Bakışmalar

Hatırladığım, dedi, ormana bakan bir ev, küçük bir ev, Aralık’tı. Çok normal, hava bayağı soğuktu, hızla bir bulut aşağı doğru iniyordu, ya da orman buluta yükseliyordu. Bir arkadaşının eviymiş, her şeyi pek bir bildiğini sanan bir arkadaşının evi. Evi arkadaşı inşa etmiş. Hemen sobanın başına geçtim, dedi, biraz aramam gerekse de, odunları buldum, ıslanmışlardı, yakmayı başardım sobayı. Sonra taşıyabildiğim kadar odunu içeriye, sobanın yanına dizdim. Çaydanlığa su doldurmuş, sobanın üstüne koymuş. Çantamda çok az eşya vardı, fakat kahve kavanozunu yine de bulamadım, ağlamak üzereydim, dedi. Ellili yaşlarının sonunda biriydi, ağlamak ona yakışmayabilir veya çok da yakışabilirdi. Ne yaptığımı bilmiyordum, paniğe kapılmıştım, dedi, gerçekten çaresizce arabaya doğru gittim, köy uzaktı. Mutfak raflarına bakınmaya başlamış, telaştan birkaç bardak, kavanoz, bir teneke kutu devirmiş ve sonrasında sakin olmaya karar vermiş. Bu huyumu bilirim, diye fısıldadı, kendiyle ilgili bir dedikodu anlatacak ve kendinin de duymasını istemiyormuş gibi ikiye açılarak eğildi, telaş, dedi, telaş, en büyük beladır.

Pencerenin önüne oturmuş, bir sigara yakmış, bu ona her zaman iyi gelirmiş. Pencerede kendimi gördüm, içimde de ormanı, sonra orman bulutun içinde yok oldu, ben ve bulut kaldık. Soluk aldı, o zaman işte, diye aydınlandı yüzü, o zaman paketimde kalan sigaralarımı saydım ve yanıma yedek kaç paket sigara aldığıma bakmak için çantamı boşalttığımda kahve kavanozunu buldum, tam da su kaynamaya başladığında, ne kadar harika değil mi, diye sordu. Ona sorulacak olursa, yaşam, bazı karşılaşmalardan ibaretti. Bu karşılaşmalar, harikalara veya felaketlere neden olabiliyorlardı ve yaşam, gerçekten sadece bu karşılaşmalardan ibaretti. Biliyor musunuz, dedi, uçak kazaları bunun en iyi örneğidir. Yayıncısına söz verdiği kitabını bitirmek için gitmişti orman evine, çok uzun kalmayı planlamamıştı, biraz da ani bir karar olmuştu. Biraz sessizliğe ihtiyacım vardı, diye gözlerime baktı, onaylanmayı bekler bir hâli vardı. Arkadaşını aramış, izin istemiş, aceleyle çantasını hazırlamış, masanın üstüne bir not bırakmış, arkadaşına uğrayıp anahtarı almış ve oraya gitmiş. İlk gün kitapla ilgili hiçbir şey yapamadım, dedi, gerçekten biraz sessizliğe ihtiyacım varmış, sadece kahve içerek pencereden dışarıya, pencerenin dışındaki bana baktım. Hiç konuşmadık, sadece birbirimize baktık, dedi. Biraz pişman olmuş bir hâli vardı, kendini biraz geveze gibi hissetmişti, bir yazar biraz geveze olabilirdi, bunda çok da bir sakınca yoktu aslında, ama anlatmamış olmayı yeğler bir hâli vardı, fakat devam etti. Bulut olan bana, orman olan bana, gece olan bana baktım saatlerce, dedi, o da giderek gölge olan ve sonra karanlık olan ve sabah olan bana baktı durdu. Birbirimize söyleyecek hiçbir lafımız olmadı, sadece epeydir görüşmediğimizi fark ettim, bir daha özler miyim bilmiyorum, dedi ve sustu.

