Fotoğraf: Yerçekim;
ATÖLYE izniyle
Beraber Yap:
Maker Kültürü
ve Türkiye

Estetik ve teknik kurgular ile yakın çalışan birisi olarak, kültürel analiz bana hep korkutucu gelmiştir. Nüansları atlamadan ve basitleştirmeden, kolektif insan davranışına dair gerçeğe yakın bir resmi aktarmak zor gelir. Noktasal anekdotlar ise ortak paydaları oluşturmadıkları sürece yetersiz kalırlar. Öte yandan, daha çok uygulamalı konuların öne çıktığı bu tip bir yayında, “Neredeydik, ne olduk?” sorularını sormak, maker hareketinin tüm dünyada gençlik yıllarını yaşadığı bir dönemde anlamlı gözüküyor.

‘Yapmak,’ ’üretmek’ ve ‘zanaatkâr olmak’ çok daha uzun bir tarihsel geçmişe dayansa da, ‘maker’ kelimesi modern Amerika’da doğmuş bir altkültürü tanımlamak için kullanılıyor. Bu altkültürü oluşturan faktörler iyi haritalanmalıdır ki, benzer uluslararası yapılanmaların hedefleri ve geleceği netleştirilebilsin.

Bu çerçevede, ülkemizde maker hareketinin geleceği de, bu topraklardaki egemen kültürün etkenleri gözetilerek, tekil üretimden çok, ortaklaşa üretim üzerinden kurgulanabilir. Kişisel ve karşılıklı güvenin yeşertildiği bir kurguda, belki de Amerika’da hayal bile edilemeyecek özgün projeler geliştirilebilir. Ancak bunun için, önce dışarıyı, sonra kendimizi iyi özümsememiz gerekiyor. Umarım bu yazı da, bu yolculuğun bir parçası olabilir.

Amerika

Amerika’da maker hareketinin oluşması, dört farklı etkene bağlanabilir: şehir planlama, emeğin değeri, bireysel toplum ve deneysellik kültürü. Mekânsal faktörlerden ekonomik ve kültürel faktörlere yayılan bu etkenler, aslında maker hareketinin günümüzdeki noktaya nasıl geldiğini açıklıyor.

Şehir Planlama
Geniş alanlara yayılan Amerika’da, Eisenhower tarafından 1956’da Interstate projesi olarak başlayan otoyol ağı, ardından hızlıca bu sistemle entegre çalışan ‘suburb’ kentsel gelişim modelini getirdi. Şehir dışında, yarı kırsal alanlardaki geniş evlerde yaşayan aileler, kamu hizmetlerine biraz daha uzak bir kurgunun parçası oldular. Bu sistemin tamamlayıcı ayrılmaz parçası olarak arabalar, her hanenin içindeki garajlarda ‘ayrı bir ev’ olarak konumlandılar. Sonuç olarak araba, tüm ailenin dış dünya ile ilişkisinde vazgeçilmez bir yere sahipti ve ayrı bir kapalı alana ihtiyacı vardı. Hizmetlerden uzak olma durumu, bu geniş garajların ikincil yan fonksiyonlar edinmesini sağladı. Bunlar arasında marangozluk, tesisatçılık, elektrikçilik, bahçıvanlık gibi mesleklerin kullandığı aletlerin burada depolanması ve evin bireyleri tarafından kullanılması vardı. Uzak mesafede oturan ve evlerinde bu ikincil alana sahip aileler gittikçe daha fazla ‘do it yourself’ veya ‘kendin yap’ akımının doğal öncüleri oldular. Böylece Amerika’da büyüyen birkaç nesil ‘eli alet tutar’ şekilde yetiştirildi. Hatta aynı garajlar, internet devrimi ile ‘atomlardan bitlere sıçrayıp’, hobi amaçlı projelerin girişimlere dönüşmesine vesile olan esnek alanları oluşturdular.

Emeğin Değeri
Amerika’da el emeğine dayalı işleri başkasına yaptırmanın maliyeti orta sınıf bir aile için hep yüksekti. Dolayısıyla, saatlik ücreti 100 dolara yaklaşan tesisatçıdan ve elektrikçiden başlayarak, çoğu fiziksel emek ve uzmanlık gerektiren işler, insanların kendi kendini geliştirerek ve yetkinleştirerek çözdüğü alanlara dönüştü. 'Do it yourself’ [kendin yap] kültürünün altında dolayısıyla sadece şehirlerarası mesafelerin uzun olması veya romantik bir kendini gerçekleştirme ideali değil, aynı zamanda ekonomik sebepler yatmaktaydı.

