Bekâr Odaları ve
Meyhaneler Üzerine

1.

Bekâr Odaları ve Meyhaneler, Manifold yazarlarından Işıl Çokuğraş’ın kitabının adı. Çokuğraş’ın YTÜ Mimarlık Tarihi ve Kuramı Lisansüstü Programı’nda, Uğur Tanyeli danışmanlığında tamamladığı doktora tezi Bekâr Odaları ve Meyhaneler: Osmanlı İstanbulu’nda Marjinalite ve Mekân (1789–1839) tam başlığı ile İstanbul Araştırmaları Enstitüsü tarafından yayımlandı. Bir kentin, çokluk olarak gündelik hayatlarının ve aktörlerinin mekânsal organizasyonunun —bir anlamda kentin toplumsal formasyonunun— betimlenebilmesi kuşkusuz önemli. Üstelik, kent nicel olarak ‘irileşerek’ bir metropole dönüştükçe söz konusu mekânsal organizasyon da nitel farklılıklara ve dönüşümlere gebe, hayati bir önem kazanıyor. Mekânsal organizasyonun anlaşılabilmesi ise, kentsel coğrafyanın betimlenebilmesine, belki daha iyi bir ifadeyle bir kentsel peyzaj imgesinin/anlatısının üretilebilmesine bağlı. Çeşitli tarihsel aralıklardaki kentsel peyzaj imgeleri, kentin toplumsal formasyonun dönüşümünün sekansları olarak görülebilir. Sözü edilen kentsel peyzaj İstanbul olduğunda, iki tür yoksunlukla karşılaşılıyor. Bunlardan ilki, kentin dönüşümünün sekanslarını verecek imgelerin/anlatıların basitçe azlığı ve özellikle aynı tarihsel sekansa ilişkin farklı imgelerin/anlatıların neredeyse hiç olmaması. İkincisi ise, bir tür perspektif sorunu: Var olan imgeler/anlatılar çok büyük oranda, ya anıtsal kahramanlık hikâyeleri ya da pembe panjurlu nostaljik hikâyeler. Karşısında izleyicinin nutkunun ve aklının tutulduğu büyük prodüksiyonlar; gösteriler. Oysa, İtalyan sinemasının neorealizmine benzer bir imge/anlatı üretimine ihtiyaç var: Sıradan insanların kendilerini oynadığı ya da büyük yıldızların onları büyük yıldız yapan stereotipik rollerinin dışına itildiği, sıradan insanların bugünden yarına hayatlarını sürdürmelerinden başka bir kahramanlık içermeyen gündelik hayatlarına ve bu hayatların peyzajına ilişkin bir imgeye.

Işıl Çokuğraş,
Bekâr Odaları ve Meyhaneler:
Osmanlı İstanbulu’nda Marjinalite
ve Mekân (1789–1839),
İstanbul Araştırmaları Enstitüsü Yayınları, 2016, İstanbul (fotoğraf: Manifold)

Kabaca 19. yüzyıl dönümü İstanbul’una odaklanan Çokuğraş’ın kitabı, yukarıda değinilen yoksunlukları aşmak adına, İtalyan neorealistlerine yaraşır önemli bir katkı. Kitap hem kentsel peyzaja ilişkin imge üretmeye yarayacak birincil kaynakların varsayılandan çok daha fazla olduğuna dikkat çekiyor ve hatırı sayılır malzeme biriktiriyor, hem de bir perspektif kayması gerçekleştiriyor. Ve bütün iyi metinler gibi okuru tartışmaya, metni yeniden yazmaya kışkırtıyor. Bu metin istenirse, yazarının Işıl Çokuğraş’ın tez jüri üyesi olsaydı, yazabileceği rapor olarak da okunabilir.

2.

Kitap üç kavramsal eksen etrafında gelişiyor: bekâr odaları, meyhaneler ve marjinalite. Bekâr odaları İstanbul barınma kültürünün karanlık bölgelerinden biri. Meyhaneler, en azından 1789–1839 arası için, varlıkları bilinen ama hakkında pek konuşulmayan ‘gayrimüslim’ konulardan. Marjinalite ise, bu iki mekânsallığı birbirleriyle, burada uzun tartışılamayacak karmaşıklıkta ilişkilendiren kavram. Kavramın, en genel ve soyut hâliyle, birbiriyle çelişebilen ikili bir anlam dünyası var. İlki, bir ikili karşıtlık içinde egemen kavram merkez tarafından ötekileştirilerek güçten uzaklaştırılan kenar. Bu kavramın hayli pasif bir kullanımı. Oysa, kendiliğinden normdan sapan, dolayısıyla aktif güç sahibi anlamında da kullanılabiliyor.

