Az Tesadüfi

Biri, (konuşma içerisinde verilmesi gereken örneklendirmede “herhangi biri” diye sınıflandırılan kişilerin arasında olan, gerçekten herhangi biri) geleceğiyle ilgili hesaplaşmak zorunda olduğu görüşme için otobüs durağını arıyordu. Hava sıcak gibiydi, ya da insan toplulukları karşıdan karşıya geçerken birbirine değmek zorunda olduğundan, sıcak daha da hissediliyordu. Sabahın işe geç kalınan vakitleriydi. Biri, birkaç gün önce şehre gelmişti, bu nedenle durağı bulması uzun sürmüştü. Otobüs durağını sonunda bulmuştu; diğer bekleyenler gölgelere sığınmış, Biri, dışarıda kalmıştı. Bekleyenler ezberledikleri hat numaralarını kırık ekrandan takip ediyorlardı. Kalan dakikalar tutarsızdı, otobüsler bir türlü gelmiyordu. Bir dakika, bir anda otuz dört dakika oluyordu. Bekleyenler şehri iyi biliyorlardı belli ki, gözlerini ekrandan hiç ayırmıyorlar, sayıların azalışını, hemen ardından da artışını izlemeye devam ediyorlardı. Burası bekleyenlerin şehriydi sanki. En azından dışarıdan öyle gözüküyordu. Biri, kırk dokuz numaralı otobüse binmesi gerektiğini öğrenmişti, ancak beklediği gelmiyordu, bütün numaralar önünden birer birer geçiyordu, kırık ekranın sağ üst köşesindeki saat bile başa sarmıştı, ancak otobüsü gelmemişti. Herhangi biri, geleceğini şekillendirecek olan hesaplaşmaya geç kalmak üzereydi, telaşlandı, diğer kırklı numaralardan birine bindiğinde varmak istediği durağa gideceğini, gidemese bile yaklaşacağını düşündü. Kırk sekiz numaralı otobüse bindi, içerisi kalabalıktı. Şoföre doğru otobüste olup olmadığını sormaya çekindi. Durakları aştıkça, insanlar birer ikişer iniyordu. Sonunda herkes indi, şoförle, Biri kalmıştı. Şoför, nereye gideceğini sordu, Biri de söyledi. Yanlış geldiğini, oraya gidebilmesi için, yolun karşısındaki durakta beklemesi gerektiğini belirtti. Öyle yaptı, yol boştu, karşıya geçti; bu durakta ekran yoktu, beklediği otobüs birkaç dakika içinde gelmişti. Sabahtan beri ulaşmaya çalıştığı o durakta indi. Daha ilk yolculuğunda durağa ulaşması saatler sürse de, önündeki birkaç yıl bu durağa ulaşabilme ihtimalini hayal etti. O şansı bugün bulabilirdi. Durağın ardındaki okulu izledi. Gördüğünün içerisine birkaç hayal, küçüklü büyüklü planlar ve umut sıkıştırdı. Çimler yeşildi. Biri, ‘yetenek’ sınavına gireceği binayı bulmuş, sınıfın önündeki bordo renkli deri koltuğun ucuna oturmuştu. Tam vaktinde gelmişti, isminin söylenmesini beklemeye başladı. Saatler geçti. Burası bekleyenlerin şehriydi.