Deneysellik
Günümüzün Amerika’sı, büyük bir kolektif deney olarak başladı. Göçmenler ile dönüşen bu kıtanın kültürel DNA’sında, yenilik ve risk almak vardı. Amerika’da herkes yaparak, deneyerek öğrendi, gelişti ve toplumda bir yer edindi. Feodal düzenin geleneklerinden çok, meritocracy [liyakat] üzerinden ekonomik temeller oturdu. Bu sistem hata yapmaya pay veren, toleranslı ve kendini hızlı dönüştüren bir yapı olarak, ezber bozmayı ve ısrarlı şekilde denemeyi hep ön plana çıkardı. Günümüz dünyasında, politik olarak agnostik ve tarafsız bir terim olan ‘inovasyon’un kökeninin yine bu topraklar olması bu durumda pek de şaşırtıcı değil.

Bireysel Toplum
Amerikan toplumunun bireyciliği, tartışmasız çok önemli bir kültürel faktörü oluşturuyor. Bu durumun geçmişi yine ekonomik sebepler ile açıklanabilir. Sabah 9 ile akşam 6 arasında çalışan ve boş zamanı olan beyaz yakalı, kaynakları üretmek yerine satın alarak kendine daha fazla zaman ayırabildi. Aynı zamanda yalnızlaşan birey, kendi kendini oyalayacak ikincil destek mekanizmaları yarattı. Bunun yanında tüketimi körüklemek adına, ‘her bireyin birbirinden tamamen farklı olduğu’ miti pazarlama dehaları tarafından yayıldı. Böylece ‘kendini gerçekleştirmek’ gittikçe önem kazandı. Bu çerçevede internet devrimi ile gelen paylaşma kültürü, ‘kendin yap’ grupları için bir devrim niteliğindeydi. Nispeten küçük ölçekli gruplar büyük bir sibernetik ağın parçası oldular. Aldıkları geri bildirimler, kişisel değeri direkt olarak besleyen kaynaklar hâline geldiler.

Anadolu’nun Egemen Kültürü

Türkiye’nin tarihi ve coğrafyasına bakınca, tek bir değişmez kültürden bahsetmek tabii ki imkânsız. Anadolu medeniyetleri, şüphesiz birçok uç vakayı ve durumu barındırmakta. Ancak bir yandan da, bu topraklarda özellikle son otuz senede oturmuş ana akım sosyal yaklaşımlar ve etkenler üzerine fikir yürütmek mümkün. Aşağıda detaylandırılan, ‘egemen kültür’e dair gözlemler de, istisnaların olduğunu kabullenerek okunup tartışılırsa daha anlamlı olacaktır.

Bu topraklardaki egemen kültüre baktığımızda, Amerika’ya göre farklı bir tarihsel gerçeklik ile karşı karşıyayız. Mekânsal anlamda kırsal ve kentsel arasındaki bir alanın yokluğu, ekonomik anlamda emeğin ucuzluğu, sosyokültürel anlamda daha geleneksel ve kolektivist bir toplum yapısı, Amerika ile tezat bir alt metnin parçalarını oluşturuyor.

Kırsal ve Kentsel Arasında Bir Ara Alanın Yokluğu
Köy ve şehir arasında kalan ‘suburb’ modeli ülkemizin kentleşme tarihinde, farklı sebeplerden dolayı yer edinmedi. Elli sene önce çoğunluğu tarıma dayalı bir toplumdan, hızlıca şehirleşen ve dar alanlarda parazit sistemiyle büyüyen gecekondular ve bunlara karşıt olan yine sıkışık apartman blokları, orta sınıfa Amerika’ya nazaran çok farklı bir hayat getirdi. Şehirlerin sıkışıklığı, fiziksel anlamda aynı ‘garaj’lara hiçbir zaman mahal vermedi. Bu tip yapılar her zaman üst orta sınıf ve üst sınıfa has, tek amaçlı araba alanları olarak kullanıldı. Mesafe ve alan açısından kompakt kurulan hayatlarda, ‘kendin yap’ kültürünün gerektirdiği alet edevatı evde tutmak anlamlı bir gereksinim olmadı. Kırsal kesimde ise, mecburiyetten doğan bir ‘yapma’ yaklaşımı hep vardı, ancak burada bireysel bir çabadan çok, ‘imece’ olarak tanımlanmış bir bir arada yapma yaklaşımı öne çıkmaktaydı. Kaynak kısıtlılığı ve gereken becerilerin çokluğu, bu küçük toplulukların, yapmaya ve üretime Amerika’dan çok farklı bakmasına neden oldu. Bir yandan da, bu kültürün bire bir şekilde kente adapte edilmesi olanaksızdı, ‘hemşeri’ dışındakine güvensizlik, imece kültürünün kentte ölmesine sebep oldu.