3.

Bekâr basitçe evli olmayan demek. Bekâr odalarının sakinleri göz önüne alındığında, kelimenin söz konusu lafzi tanımı büyük oranda doğru; ne var ki, sadece büyük oranda. Çokuğraş’ın gösterdiği gibi, İstanbul’da sayısı az da olsa evli, hatta baba oğul bir arada kalan ‘bekâr’lar da var: Sözgelimi çalışmak için ya da başka bir nedenle İstanbul dışından kente gelenler. Aslında ekonomik koşulların zorlaması ile ortaya çıkmış kimi başka ara formların ipuçlarını da aramak gerekiyor bu peyzajda. Sözgelimi, evli ama bir evin giderlerini karşılayamadığı için karısını anne baba evinde bırakan ve bekâr odasında kalarak iş arayan, düşük gelirli geçici işlerde çalışan bekârlar. Tam tersi de olası kuşkusuz: Üst tabakadan varlıklı bir İstanbullunun konağına ‘kapılanmış’ birisi —taşralı, İstanbullu, evli olmayan ya da evli; hiç fark etmiyor— ‘bekâr’ değil. Dolayısıyla, ‘evli’ olmanın, ‘evlilik’ kavramını içeren, onun merkezde olduğu fakat onu bir anlamda hem mekânsal hem de kavramsal olarak genişleten bir anlamı olmalı. Nişanyan’ın etimolojik sözlüğü bir anlamda ipucunu veriyor: Ona göre eski Türkçede ‘ev’ “yaşam alanı”, ‘evlenmek’ ise “ev edinmek”. ‘Edinilen’ söz konusu ‘ev’in de gayet iyi bilinen bir adı var: hane. Evlilik ile başlayan, ve orta hâlli ya da yoksul İstanbullular için en fazla aile yaşlılarını da içeren çekirdek aile boyutunu pek aşamayan, az sayıda üst sınıf hanesinde ise ‘hane halkının’ ciddi sayılara ulaşabildiği en küçük ölçekli toplumsal formasyon etkeni. Dolayısıyla bekârlık, hangi sınıftan, meslekten, etnisiteden ve dinden olurlarsa olsunlar, geçici ya da sürekli ‘hanesizlik’ olarak tercüme edilebilir.

4.

Hane sahibi ortalama bir Osmanlı erkeğinin gündelik hayatını ya da daha iyisi zaman-mekânını, haneden bir üst ölçekte düzenleyen diğer etkenlerin varlığından söz etmek mümkün. Kentsel peyzajda bunların ilki ve en önemlisi kuşkusuz mahalle. Mahalle, erkeğin ‘çarşı’ya giderken kadın ve çocukları —mütevazı hane halkını— geride bıraktığı ve ‘gece’ geri döneceği güvenli formasyon. Çarşıda ise, loncaların ve çarşının kendi kural ve ritüellerinin zaman-mekânı yani ‘günü’ organize ettiği düşünülebilir. Peki, sayıları belli ki her zaman azımsanmayacak miktarda olan hanesizler kimler, neden ve nasıl potansiyel tehlikeye dönüşüyorlar? Kitap, bu bağlamda önemli veri ve yorum ipuçları sağlıyor.

5.

Aslında hanesizlerin Osmanlı toplumsal formasyonun önemli ve kurucu etkenlerinden olduğu söylenebilir: Akla hemen, sürekli hanesizler ve ‘kapıkulu’ kavramı geliyor. Sözgelimi askeriye sınıfı —yeniçeriler— ya da medrese softaları böyle hanesiz gruplar. Mahalle-hane formasyonundan ayrı, çarşı ve lonca ritüellerinden daha disiplinli, askeri/ilmi denetime bağlı toplumsal aktörler. Yine ideal durumda, söz konusu denetim kodları tüm zaman-mekânlarını, gece ve günü içerecek bir biçimde organize ediyor; onları mahalle-hane formasyonundan bilinçli olarak kopararak tüm ilgilerini ve angajmanlarını askeriyeye/ilme yönlendiriyor. Kentsel peyzajda, kavramsal olarak bekâr odaları olarak kategorize edilebilecek, ancak sadece onlar için üretilmiş ve sıradan hanesizlerin sahip olduğundan daha özenli mekânlara sahip bir toplumsal grup bu. Diğer bir hanesizler grubu, sözgelimi büyük anıtsal bir yapının inşaatı için, geçici olarak şehir dışından getirilen, toplumsal statüsü daha düşük yapı ustaları benzeri hanesizler. İşleri bittiğinde, —en azından kuramsal olarak— geldikleri yere, hanelerine geri dönmeleri beklenen ve ilkinden daha itibarsız bir toplumsal tabaka bu, dolayısıyla ‘sıra odalar’ ya da bekâr odaları diye tanımlanan daha genel ve anonim bir mekânsal kategoride barınıyorlar. Yine de toplumsal formasyonun kurucu etkenlerinden olduklarını söylemek zor değil. Giderek, bunlar benzeri grupların, toplumsal formasyonun, marjinal olmak bir yana merkezi ‘etkenleri’ olduğunu söylemek mümkün. Alışkanlık o denli güçlü olmalı ki, aslında klasik formasyonun çözüldüğü 1849 gibi geç bir tarihte dahi, Tersane-i Amire’de çalıştırılmak için getirilen 150 Arap kalafatçının benzer bir biçimde yerleştirildiklerini, yine Çokuğraş’ın kitabından öğreniyoruz; üstelik bir kısmı aileleriyle.

