Billy Wilder’ın
The Apartment’ından (1960)
ekran görüntüsü,
kaynak: rssing.com
Bulunduğum Yerler
Babkafe

Büyük mü dediniz? Hangar mı dediniz? Bazı yerleri tarif etmek için böyle sözcükler yetmez. Bu anlatacağım yer de, 70’lerin 80’lere kadar uzanan Beyoğlu’sunda bir kafeterya. Oraya lakayt bir samimiyetle Babkafe denirdi: “Hadi Babkafe’ye gidelim.” Aslında burası bir dolmendi. Zamanın izlerini yok ederek yol almaya alışmış bir memleketteki çoğu semt gibi, zaman izlerini ancak kısa aralıklarla elinde tutabilen o semtteki tam yerini de söylemeyeceğim. Bu kentte zamanın izlerini elinde tutmak başka kentlerdeki gibi bir gayret değildir. Tam tersine, arabaların cam sileceklerininki gibi ısrarlı ve düzenli bir hareketle yarışmaya benzer. Ölümlülükten alınan intikam, geçicilik. Borgesvari bir tavırla söylersek, ‘benim hatırladığım dönüşümünde’ orası Babkafe idi.

Bu ‘bab’ Osmanlıcada kapı anlamına gelen ‘bab’ ise çok şaşacağım. Çünkü böyle bir fikirle hiç alakası yoktu. Acaba bu ‘bab’ benim her zaman yakıştırdığım üzere, Amerikanca ‘Bob’ın okunuşundaki ‘Bab’ cinsinden, ‘bebop’ bir bab mıydı? İkincisi gibi, çünkü burası ancak hayallerde ve sinemada var olan bir Amerika’nın cisimleşmiş hâliydi. Müthiş yüksek duvarları, sıra sıra dizilmiş, karşılıklı oturmuş ortalarındaki masaya bakan kırmızı sıraları, kapıdan girince solunuzda tek başına duran jukebox’u, sıraya girip yemeklerinizi almak için sizi bekleyen tepsilerini üzerinde kaydırdığınız çelik servis hattı ile bir diner. Daha doğrusu bir diner idea’sı. Diner ya da jukebox denen şeyleri hiç görmemişseniz bile, buraya girince ilkokul kitaplarındaki ‘okul’ ya da ‘ev’ resimleri gibi, “işte şu jukebox”, “işte burası bir diner” derdiniz kendi kendinize. Bu kavramların işaret ettiği, başka bir kent kültürü ya da mekânın kendi işlevlerinden çok ötesiydi. Burası sinemanın ya da çizgi romanların ya da kitapların size ait kıldığı muhayyel dünyanın hemen hemen kusursuz Amerika bölümüydü. Her ne kadar başka bir muhayyel dünyadan gelen ‘muhayyel’ sözcüğü Bab’a yakışmıyorsa da.

Tepsinizi üzerinde kaydırdığınız çelik hattın bir noktasına rastlayan ızgara makinesinin kendi etraflarında dönen çelik çubukları üzerinde kızaran sosislerden de bahsetmeliyim. Daha doğrusu makineden. Benzerini bir daha hiç görmedim. Babkafe’de yenilen şeylerin özel bir lezzeti var mıydı? Hatırlamıyorum. Jukebox’un çalışıp çalışmadığını da hatırlamadığım gibi.

Bab servis elemanları, 1984

(desen: Babkafe’yi, ‘Bab Kafeterya’ 
olarak hatırlayan Esen Karol)

Ama sosisler ya da üzerlerinde kızardıkları ızgara kadar, onların arkasında duran ve hiç gülmeyen kadın servis elemanından da bahsetmem gerekir. Simsiyah ve lakelenmiş gibi parlak kabarık saçları, ince dudaklı beyaz yüzü ile bir Japon bebeği ya da bilmediğimiz bir dinin, Bab dininin rahibesi gibi ayakta durur ve hiç konuşmazdı. Bu kocaman oda-mekânın bir duvarını tamamen kaplayan upuzun tezgâh, iki tarafa birden açılan yaylı kanatları olan mutfak kapısıyla sona ererdi. Bu mekânın içine hiç girmedim, durmadan açılıp kapanan kapılarından içeri şöyle göz ucuyla bile bakmadım. Nasıl cesaret ederdim? Osmanlıların yerinde bir benzetmeyle Semadirek dedikleri Samotraki adasındaki ünlü Büyük Tanrılar mabedinde yapılan son derece gizli sırra ayak basma merasimindeki kural, ritüelin gerçekleştiği yerde olup bitenler hakkında tek kelime bile etmemekmiş. Bab’a da uygun. Belki de adı gerçekten ‘kapı’ anlamına gelen ‘bab’dan geliyordu ve iki kanat hâlindeki mutfak kapısının üzerinde Orhan Talayman adlı bir ressama ait olduğunu öğrendiğim gerçeküstücü resimden çok, başka bir hikâyeci ressamın, Cihat Burak’ın resimleri ve hayalgücü yakışırdı buraya.

Bab’ın boyutları ve bir diner’dan çok Fritz Lang’ın dev boşluklar içeren mekânlarını hatırlatan iç boşluğu bana sonradan, diner’ları çokça konu edinmiş Edward Hopper’ı değil, kâbus ve tekinsizlikten oluşmuş David Lynch mekânlarını hatırlattı. Demek ki, çocukluğunda gerçek bir diner görmüş biri bile, diner’dan çok diner muhayyelinin çekiciliğine kapılıyordu. Tekinsiz niyetlerden ve işlevin ötesinde sırlardan oluşan mekânlar hayal etmek, bir kültürün malı değil bir algılayış tarzının eğilimi olmalıydı. Hatırada var olan ve zamanla ‘değişmeyen’,* tam tersine ‘genişleyen, genişleyen’ ve belki ancak hafıza durunca genişlemesi duran mekânlar.   

* Gene “Fahriye Abla”, Ahmet Muhip Dıranas.

Bab Kafeterya, Bulunduğum Yerler, diner, Fatih Özgüven, hafıza, iz, mekân