Berlin Notları #2

Mesafe

İnsan büyüdüğü yerden uzak olunca, kendi arşivinin peşine daha sık düşüyor sanırım. Ne zaman ne yapmışım, ne bırakmışım soruları kafamın içinde dolanıp duruyor. Geçenlerde internetten ne zaman haberdar olduğumu düşünmeye çalıştım, ama tek hatırladığım evde modemden gelen sesler. Defalarca tekrar bağlanmaya çalışan ‘süper’ internet sağlayıcısının bağlantı sesi. Aralık olarak hatırlasam da, internete ilk tanık olduğum an tamamen çıkmış aklımdan, bulamıyorum.

Merhaba internet!

İnternetin dehlizlerinde tanımadığımız kişilerle sohbet etme dürtüsü, internette bir iz bırakmaya dair olan aşırı istek, biz erken internet çocuklarının hayallerini süslüyordu. O zamanın ruhuna o kadar çok girmiştik ki, ortaokul boyunca dört arkadaş kendi aramızda “Çat” adında bir defter tutup, mIRC nick’lerimizle defterler üzerinden dersler boyunca sohbet ediyorduk.

“Çat”tan ayrıntılar

Gün boyunca defter sıralar arasında gidip geliyor, chat kanalımızı oluşturuyordu. Bu özel sohbet kanalımıza dışarıdan birilerinin girmesi de zordu, defterlerin bir kısmı okuduğumuz lisenin disiplin kurulunda, arşivde çoktan imha edilmiş durumda olabilir. Bizde kalanlar ise, ergenliğin sancılı metinlerine bir örnek olarak tarihte yerini alacak.

İnternet üzerindeki ilk yayınımı Homestead üzerinden bir web sitesi açarak yapmıştım, bu web sitesine bugün ulaşamıyorum. Yahoo’nun çok yaygın GeoCities’ine benzeyen bir altyapısı vardı.

Homestead logosu,
6 Aralık 1998

Tasarıma dair bildiğim tek şey, yanında oturduğum grafikerlerin ekranını izlemekten ibaretti. 12 yaşında bir çocuk olarak, şablonları değiştirip, kendi yayınımı hazırlıyordum. İçinde biraz Blind Guardian bilgisi, geri kalanını ulaşabildiğim kaynaklardan kopyalayıp yapıştırıyordum, bazı yazıları dergilerden ekrana yazdığımı da hatırlıyorum. Ne yazık ki, bugün bu yayının bir ekran görüntüsü yok elimde, bir kısmını evde bir kısmını internet kafelerde büyük heyecanla yaptığım bu web sitesi de bir kayıp.

ICQ var mı?

2003 yılında benim ve arkadaşlarımın hayatına Blogdrive girdi, yoğun bir şekilde kendimizi ifade etme isteği bu blog kanalında yolunu bulmuştu. Yazıyorduk, deniyorduk, başka yazarlarla kendimizi karşılaştırıyor, hayali aşklarımıza sözler diziyorduk.

Şüphesiz kişisel bir gösteri alanı, o günün sosyal medyası bu bloglarda kendilerini buluyordu. Bazıları blog yazılarından çok tweet gibiydi, kimisi ise bir Instagram fotoğrafı gibi. Blogdrive’ın tasarım ve özelleştirme imkânları çok fazla değildi, daha çok her yazının içinde grafik bir düzenleme yapmaya çalışırdım, stock sitelerinden bulduğum fotoğrafları oynayıp koyardım.

Daha önce Medium’da biraz yazmıştım bu macerayı, yine orada yazdıklarımdan alıntıyla devam edeceğim; blog mevzusunda en yakın yoldaşım Batuhan’dı. Kimi zaman kendimizi bir Cemal Süreya, bir Turgut Uyar gibi İkinci Yeni, kimi zaman Selim Işık ile Turgut Özben sanıyorduk; bir yandan da Bukowski seanslarına girip hayatın anlamını çözdüğümüzü düşünüyorduk. O günlerden aklımda net kalan anıların çoğu, Üsküdar’ın karlı kışlarında evde hapis kalmamız sonucu hiç bitmeyecek gibi geçen günlerdi. Bu sırada Batuhan, Loreena McKennitt’e bir mektup yazmış, biz “Shine On You Crazy Diamond”u keşfetmenin dayanılmaz hafifliği ile kendimizi ortamların en cool insanları zannediyorduk. Kafamız güzeldi kısacası.