Daha olağan durumu ise, hayata atılması, bir zanaat edinmesi için yanına çırak olarak verildiği ustanın dükkânında yaşamaya başlayan orta halli İstanbullu bir ailenin yeniyetme oğlu örnekleyebilir —“eti senin kemiği benim”. Kuşkusuz çırağınki, şehir dışından getirilenlerden farklı da olsa, geçici bir hanesizlik. Beklenen, işi öğrenmesi, usta olması, ‘evlendirilmesi’, hayatını —hanesini— kazanması, baba evine değilse de mahalleye geri dönmesi. Giderek bunun bir tür büyüme, ‘adam olma’ süreci olduğu da söylenebilir. Özelleşmiş sıra odalardan daha sıradan odalara ya da çalıştığı dükkânlar, fırınlar benzeri mekânlardan bu mekânlara eklenmiş eğreti odalara ve nihayet kahvehanelerden en genel anlamıyla hanlara ve iskelelere savrulan, son derece heterojen ve sayıları binlerle ifade edilen bir toplumsal tabakanın kentsel peyzaja yerleştirilmesi gerekiyor.

6.

Bu kısa metin için burada son derece indirgenmiş bu ‘ideal’ durum, sayısız etkiyle sayısız biçimde dönüşerek ‘tehlikeli’ hanesizleri ortaya çıkarır ve Işıl Çokuğraş’ın kitabı da onlara dair. Sözgelimi, yeniçerilerin sayısı artar, oysa devlet bütçesi o oranda artmaz; maaşlar azalır yetmez olur ya da daha basitçe açgözlülükten yeniçerilerin kimisi ek iş yapmaya başlar (nitekim, 18. yüzyıl sonunda hanesizlerin arasında en kalabalık gruplardan olan hamallar ve sandalcıların önemli bir kısmının o ya da bu şekilde askeriyeyle ilişkili olduğunu yazıyor Çokuğraş). Uzun barış yılları askerlerin ‘boş’ kalmasına yol açar; boş kalanlar azar. Denetim zayıflar, kimileri ‘ev’lenir. Bunların arasında, hem hanesi olan, hem yeniçeri odalarında yer tutan, bir süre mahallede bir süre odada kalan yeniçerilerin olmadığına ikna olmak güç, ayrıntılı bilmek ilginç olurdu. Ama her durumda toplumsal formasyonun kurucu bir etkeni, Osmanlı bürokratının sevdiği ifadeyle ‘serseri güruhuna’ dönüşür.

Ya da, kapitalizm öncesi ekonomiyle işleyen kentin çıraklarından, ‘geçici hanesizlerinden’ kimileri, dünyanın başka yerlerinden gelen ve yeni bir ekonomik formasyonun vektörleri olan mallar, tüccarlar ve bilgiler yumağının etkisiyle usta olarak hayatlarını kazanamaz olurlar; haneler kurulamaz. Bazıları, bırakın hane sahibi olmayı, usta olduğunda dükkân dahi açamaz. Pek çoğu açtığı dükkânda, bekâr yani hanesiz yaşamak zorunda kalır. İstanbul dışından, aynı vektörlerin yerlerinden ettiği insanlar İstanbul hanesizleri üzerine eklemlenir. Kaldı ki, kapitalist vektörlerin daha hiçbiri ortaya çıkmadan önce de, kimi çıraklar yeteneksizlik ya da tembellikten hep çırak, hep hanesiz kalır. Çırağına bir türlü el vermeyen ustalar da, kuşkusuz vardır. Kaç kişi, basitçe şanssızlıktan, hane sahibi olmanın olmazsa olmazını gerçekleştirememiş ve ‘evlenememiştir’? Hanesizlerin sayısı arttıkça, onların geceledikleri hanlara, dükkân üstü odalara kira geliri elde etmek için derme çatma odalar ekleyenler; kahvelerde yer döşeklerine ayrı, peykelere ayrı fiyat tarifesi uygulayanlar artar. Hanesizler toplumsal formasyondaki kurucu niteliklerini kaybettikçe kentsel peyzaj; kentsel peyzajla da hanesizler dönüşür.

