Victor Gillam,
“The White Man’s Burden
(Apologies to Rudyard Kipling)”
Judge, 1 Nisan 1899,
The Ohio State University
Billy Ireland Cartoon Library & Museum
(kaynak: Wikimedia Commons)
Ayşegül Afrika’da
yahut
Avrupa Afrika’daysa, Afrika Nerede?

1.

“Ayşegül Tatilde” gevşekliği ile telaffuz edilen bir proje başlığı: “Avrupa Afrika’da”. Gevşeklik olağanlaştırıcı, doğallaştırıcı bir ideolojik alet. İki sorunun anımsanmasını, engelleyemese de en azından zorlaştırıyor: Avrupa, ne zaman orada değildi ki? Ve, Afrika nerede?

2.

Öte yandan, artık bilmeyen kalmadı: Herkes her zaman her yerdeydi; kültür denen şey bir melezlik, şu meşhur mozaik. Ama Avrupa’nın Afrika’da oluş hali hayli farklı bir durum; en azından söz konusu orada oluşun, sadece melezlik kavramı ile açıklanması olanaksız bir tarihi var. Kendisini ağır bir sorumluluk olarak tanımlamış bir tarih bu, bir yük: Beyaz adamın yükü.1 Ne var ki, 1899 yılında yazan Rudyard Kipling gibi yazılmıyor artık; bugün siyaseten doğruculuk var —ya da en azından hâlâ var gibi. Gerçi, görünen o ki, siyaseten doğruculuk da yakında terk edilebilir. Belki iyi de olur. Kipling’in siyasi doğruculuktan uzak dilinin, filantropik ırkçılığının ve kültürel emperyalizminin apaçık siyasi niteliği, şiiri yayımlanmasıyla birlikte bir toplumsal çatışmanın ortasına yerleştirir.2 Denk güçlerin mücadelesi falan değildir tabii ki bu çatışma, ama yine de açıkça siyasi bir mücadele sürmektedir. Oysa, toplumsal çatışmaların dilden ve tüm diğer pratiklerden tasfiye edilmesinden başka bir şey olmayan siyaseten doğruculuk ve onun bir anlamda uzantısı post-politikanın dili, sadece “sosyal içerik”, “sosyal sorumluluk”, “profesyonel etik”, ve en önemlisi “iyi niyet” benzeri kavramları içeren bir jargona indirgenmiş durumda. Tüm pratiklerin toplumsal çatışmaların dışında, siyaset üstü, nesnel ve kendinden menkul doğruları olduğu gibi bir kavrayış, egemenliğini kuralı hayli oldu. Dolayısıyla, kentliye, vatandaşa —genel olarak insana, insanların birbirleriyle ve doğayla ilişkilerine— ilişkin tüm toplumsallık biçimlerinin üretimi, iyi niyete teslim oldu: Karmaşık pratikler dolayımıyla, müşterek ve çatışmalı bir süreç içinde bitimsizce yeniden ve yeniden inşa edilen toplumsal formasyon, toplumsalın dışı olduğu varsayılan bir yerden —bilimden, teknolojiden, ekonomiden, ahlaktan, uzmanlıktan, profesyonellikten…— gelmesi beklenen, muhtaç olunan verili bir form olarak algılanıyor artık. Neredeyse dokunulmazlık kazanan sosyal içerik ile sorumluluk, etik ve özellikle kutsanan iyi niyet kavramlarını tartışmadan siyaseti, hayatı açmak, yeniden biçimlendirmek pek mümkün değil; dolayısıyla biraz kötü niyetli olmak ve niyetleri çoğaltmakta yarar var.

3.

Facilis descensus Averno: Cehenneme düşüş kolaydır”.3

4.

Düşüşü kavramsal olarak kolaylaştıran, baştan çıkarıcı ögelerin çokluğu ya da sapılmaması gereken mutlak doğruların zayıflaması veya kaybedilmesi —yukarısı neresiyse orayı yukarıda tutan merkezin kaybı— değil kuşkusuz. Kısacası düşüş cennetten değil; yeryüzü ne cennet ne de insana özel olarak tahsis edilmiş bir yuva olmadı hiçbir zaman. Tersine, düşüşü kolaylaştıran düşülmesi mümkün bir yükseklik-yeryüzü cenneti-yuva tahayyül takımının kaybolması; kısacası kötü niyetli bir imalat. Giderek, bütün olan bitenin dünyanın yüzeyinde büyük bir emekle kazılan çukurlar ile bu çukurlardan çıkan toprak yığınlarının arasında bir yerlerde, delik deşik içkinlik düzleminde —toz toprak içinde— vuku bulmakta olduğunu tahayyül edebilmek büyük olasılıkla; durduk yerde “zaman zıvanadan çıkmış” diyebilmek. Çünkü, “bana düşüyor onu düzeltmek” cümlesi ancak ilki ile bağlantılı bir tahayyülün ürünü.4

5.

