile bahsedilmez.

Bugün ise, her yaptığımızın kayıt altına alındığını düşündükçe geleceğin çocuklarının hangi medya kanalından hangi yazılım aracılığı ile neyi izlediği gittikçe önem kazanacak. Belki de o yüzden, bir devlet mekanizmasını gereksinmeden, Berlin’deki herhangi bir bina gibi biricikliğimizi (!) koruyup, kendi arşivimizi inşa etmemiz gerekiyor. Geleceğe dair daha fazla düzenli malzeme bırakıp, bakma ihtimali olanlara araştırma şansı tanımak gerekiyor belki de. Bu kişisel veriler meselesi garip bir konu bir yandan, ama bu yazı ona yetmeyecek. Şunu düşünmek önemli ama: Bugün bazı mektuplar kamusal hâle gelip okunuyorsa, arşiv belgesi niteliği görüyorsa, biz öldükten sonra elektronik postalarımız ne zaman kamusallaşacak?

Bu dağınık, hatta belki karmaşık denilebilecek bağlantıların hepsine Berlin’in hatırlatma potansiyelinden geldik. Oysa bugün bir şehir hatırlatmasa da, telefonunuzdaki akıllı uygulama haber veriyor ya da üyesi olduğumuz sosyal medya servisi söylüyor “beş sene önceden şunu hatırlamak ister misin?” diye. Her şeyi hatırlamanın zihinsel yükü ortada, ama aşık olmadan da geçmişle barışmak, konuşmak mümkün. Yoksa sürekli yıkılan ya da kutsanan aşkın hikâyelerle hesaplaşamadığımız geçmiş peşimizden gelecek.

“— Ya bu yan?.. Emirgan.. Yeniköy.. Hele karşı taraf.. Anadolu kıyısı.. Oralarda öyle yalılar vardı ki.. Ta bilmem nerelerden gelen yabancılar tahta oymalarına, saatlerle bakar da doyamazlardı…
— Yarabbi.. Cennet gibi bir diyar ne çabuk yıkılıp gitti.”*

* “Eski İstanbul, Yeni İstanbul”, Aydabir, 1937, Yıl 2, Sayı: 13.

anı, arşiv, Berlin, Berlin Notları, gelecek, hafıza, İstanbul, nostalji, şehir, Yelta Köm