7.

Hanesizlerin bitimsizce sayılması, defterlere kaydedilmesi, hane-mahalle formasyonuna benzer biçimde kefil silsilelerinin oluşturulması, bekâr odalarının sürekli yıkılması ve yeniden yapılması, kefili olmayan ‘serserilerin’ şehir dışına atılması, ama olasılıkla daha ve daha fazlasının akın akın şehre gelmesi İstanbul’un 19 yüzyıl dönümündeki kentsel peyzajının olmazsa olmaz ögeleri. Kentin bekâr peyzajı her zaman toplumdışı ya da marjinal eğilimler içermiyor. Giderek, klasik toplumsal formasyonun kurucu, merkezi ögelerinden olan hanesizlerin özellikle 18. yüzyıl ayaklanmalarının çoğunun müsebbibi oldukları rahatlıkla söylenebilir. Değişen dünya vektörleriyle o ya da bu şekilde daha kolay ilişkilenen, üretim ve tüketim biçimleri değişen, mahalle-hane formasyonunu terk etme değilse de ürkekçe değiştirme girişimleri içindeki İstanbullu üst sınıflar ve üst orta sınıflara en sert tepkinin, eski düzeni ihya etmek isteyen ‘muhafazakâr’ hanesizlerden geldiği söylenebilir. Kuşkusuz, yeniçeriliğin kaldırılması da bu rövanşist oyunun bir parçası. Öte yandan, hanesizlerin küçük bir kısmının çeteleştiği, ortalığı haraca kestikleri de açık. Daha da küçük bir kısmının ise, gerçekten ‘marjinal’ bir hayat ‘macerasına’ atıldığının ipuçları bugüne şiir üzerinden ulaşıyor. Çokuğraş’ın Koçu’dan aktardığı Galatalı Hüseyin Ağa’nın Serencam adlı destanından bir bölüm gerçekten etkileyici. Galatalı Hüseyin Ağa için mahalle-hane formasyonunun tamamlayıcı parçası olan hanesizler artık yoktur. Bir yüzyıl öncesinin üst sınıflarının ürkekçe dışına çıkmaya çalıştıkları mahalle-hane formasyonu, bir grup ‘baldırı çıplak’ tarafından gerçekten terk edilir. Geri dönüşü olmayan bir dönüşümü çok net ifade ediyor Galatalı:

“Ayak uydurdum Hamlacı itine
Bir dahi dönmedim baba evine

Bekârlık sultanlık yoktur hânemiz
Çardaktaki kollukdur kâşânemiz”

“Yoktur hânemiz” ifadesi, tekinsiz bir kentsel peyzaj imgesinin de ortaya çıkmaya başladığı bir aralığa işaret ediyor kuşkusuz. Bütün batı dillerinde tekinsiz kavramına adını veren Almanca unheimlich kelimesinin alaturka versiyonu, 19. yüzyıl dönümü İstanbul’unda hanesiz olabilirdi. Meyhane de, kelimenin haneyi içermesine karşın bu türden bir hanesiz. Müslüman mahalle-hane formasyonunun her biçimde dışında, üstelik mahalle-hane dışında denetleyicisi olmayan, kentsel peyzajın en tehlikeli kısmında yani gecede yer alıyor. En kontrolsüz ve rastlantısal karşılaşma mekânlarından ve her iki anlamda da marjinalitenin sürekli görünür olduğu yer. Bir yandan kahvehaneyle birlikte, normatif formasyondan sapmanın, kamusal marjinalitenin en kolay ortaya çıktığı, sözgelimi Osmanlı romanının sevdiği motifle genç namuslu erkeklerin gayrimüslim kadınlar tarafından kolayca baştan çıkarıldığı yer. Öte yandan ise, özellikle sinemada yoksul meyhanelerde gözyaşı döken Sadri Alışık figüründe olduğu gibi, tüm tekinsizliğine karşın hanesizlerin yoksulluk, düşkünlük ve güçsüzlüklerinin melodramatik mekânsal ifadesi. Aynı zamanda, İstanbul’un kamusal alanla ilişkisinin bir döneminin de hikâyesi.

bekâr odaları, Bülent Tanju, Işıl Çokuğraş, İstanbul, kamusal alan, kent, marjinalite, meyhane, şehir