Albert Camus’ye Düşüş’ü yazdıran da bu tahayyül gücüdür. 1956 tarihli romanda Camus, Parisli ceza avukatı Jean-Baptiste Clamence’in zenginlik, başarı, saygınlık, ün, cinsellik ve yüksek kültür ile tanımlanan bir hayatın içinde düşüşünü anlatır.5 Düşüş kolaydır, çünkü aslında sahip olduklarını gerçekten kaybetmez Clamence. Camus’nün tahayyülü, Clamence’in hayat sahnesinin ögelerini başka bir mizansene yerleştirir; hayat farklı bir görünüme bürünür, başka bir biçimde yeniden-çerçevelenir. Clamence neredeyse durduğu, olduğu yerde “düşer”; daha doğrusu sadece yükseklik yanılsamasını yitirir. Başka bir gelecek ve toplumsallık tahayyülü ise, ancak söz konusu düşüş tahayyülü ile mümkün. Bir anlamda, White Man’s Burden de bu tahayyülün bir parçasıdır; kuşkusuz düşüş Camus’nünkine benzer bir anlam taşımaz Kipling için, ama tüm ağırlığıyla, görülmemesi, sezilmemesi olanaksız bir yük olarak ortadadır. Onu, Orwell’in deyimiyle, “Britanya emperyalizminin peygamberi” yapan da budur.6

6.

Öte yandan, yaklaşık bir yüzyıl sonra bugün, kapitalizmin kontrol ve maddi üretim sistemleri yenilenmiş ama meta ve sermaye ayarları pek de değişmemiş yeni versiyonunda, artık düşüş bir türlü düşüş olarak görüntülenemez. İyi niyet halesiyle sarmalanmış, sosyal içerikli, son derece etik, bir tür sosyal sorumluluk projesi olarak tarif edilmiş bir dizi profesyonel pratik, durmaksızın, “çok inovatif” yeni mizansenler önerir. Böylece, yerlerde yuvarlanan, üstü başı toz toprak içinde kalan Clamence’ler, düşüşü düşüş olarak değil, fakat sözgelimi yeni moda olarak yaşar; düşmek artık çok şık, yeni trenddir. Her bir yeni Clamence ve her bir yeni düşüş, onlarca iyi niyetli profesyonel tarafından verilen servis ile yeniden ve yeniden sahnelenir; Camus’nün perspektifi görünür gibi olurken silinir. Kipling’in yükü buharlaşır, görünmez olur. Zaten kim kötü niyetli olmak ister ki?

7.

Olağan, meslek olarak mimarlık pratiği, tıpkı diğer meslekler gibi, meta ve marka üreticisi profesyonellerden oluşur; düşüş ile bağlantılı hiçbir şey, onların sorunu değildir. Ve yine mimarlık pratiği, tıpkı diğer pratikler gibi, önemsenmesi gereken sayıda toplumsal sorumluluk nosyonları yüksek, iyi niyet profesyonelini de içerir ve söz konusu profesyoneller meta değil, sosyal içerikli projeler üretirler. İşte bu mimarlar, düşüşsel sorunların uzmanı, perspektif düzelticileridir; onlar Kipling’in yükünü buharlaştırır. Söz konusu uzman profesyonellerden biri Theo Deutinger ve onun sosyal içerikli projesi de Ayşegül, pardon, “Avrupa Afrika’da”.

8.