Ucuz Emek
Amerika ile karşılaştırıldığında emek gerektiren işleri başkasına yaptırmak kentleşme oranının yüksek olduğu ülkemizde, özellikle 12 Eylül sonrası serbest piyasa ekonomisi sebebiyle daha kolay ve ucuz oldu. Toplumun ekonomik geçmişinden kaynaklanan bu durum dile de kendini yansıtırken, ‘çırak olmak’, özellikle 1980 sonrası apayrı bir sınıfın mesleki yolu olarak algılandı. Dolayısıyla emek, hem ekonomik, hem de algısal olarak ucuzladı. Çoğu işi yapmak yerine yaptırmak daha ekonomik oldu.

Deneysellikten Uzaklık
Ataerkil kökler, hiyerarşik yapı, merkeziyetçi yönetim, din-asker-halk üçgeninde oluşan toplumsal mitler, bu topraklardaki ana akım kültürü daha muhafazakâr kıldı denebilir. Geçmişi sorgulamak ve değiştirmeye direnç, ana akım kültürünün ana yapıtaşlarından biri oldu. Devlet eliyle yaratılmış bir burjuvazi, destek ve rıza bekleyen bir girişimci kültürünün yolunu açtı. Bu da, grassroots veya köklerinden doğan bir harekete ne yazık ki daha az izin verdi. Anne babanın şiddetli iletişim içeren “lafımdan çıkma” öğütleri, öğretmen azarları, çok şıklı ve ucu kapalı sorular, bizi deneylerden, sorgulardan nispeten uzaklaştırdı. Bu da tabii ki maker kültürünün önünü kapayan bir etken olarak karşımıza çıktı ve de kültürün özünde olan proaktif ve deneyci yapının istisnalar ile sınırlı kalmasını sağladı.

Kolektivizm
Akrabalar, arkadaş ilişkileri ve genel ‘bir arada’ bulunmanın dayanılmaz ağırlığı, bu topraklardaki egemen kültürde hobilere ve bireysel gelişim yolculuklarına daha az alan bıraktı. Toplumdaki bu yapı, belki de bu yazıda en zor irdelenecek kısmı oluştururken, bir yandan da, kültürün özüne dair birçok önerme içeriyor. Egemen kültürde bağımsız şekilde bir noktaya gelme durumu, kutlanmaktan çok ‘çıkıntı olmak’, ‘icat çıkartmak’, ‘eski köye yeni adet getirmek’ gibi kavramlar üzerinden konumlandırıldı. Dolayısıyla Amerika’daki ‘kendini gerçekleştirmek’ten çok, ‘toplum içinde bir yere sahip olmak’ hep daha önemli oldu. Bu çerçevede birey, Amerika’daki gibi sosyal objeler üzerinden ortak payda arayıp bulmaktansa, var olduğu toplumun içinde bir aktör olarak yer aldı.

Fotoğraflar: ATÖLYE izniyle

Dönüştür [Transpose] & Birlikte Yap [Do It Together]

Matematikte transpose bir matriks fonksiyonu alıp başka bir topolojiye uyarlamak için kullanılır. Burada da aslında maker kültürünü ‘kes-yapıştır’ yöntemi ile uyarlamaktan çok, maker kültürünü dönüştürme gereksiniminden bahsedebiliriz. Zira uyarlamak, çok fazla benzer öğenin gözetilmesini gerektirir. Halbuki burada işin özünü alıp, bambaşka bir paradigmanın içinde yeniden konumlandırmak gerekiyor.

Bu süreçte maker kültürünün özünü oluşturan değerleri anlamak, en az onu yaratan coğrafi, ekonomik ve kültürel faktörleri anlamak kadar önem taşıyor. Burada üç farklı eksenden bahsedilebilir:

Üreticilik
Maker kültürü, bireyin tüketicilikten üreticiliğe geçtiği, endüstriyel devrimin boyut değiştirdiği döneme ait bir fikir. Dolayısıyla bireyi üretime iten sebepler, yerel olarak keşfedilmeli ve desteklenmelidir.

Özgüllük
Maker kültürü yerellik ve özgüllük özerine kurulmuştur. En iyi problemin bireyin kendi problemi olduğunu vurgular. Dolayısıyla en iyi müşteri de bireyin kendisidir. Dünyada artık 100 adet 1 milyon kişilik pazar değil, 1 milyon adet 100 kişilik pazar vardır. Nasıl olsa internet tüm sistemi tedarik edip akışı kolaylaştırmaktadır.

(Öz)güven
Maker kültürü, hata yapmayı, paylaşımı ve işbirliğini önemser. Bireyin toplumsal güvenini ve özgüvenini yükseltme amacıyla yapılacak her çalışma, bu kültürün dönüştürülmesine yardımcı olur.