Bu anların hepsi, yeni öğrendiğimiz teknoloji ile kurduğumuz melez bir ilişkiydi. Ailelerimiz çocuğumuzun web sitesi var diye gurur duyabilir, biz ise iki siteye girip kendimizi internetin hükümdarı hissedebilirdik, öyle bir yeni öğrenme çölüydü. Lise boyunca diğer arkadaşlarımızla beraber, kişisel bloglarımız bütününde kolektif bir günlük tutma gibiydi. Bu yazı vesilesi ile ilk yazdıklarımı buldum, tarih 30 Ağustos 2003:

sıkıntı...
saat 11:20 bir haftadır ilk defa bu kadar gec uyaniyorum ah bu dershane ah, motive olmam lazim, calismam lazim biraz, dun gosteri de bitti, hem de cok guzel oldu..

yaz bakalım
tamamen meraktan dolayi oldu bu is bakalim nasil bir seymis ogrenecez?

bu is zor be yonca...
bu is zor cidden... öss yi ne kadar takmasa da insan, ne kadar rahat olmaya calissada alttan alttan vuruyor acikcasi... birde sprachdiplom var onun ne kadar sıktıgını anlatamıyacam bile... off.. off... bugun cumartesi bisiler yapmak lazim..

Blog meselesi ‘ciddi’ bir uğraşa dönünce, basılı olarak yayınlamak istedik. O günlerde Kadıköy’de 6:45 DÜKKAN’ın da motivasyonu ile bir fanzin bile çıkarmaya başlamıştık, adı benzin’di. Benzin fanzin bir ya da iki sayı çıktı, tanesini 50 kuruşa satıyorduk. Şurada iki kapağı var, bir sayısının da orijinali hâlâ elimde. O senelerde, hem görsel iletişim tasarımı okuma merakım, hem de bilgisayar ile haşir neşir olma durumumdan Photoshop fırçalarını keşfetmiştim, ayrıca bilgisayar oyunu dergisi Gameshow ve Zebani’yi bilenler etkisini kapaklarda görecektir.

Benzin kapakları, 2005
(Yelta Köm arşivi)

Bilmemenin, yeni öğrenmiş olmanın verdiği bu cüretkârlık üretim hızımızı gün geçtikçe artırıyordu; fanzin için bloglar, imajlar üzerine şiirler, notlar. Bugün bu notların büyük bir çoğunluğu, dönüp bakınca bir garip hissedilen çocukluk videoları, fotoğrafları gibi.

Bugüne kadar açıp kapattığım blog sayısı herhalde ondan fazladır, değişimlerin sebebi kimi zaman tasarım, kimi zaman yeni bir isim ihtiyacı ya da popüler yeni bir servisi denemek istemek. Kısacası olay defteri yenilemek. Bu yazı için eski bloglarıma bakarken, tamamen unuttuğum bloglarım olduğunu da gördüm.

Mimarım, tasarımcıyım, bloggerım

Blogdrive’da geçen lise yılları sonrasında, Blogspot yeni mecra olarak ortaya çıktı; en uzun süre tutunduğum blog mecrası da o olabilir. Nosyopsis blogunu uzun yıllar onun üzerinde tutum, bu sırada üniversite çevresinde blog açmak, blog yazmak iyice popülerleşmeye başlamıştı. Bir yandan da blogun kolayca bir web sitesi kurma şansı verdiği fark edildi, kişiler için gruplar için iletişim platformu oluyorlardı. XXI dergisi, tasarım, mimarlık alanlarındaki blogların listelendiği Blog Yuvası adında bir site yapmıştı. 2009 yılında Blog Yuvası’na şöyle demişim:

“—Blog açarkenki kriterlerin neler?
Bugüne kadar birçok blog maceram oldu (:. Sanırım blog açarken önemli olan yayıncılık disiplinine biraz sahip olmak, o düzeni, devamlılığı sağlamak. Birçok ölü blog var, yeni postlarını bekleyen.”

Bu aç-kapa blog sistemini, bir de şahane bir şekilde ‘yayıncılık disiplini’ne bağlamışım; cüretkâr bir durum halen söz konusu burada. Bugün Blogspot üzerinde on dört adet kimisi canlı, kimisi bitkisel hayatta bloğa sahibim, hangi disiplinle ne düzeni büyük bir soru işareti. Bunlara bir o kadar da Tumblr üzerindeki blogları eklemek gerek. Tumblr başlı başına ayrı bir yazı konusu olmalı, bu ayın üçüncü pazarına bu kadar kişisel blog hikâyesi yetebilir. Başka bir yazıda Tumblr ve kontrolsüz imge üretimi ve çöplüğü üzerine konuşmak gerekecek, bloglar için söylenecek daha çok söz var.

Berlin Notları, blog, dijital kültür, fanzin, internet, Yelta Köm