“Avrupa Afrika’da” (bundan böyle AA), İtalya ile Tunus arasında, Akdeniz’in sığ ve kimseye ait olmayan bir kesiminde inşa edilecek bir ada, bir şehir devleti: Son zamanlarda en çok ihtiyaç duyulan şey; güvenli bir yer, evsizler için bir yuva. Üstelik sınırsız sayıda yarara sahip, pek çok ölümcül eksiği gediği kapatan harika bir yer. Her şeyden önce, bir takım canilerin, ne yazık ki sadece cani oldukları için organize ettikleri, yasadışı ve ölümcül Akdeniz deniz yolculuklarının önünü kesecek bir yerleşme. Söz konusu yeni şehir devleti, en az Survivor kadar heyecan verici bu Akdeniz yolculuğunu bir mucize sonucu tamamlayanların iltica merkezlerinde —her nedense— berbat koşullarda yaşamalarına da engel olacak. Kaldı ki, yıllarca iltica merkezlerindeki berbat koşullarda yaşadıktan sonra, çekilen şans kartı ile geri dönme olasılığı da çok yüksek survivorların. Beyaz adamın sorumluluğunun ve iyi niyetin olanakları kısıtlı; bir şekilde Akdeniz’i aşanların hastane benzeri, fakat pratikte hapishane gibi işleyen, hijyen koşulları yetersiz, eski yapılarda barınmalarına ancak yetiyor. Kaldı ki, boğulmayan ‘münasebetsizlerin’ bir kısmı da bu hapishanelerden kaçıyor, hatta daha ‘münasebetsiz’ bir kısmı ise, bu hapishanelere hiç teslim olmuyor ve yeraltına geçerek yasadışı göçmen olarak yaşıyor. Anlaşılan, Afrika Avrupa’da pek iyi bir şey değil, oysa Avrupa Afrika’da hep çok iyi oldu, değil mi? AA şehir devleti bütün bu dertlerin devası.

9.

Artık herkesin bildiğini, Theo Deutinger de biliyor: Melezlik iyi bir şey; özellikle Avrupa’dan biraz uzak durursa. AA şehir devleti, yasal ve siyasi olarak Avrupa’ya, kültürel ve fiziksel olarak Afrika’ya bağlı/yakın; bir tür medeniyet köprüsü. Kendi anayasası, ekonomik ve toplumsal sistemi ile Avrupa Birliği’nin korumasında yeni bir Akdeniz devleti. Coğrafi, bürokratik ve kültürel olarak tam Avrupa ile Afrika’nın arasında: Yasal ve insani olarak (malum ağır yük!) Avrupa’ya doğru uzanıyor, ancak kültürel olarak tamamen Afrikalı. Şöyle yazıyor projenin web sayfasında: “AA kenti, her iki dünyadan arzulanır her şeyin toplanmasıyla oluşur: Avrupa standartlarına göre inşa edilmiş, Afrika yaşama ve çalışma tarzında, tam gelişmiş bir şehir.” Dünya neresinden ikiye bölünür diye sormak var, ama değmez.

10.