Sonunda ismi söylendi. Sakince içeri girdi. Sınıfın tam ortasında siyah, boş bir sandalye duruyordu. Oraya oturması gerektiğini düşündü; karşısında da tam altı kişi vardı. Merhaba demek için merhaba denmesini bekledi, usulen böyle olması gerekiyordu. Bekledi, merhaba denmedi. O an çok üzerinde durmadı, herhalde usul böyleydi, farkında olmasa da okulda öğrendiği ilk şey bu olmuştu. Boş duvara Biri’nin çektiği fotoğraflar yansıtılmıştı, üzerinde aylarca çalıştığı, geleceğini şekillendireceğine inandığı fotoğrafları, başkalarının gözünün önündeydi. Sadece kendinin gördüğünü, şimdi herkes görüyordu. Dağları aşmıştı, sokakları arşınlamıştı, tarlalarda çamurlanmıştı; hepsini tek başına yapmış, fotoğraflara sığdırmaya çalışmıştı. Sığdırabildikleri beyaz duvardaydı işte ve kendince sığdırdığı her şey, şu an, belki de hayatının geri kalanına taşacaktı. Heyecanlandı. Kendinin ve fotoğrafların tekilliğinin böylesine hayati bir duruma neden olabilme ihtimali, onu heyecanlandırmıştı. Karşısındaki kişi, fotoğraf serilerini teker teker geçiyordu. Bir fotoğrafta durdu, Biri’ne donuk bir ifadeyle baktı, “biraz açıklayabilir misin”, dedi. Biri, fotoğraftaki detaylarla, serinin geri kalanı arasındaki ilişkiyi açıklamaya çalıştı. “Bu fotoğraftaki detaylar, gördüğüm zaman, beni etkiliyor, o yüzden bu serinin bir parçası olması gerektiğini düşünmüştüm”, dedi. Etkilenmek kelimesi oldukça basitti, ama Biri, bu kelimeyi kullanmayı tercih etmişti. İnsanın bir şeyden etkilenmesi, büyük mesele değil miydi? İnsan isterse bir otobüs durağından, isterse çimlerden, isterse de herhangi bir fotoğrafın kimseyi ilgilendirmeyen küçücük bir detayından etkilenebilirdi. Karşısındaki kişi yüzündeki donukluğu yumuşatmadan Biri’ne bakmaya devam etti, “ben senin anlattığın hiçbir şeyi, vurguladığın hiçbir detayı göremiyorum”, dedi. Biri, okuldaki ikinci bilgiyi edinmişti: Basit olan hiçbir şey çok değerli değildi ve etkilenmek kelimesi de basitti, kendini ifade etmek için bile olsa, bu kelime kullanılmamalıydı.

Sınavın ardından durağa vardı, kendisinden başka kimse yoktu. Bu sefer doğru otobüse bindi ve eve döndü. Bugüne kadar yaptığı her şey bir anlığına da olsa Biri’ne önemsiz gözükmüştü. Önemsiz hissediyordu. İtinayla düşündüğüne inanıp planladığı, değer verdiği tüm detaylar basitti; başkalarının dikkatini çekmiyordu. Biriktirdiği tüm fotoğraflar anlamsızdı. Çektiği manzara fotoğraflarının binde birini kaplayan ışık hüzmeleri, boşunaydı. Gerçek dünyada hiçbirinin işlevi yoktu. Bir şekilde hayat akacaktı, muhtemelen okula da giremeyecekti, ama hayat akacaktı ve Biri, kimsenin önemsemediği fotoğraflar çekmeye devam edecekti. Hayatın ondan haberi olmayacak, hayalini kurduğu durakta inme fikri boş sayfaları süsleyen zırva yazılara aktarılacaktı. Yine boş sayfalardan birini geçirdi eline, aidiyetini ve içinde bulunduğu durumu dikkate almadan karaladı:

Uzun uzun, hata yapmaktan çekinmeden, içimden nasıl geliyorsa öyle anlatsam, hiç susmasam, kelimelerimi kontrol etmesem, hiçbirini önem sırasına göre dizmesem, olur mu? Konuşurken anımsasam, hatta biraz üzülsem, belli etmesem, olur mu? Bağırsam? Ve her şeyi bitirsem, ya da yeniden başlasam? Uyuşuk ve sarhoş bir melodinin peşine takılsam, plan yapmadan hayal etsem, kocaman yanılsam ve pişman olmasam? Hiç yılmasam, üşenmesem, benzer şeyler yaşamak için, ne çıkar? Kimsenin hevesini kırmasam, ve, kimse de benim hevesimi kırmasa, olur mu?