Bu değerleri Türkiye kültürü bağlamında inceleyince, aslında kısıttan çok fırsat görmek mümkün:

– Üreticiliği tetiklemek amacıyla, sosyal medya ve etkinlikler üzerinden üretim yüceltilerek, bu altkültürün gittikçe daha fazla insana dokunması sağlanabilir. AVM ve kafeler ile doldurulmuş kentlerde, yeni üretim odaklı nefes alma alanları yaratılabilir. Bu alanların zamanla dolacağını öngörmek mümkün, zira üretim, filozof Richard Sennett’in de dediği gibi çok temel bir ‘ben yaparak var oluyorum’ duygusunu körüklüyor.

– Özgüllük doğru problem tanımı ile çözülebilir. Bu toprakların problemleri çok daha ilginç temel konuları ele aldığı için (eğitim, sağlık, ulaşım, iletişim), olağanüstü ilginç projelerin çıkmasına da vesile olabilir. Bu projeler aynı zamanda benzer durumdaki Endonezya, Brezilya, Meksika, Güney Afrika gibi ülkelerde de, Amerika’nın bulamadığı yansımaları bulabilir.

– Esas değiştirici güç olarak, güven ve özgüveni aşılayacak mekânlar tasarlanabilir. Sonuçta, yaşadığımız toplumsal çıkmaz, hem kolektif yapı içerisinde bir arada üretme ve var olma arayışımız, hem de birbirimize güvenemeyen bir toplum olduğumuz için bir arada çalışamayışımız olarak tanımlanabilir. Bu, o kadar temel bir durumdur ki, makro değil ancak mikro ölçekte müdahaleler ile dönüştürülebilir. Bu müdahaleler, hem geçici hem de kalıcı mekânlardan oluşabilir: 

Geçici mekânlar: Maker Fair gibi senelik etkinlikler, toplulukları tanımlayıp bir araya getirdiği için yüksek önem taşımaktadırlar. Dikkati toplamanın zor olduğu bir zamanda, kısa sürede hızlıca gerçekleşen çalışmalar, tüm katılımcıları motive edecek, ve bir arada çalışma kültürünü destekleyecektir. Maliyetin tanımlı sürelerle kalması, her açıdan riski azaltacaktır. Çıktı olarak, bireyin hem ‘kendi kendine yapabilmesi’ hem de aldığı geribildirimler özgüven aşılayacaktır. Bir yandan da, maddi çıkarlardan uzak bir yapıda grup çalışması sonucu çıkan eserler karşılıklı güveni körükleyecektir. Hedef, bu tip organizasyonları mümkün olduğunca geniş bir coğrafyaya yaymak ve sıklaştırmak olmalıdır.

Kalıcı mekânlar: Bu alanda da, farklı ölçekte, farklı uzmanlık alanlarına hizmet eden makerlab’ler, makerspace’ler, fab lab’ler, hackerspace’ler ve ortak çalışma alanları, daha küçük toplulukların niteliksel anlamda özgüvenini ve güvenini artırmasına vesile olacaklardır. Bu mekânların hepsinin kültüründe nüanslar bulunsa bile, maker kültürünün yerelleştirilmesine ciddi katkıda bulundukları açıktır. Haftalık geribildirim toplantıları, beyin fırtınası seansları, prototiplerin sunulduğu demo day’ler, birkaç günlük hackathon’lar gibi tüm etkinlikler, bu kalıcı mekânların daha büyük kitleler ile buluşmasını ve başka türevlerinin de gittikçe yayılmasını destekleyebilir. Bu tip bir nitelikli paylaşım, Türkiye’deki maker hareketinin özünü oluşturabilir.

Tüm bu konular değerlendirildiğinde, kolektivist toplum içinde, tüketerek var olan kitleleri, Anadolu’da var olan yapma kültürüne yaklaştırıp, yerel ve ‘gerçek’ problemlere odaklanarak, başka türlü bir üretimi körükleyebiliriz. Bunun için ise, maker hareketini buraya bire bir ‘getirmeye’ çalışmaktan çok, dönüştürmeye çalışmalıyız.

Belki de Türkiye’nin fikri, ‘kendin yap’ [do it yourself veya DIY] olmayacaktır, ‘beraber yap’ [do it together veya DIT] olacaktır. Hatta, belki bu yeni nesil bir kentsel imece kültürü olarak da tanımlanabilir.

Bu şekilde dönüştürülmüş bir maker hareketi biz ve bize benzeyen kolektivist toplumların katalizörü neden olmasın?


{Metne katkılarından dolayı Aylin Durmaz’a ve Dr. Karabekir Akkoyunlu’ya teşekkürler.}

ABD, Anadolu, birlikte yap, do it together (DIT), do it yourself (DIY), Engin Ayaz, kendin yap, maker hareketi, maker kültürü, özgüllük, özgüven, üreticilik