“Avrupa Afrika’da” bir ara çözüm —yoksa uzlaşmak zorunda kalmasa çok daha iyisini kuşkusuz önerebilir, nihai-çözüme ulaşabilirdi iyi niyet—, ama yasal ve insani bir çözüm. AA Avrupa değil, fakat Afrika da değil. Bir uzlaşma, bir melez, inovatif bir yenilik, bir tat, bir doku... Ne yazık ki, 0 suçtan arındırılmış bir yer olamayacak —çünkü ara çözüm, onun için nihai çözümü beklemek gerekecek—, ama suç yatağı olmayacağı da kesin; yani ideal değil ve fakat bütün diğer seçeneklerden iyi. Avrupa’nın kapıları duvar ama, AA’nın kapıları herkese açık olacak; hiç kimse geri gönderilmeyecek, çünkü orası Avrupa değil. Aslında, Theo Deutinger’e göre, AA Avrupa Birliği’nin olmak istediği ama olamadığı her şey: Böyle sununca Brexit’e hak veresi geliyor insanın. İyi niyet uzmanlarına göre, AA şehir devletinin yeni milliyet/millet biçimleri ile uluslararası şehir olma biçimlerini deneme potansiyeli var; bir tür deneysel tarih atölyesi. Hatta AA’nın, şimdi sadece dikenli tellerin ve duvarların olduğu yerlere köprüler kurma ve sınırları belirsizleştirme/silme potansiyeli bile var. Çocuklarını, biri Amsterdam’da diğeri Marsilya’da dünyaya getiren Gullit ve Zidane ailelerinin —Deleuze okumadıkları için olsa gerek— fiile geçiremedikleri bu kuvve, nihayet Theo Deutinger sayesinde aktüel olacak. Geç olsun, ama güç olmasın ya da belki tersi: Çoktan olmuş olanın giderek zorlaştırılması. AA Ceuta ya da Melilla gibi olmayacak, çünkü Kuzey Afrika’daki bu otonom İspanyol kentlerini Fas’tan ayıran teller/duvarlar aşılabiliyordu; oysa burası bir ada ve Akdeniz artık aşılamayacak. Yok, hayır, Theo’ya göre sorun bu değil; sorun Ceuta ve Melilla’nın bir ülkeye, İspanya’ya bağlı olması. Cervantes’ten beri pek güven vermiyor zaten bu İspanyollar. Oysa, AA hiçbir ülkeye, hiçbir millete ait olmadığı için söz konusu şehirler gibi olmayacak. Bir taşla birkaç kuş; aynı nedenle sömürge de olmayacak ve ayrıca tellere/duvara gerek kalmadığı için getto da olmayacak; daha doğrusu olup olmaması önemsiz, ama öyle görünmeyecek. Bütün Akdeniz’in göçmenler tarafından Avrupa yönüne yok-imkânlarla nasıl kat edildiği, hem bu göç dalgasının hem de İtalya-Tunus arasındaki bu adaya kaçak ulaşımın ne marifetiyle nasıl engellenebileceği ve adayla Afrika arasındaki ulaşımın günde sadece dört feribot seferi ile sınırlandırılacağı düşünülecek olursa, AA’nın bir sömürge ve getto olmadığı gerçekten açıkça ortaya çıkar; ne var ki burayı anlatabilecek kavram da henüz icat edilmedi. Belki de icat edilmiştir de, icat eden dahil kimse anımsamıyordur, ya da kavram buharlaştı ve insanlar soluduğunu fark etmiyor; balık gibi.

11.

Deutinger de bunun bilincinde: Ona göre, gelmekte/ortaya çıkmakta olan şehir devleti, ülkelerini terk etmek zorunda kalan ve Avrupa hayat standartlarına sahip olmak isteyen Afrikalıların yaşayacağı ve onlar tarafından yönetilecek ilk gerçek Avrupa kentidir. Kötü niyetliler bu ifadeden, kolaylıkla, Amsterdam’daki Gullit ailesinin Avrupa standardına ulaşamadığını ve dolayısıyla Amsterdam’ı yönetemeyeceklerini çıkarabilir. Haksız da sayılmazlar. Ne var ki, daha zor olan, dolayısıyla kapkara bir kötü niyet gerektiren, AA şehir devletinin gerçekten de, gelmekte olan şehir devletlerine ve toplumsal formasyonlara —Akdeniz havzasında bugün yaşananlardan bağımsız olarak— işaret ettiğini görmek: Bir tür zorunlu çalışma kampı olarak kent.

12.

Çalışma kampı bir abartma değil: O ya da bu nedenle daha iyi bir hayat için evini barkını terk etmiş insanlara önerilen, Akdeniz’in ortasında —gerçekten suyun ortasında— bir yere, kendi iyi hayatları için —cidden— bir ada yapmaları. Ada ile başlayacak ve devam edecek inşaat sektörü ile bu sektör ile bağlantılı iş alanları adanın kamp ekonomisinin, sermaye üretimine katılımının başlangıcı olacak. Kuşkusuz, uzmanlık ve sermaye Avrupalı. Daha doğrusu, başlangıçta adanın, kentsel altyapının ve yapılı fiziksel çevrenin üretimi için gerekli ilk sermaye Avrupa Birliği tarafından borç olarak verilecek. Yapısal altyapı belirli bir aşamaya ulaştıktan sonra, daha sofistike Avrupa sermayesi, şirketleri ve uzmanları ile adanın ekonomisini uçurmak (refah getirmek de deniyor) üzere adaya davet edilecek. Kendi parası, bankacılık ile vergi sistemi ve ticaret anlaşmaları ile tamamen kendine yeterli, kapalı bir ekonomisi olacak olan AA, Avrupa Birliği’nden alınan başlangıç sermayesi borcunu 25 yıl içinde geriye ödeyecek. Adadaki ücretler ve tüketici fiyatları ise, tamamen yerel ekonomik koşullara göre belirlenecek, yani ucuz olacak. AA’da beş yıl yaşadıktan ve çalıştıktan sonra, AA sakinlerine gerçek AB pasaportu verilecek; adayı terk edebilecekler ve AB’ye resmen yerleşebilecekler, eğer isterlerse. İsterlerse mi? Daltonların, ayak bileklerinde siyah gülleyle taş kırdıkları hapishane kampından, her buldukları fırsatta neden kaçmak istedikleri daha iyi anlaşılıyordur herhalde.