Olurdu, öyle ya da böyle, Biri’nin her sabah aynı durağa ulaşma hayali gerçek olmuştu. Hayatını değiştirmeye başlamadan önce karar vermişti; her şey önemliydi. Mesela, okula gelirken kafasını cama yaslayan bir adam, nefesiyle oluşturduğu buğuyu eliyle silmişti, bu son derece önemliydi. Önceki gün de bir güvenlik görevlisinin telefon konuşmasına şahit olmuştu: “Kırgınlığımı dille ifade edemiyorum”, demişti görevli. Güvenlik görevlisinin başka birine böylesine naif sayılabilecek bir şey söylemesi, daha da ötesi, mesleğiyle kullandığı kelimeler arasındaki ilişki, Biri’ni etkilemişti. Her şey mümkündü işte, ve mümkün olan her şey, önemliydi. Basit olan da, etkileyici olan da, aynı derecede önemliydi.

Weak Sun albüm kapağı,
fotoğraf: High Hazels’ın bas gitaristi 
Paul Barlow

High Hazels’ın Weak Sun beşliğinin kapak fotoğrafı da, Biri’nin dikkatini çekebilecek kadar basitti. Ancak tecrübe ettiği üzere basitlik, kendi içerisinde büyük nedensellikler barındırabilirdi. Tanık olduğu bu basitliğin altında da mutlaka bir şeyler yatıyordu. Tecrübe etmekle, fotoğraf çekmek arasında fark yoktu. Weak Sun’ın kapağı da, mutlaka tecrübe edilmiş olmalıydı. Basitlik, gerçeğe dönüşmüş ve gerçeklik, albüm kapağı göreviyle ambalajlanmıştı. Dünya’nın başka kıyılarındaki başka birileri, detaylarla bezenmiş basitlikleri önemsiyor, fotoğraflarla gerçeğin minyatürlerini yaratıyordu. Basit, değerliydi.

Biri, High Hazels’ı okulun ilk yıllarında keşfetmişti. Yeni ütülendiği belli olan kot ceket ve çizgili gömlekleriyle tertemiz giyinen grup üyeleri, Biri için parlak bir geleceği temsil ediyor, geleceğin depresif olasılıklarını zihninden siliyordu. Ama Sheffieldlı grubun en dikkat çekici özelliği, okul arkadaşı olmalarıydı. Biri, okulu tam da bu yüzden önemsiyordu. Çünkü okul, bir çatıydı ve benzer değer yargılarına sahip insanları bir araya getirebiliyordu. Eğer High Hazels bir araya gelmemiş olsaydı, kendi hâlinde kaydedilmiş melodileri nasıl duyacaktı, ya da basitliğinin etkisini üzerinden atamadığı şu albüm kapağı, nasıl ortaya çıkacaktı? Her şeyin bir amacı, hatta, bir anlamı vardı.

Kuşkusuz, tesadüfler insanın başına nadiren gelirdi. Weak Sun’ın albüm kapağı da, az tesadüfi bir fotoğraftı. Grubun bas gitaristi Paul, bu fotoğrafı bir otobüs durağında çekmişti. Bu, tesadüf değil de, neydi? Ritüelin fotoğrafıydı. Soğuk kış günlerinde okula giderken kullandıkları otobüs durağında, tıpkı insanlar gibi, kar taneleri de bekliyordu. Güneş açtıkça, taneler eriyip gidiyordu. Grubun solisti James, “bu hayli basit bir fotoğraftı, ancak hepimiz gördüğümüz ilk anda, kaydedilen şarkıların hissiyatı ve üretim süreciyle bağdaştırdık”, diyordu. Yeni beşlik, müzikal ve sözel olarak ışığa olan özlemi anlatıyordu, tıpkı fotoğraftaki kar taneleri gibi. Siyah arka plansa karanlık, güneşsiz günleri temsil ediyordu. Durağı kaplayan kar tanelerinin eriyip gitmeleri için güneşi beklemesiyle, insanların otobüsü beklemeleri arasındaki benzerlik, kendi hâlindeki bu basit ritüel, İngiltere’de yaşayan dört gencin biricikliğini bir albüm kapağına sığdırmıştı. Herkes, otobüs duraklarını pekâlâ hayallerine alet edebilirdi, bu hayali görmek isteyen, sadece istemeliydi.

Atahan Yılmaz, fotoğraf, High Hazels, müzik, Weak Sun