Bir daha hiç konuşmayacağından emindim ki, çantasının ön gözünü karıştırmaya başladı ve dönüp bana çiklet ister misiniz, diye sordu. Ön gözden sırasıyla birkaç not kâğıdı çıktı, ardından kasa fişleri, bir CD, bir dolmakalem, kapaksız, kapak sonra çıktı, birbirlerine kavuştular ve en son çiklet, tarçınlı. Bir yandan bana ikram ederken, diğer yandan mürekkep lekesi var mı diye bakıyordu ön gözün içine, her şeyi geri tıkıştırdı, ormana gittiğinde kahve kavanozunu bulamamış olması çok doğaldı. Çok bir marifetmiş gibi çikletlerimizi çiğnemeye başladık, tarçının en şiddetli olduğu yeni çiklet tadı geçene kadar konuşmadık. CD kucağında kalmıştı, ona baktığımı anladığından herhalde, Esbjörn Svensson Trio, dedi, sever misiniz? Biliyor musunuz, “From Gagarin’s Point of View” diye bir parçaları var,* bu albümü bunun için aldım. Hiç Moskova’ya gittiniz mi, diye sordu ardından da. Ben, diye devam etti, nedense uzaydan dünyaya bakışından çok, Moskova’da elli metre yukarıdan bakışını daha ilginç bulmuşumdur, çok güzel bir heykeldir, dedi. O heykel, titanyumdan yapılmıştır, harika bir kulenin üstünde o her zamanki gülüşüyle Gagarin, çok güzeldir, çok beğenirim. Toplamda 239 parçadan oluşur, durdu, tekrar etti, 239, asal sayı, gülümsedi. Bir yerden bir mesaj almış gibiydi, birileri ona yine bir sır vermişti, o da memnuniyetle kabul etmişti, öyle bir hâli vardı. O hâlini gördüğümde birden fark ettim, birbirimize benziyorduk. Camdaki yansımama baktım, kurşun rengi gökyüzü olan bana baktım ve ben olan ona baktım. Muhakkak görmelisiniz, dedi, yeni bir heykeldir aslında, olimpiyatlar için yapılmıştır, 80’de, adam uzaya çıktıktan neredeyse yirmi sene sonra. Çok seyahat eder misiniz, diye sordu. Hayır, dedim, çok sevmem seyahat etmeyi ben. Ben de, dedi. Havalimanındayız, farkındayım, çok da yeri değil belki ama Gagarin uçak kazasında öldü, biliyor muydunuz? MIG pilotuydu zaten, o anlamda aslında normal. Ayda, parmağıyla yukarıyı işaret ederek, bir heykel var, dedi, sekiz buçuk santimetre boyunda alüminyum bir astronot, yanında da bir plakette düşerek hayatını kaybetmiş astronot ve kozmonotların adları var, biri de Gagarin tabii, dedi, aydaki tek sanat eseri, güldü.

Yuri Gagarin heykeli, Moskova,
kaynak: rferl.org

Kitap, dedim, ne oldu, bitirebildiniz mi ormanda. Evet, dermişçesine bir olağanlıkla yok, hayır, dedi. Orman evinde kitapla ilgili hiçbir şey yapamamıştı, dosyasını bile çıkartmamıştı çantasından. Dönerken yolda bir lokantada tamamlamıştı. Zaten sadece son paragrafı yazmak için yola çıkmıştım, dedi, bazen bir kitabı sadece onun için yazarsınız, son paragraf için. Birden ayağa kalktı, aynı Gagarin’in uzaydan ilk defa dünyayı görüşü gibi hayretle baktı bana. Elini sıkmak için ayağa kalkmaya davrandım, beni omuzumdan yakalayıp engel oldu. Sanki sizi tanıyor gibiyim, belki tekrar karşılaşırız, dedi, iyi yolculuklar size.

*

Emre Özgüder, heykel, yazmak