13.

Şehir devleti başlangıçta, adanın zorunlu sakinleri ile birlikte Avrupa Birliği tarafından yönetilecek. Anayasası, Avrupa Birliği ile Afrika Birliği’nin kendi iç mevzuatları, BM Evrensel İnsan Hakları Bildirgesi ve uluslararası hukuk göz önüne alınarak hazırlanacak. AA ileride, günün birinde, insanların her dört yılda bir temsilcilerini seçtikleri bir cumhuriyete dönüşecek. Temsilci sayısı, AA nüfusuna oranlı olacak. Aşamalı olarak, ama en geç 25 yıl içinde, AA’da doğmuş ve yetişmiş olanlar belirli/yeterli bir sayıya ulaşınca, siyasi iktidar tamamen AA halkına devredilecek. Partiler oluşacak, “normal” seçimler yapılacak. Her şey çok normal, sömürge-getto benzeri kötü niyetli şeyler nereden aklına gelir insanların? Anlamak zor.

14.

AA ilk aşamada 150.000 kişilik bir yerleşme olarak tasarlanacak. Ada gelecekte, daha çok sakinin ikamet edebilmesi için genişletilebilir olacak. Aslında bu mimarlığın ulaştığı en inovatif tasarım seviyesi olabilir: Hiç bitmeyecek bir inşaat kampının tasarımı. Göçerken yakalananlar, kampa alınacaklar. Kamp ne Zürih gibi temiz ve steril, ne de Lagos gibi kaotik; bu ikisinin mükemmel karışımı. Yine AA’nın web sayfasından nefis bir cümle: “AA kaotik bir biçimde organize, formel bir biçimde enformel ve rengârenk siyah-beyaz olacak.” Yerseniz.

“Avrupa Afrika’da”
(kaynak: www.europeinafrica.com)

AA’nın genel yerleşim planı, Avrupa ve Afrika’nın en iyi mekânsal/kentsel özelliklerini toplayacak. Timbuktu şehrinin orijinal ızgara planı ile ilişkili bir ızgara plan şeması, kent planının temelini oluşturacak. Kentsel altyapı, yaya ve toplu taşımaya öncelik verecek ve yapıların inşai kalitesi Avrupa standartlarında olacak. Kentsel tasarım, Akdeniz iklimine saygı gösteren, doğal olarak gölgeli, sağlıklı ve çekici kamusal alanlara yoğunlaşacak. Proje betimlenirken unutulan iki ögeyi de eklemekte yarar var (nasıl olsa kaçınılmaz olarak tasarım sürecinde akla gelecektir): Ada mimarlığı özgün kimlikli ve yerel olacaktır, kuşkunuz olmasın.

Herkesin iki kıyı arasında —yanlış anlaşılmaz, ama yine de yazmakta yarar var: Kastedilen AA ve Afrika arasında— istediği gibi gidip gelmesi serbest. Vize yok, sadece pasaport kontrolü var. Dolayısıyla, aslında AA pasaportu olmayanlar adaya yerleşemiyor —kim neden ister, onu da anlamak zor. Sadece, göçerken yakalananlar, Avrupa’daki mülteci merkezleri AA’ya boşaltılacak. Ada ve Afrika arasında günde dört feribot seferi yapılacak; bütün akışkanlık/mobilite safsatalarına rağmen, her zaman olduğu gibi, durdukları yerde rahat durması gerekenler var. Avrupa yönüne feribot bağlantısı tabii ki yok, medeniyet köprüsünün o yönü tıkalı. Ama, sermaye ve uzmanlığın Avrupa bağlantısı için olsa gerek, AA’nın bir havaalanı olacakmış. Enerji; dalga, güneş ve rüzgâr benzeri yenilenebilir kaynaklardan elde edilecek, taze su ihtiyacı ise denizden. Tamamen sürdürülebilir bir sistem; kim ister ki böyle bir sistemin sona ermesini? Kim istemez beyaz adamın yükünü üstünden alan, dünyanın siyahlarını uzak tutan, sonsuza dek işleyecek bir sermaye makinası olarak çalışma kampı, Perpetuum Mobile sahibi olmayı? Sadece kötü niyetliler.

15.

Der Weg zur Hölle ist jedoch mit guten Absichten gepflastert, und er konnte ebensogut der Absicht sein, Geld zu machen, ohne zu produzieren: Cehenneme giden yol iyi niyet ile döşelidir ve o [kapitalist] da parasını, pekâlâ hiç üretim yapmadan çoğaltmak niyetinde olabilir.”7

16.

Son derece kişisel bir not: Akdeniz’i patlak botlar ve sahte can yelekleri ile geçip, tüm yasal mültecilik süreçlerini pas geçerek doğrudan yeraltında, kaçak var olan o ‘münasebetsizlerin’, sadece en akılcı yolu değil, siyaseten de en doğru yolu seçtiklerini belirtmek gerekiyor.

1. Beyaz Adamın Yükü, The White Man’s Burden, Rudyard Kipling’in 1899 yılında yayımlanan ve beyaz adamın dünyanın beyaz olmayanlarını, onlar kendilerini yönetebilir toplumsal seviyeye gelene, gelişmiş bir toplum olana kadar yönetmesinin ahlaki bir zorunluluk olduğunu savunan şiiri.

2. Sözgelimi aynı yıl, İngiliz siyasetçi Henry Labouchère, The Brown Man’s Burden isimli bir Kipling parodisini, Amerikalı siyahi din adamı H.T. Johnson ise The Black Man’s Burden: A Response to Kipling’i yayımlar. Daha önemlisi, Şikago’da aynı yıl Black Man’s Burden Association isimli örgüt, Filipinler’deki “kahve renklilerin” yaşadıklarının Birleşik Devletler’deki “siyah renklilerin” yaşadıklarının olağan uzantısı olduğunu göstermek üzere kurulur.

3. Romalı şair Vergilius’un “Aeneis” adlı epik şiirinden: Kitap 6, dize 126.

4. Düşüşün erken şairi Shakespeare ve onun yazdığı trajedi: Hamlet, Prince of Danmark; 1. perde 5. sahnenin sonu:
The time is out of joint: O cursed spite, / That ever I was born to set it right.
Zaman zıvanadan çıkmış; / Ne kara talihim varmış ki, / Bana düşüyor onu düzeltmek.
(Türkçesi: Bülent Bozkurt, Remzi Kitabevi, s.: 77, İstanbul, 2005.)
Hem trajedi hem de prens kavramları, düşüşe ilişkin iyi bir tartışma için hayli ipucu veriyor kuşkusuz.

5. The Fall, Albert Camus, tr.: Justin O’Brien, Vintage Books, New York, 1991 (1956).

6. Bu saptama George Orwell’in 1942 tarihli “Rudyard Kipling” başlıklı denemesinde yer alıyor.
Aynı denemede Orwell, Kipling’in İngilizceye yaygın kullanım alanı bulan ve neredeyse anonimleşen deyimler armağan eden tek 20. yüzyıl yazarı olduğunu da belirtir. Orwell’in Kipling’in yeni-icat deyimlerine ilişkin değerlendirmesi, Britanya emperyalizminin peygamberi saptamasını da açıklayıcı niteliktedir. Orwell’e göre, devralınan ve nereden geldiği anımsanmadan kullanılan söz konusu deyimler, her zaman saygı duyulan, benimsenen yazarlardan ya da kaynaklardan gelmez. Publarda, gazete manşetlerinde, siyasetçilerin kahve toplantılarında, siyasi açıklamalarda, basın toplantılarında, sokak dedikodularında Kipling’in adını bile duymamış insanların kullanmaya devam ettiği ve bağlamları çoktan tarih olmuş Kipling icadı deyimler, tüm bu insan çokluğunu birbirlerine yaklaştırır, onları ortaklaştırır; söz konusu deyimler İngiliz dilinin kullanıcılarının kimi eğilimlerini açığa çıkarır. Üstelik deyimlerin kullanıcıları her zaman açıkça emperyalist olmak zorunda da değildir. Giderek bu deyimler, siyasi skalanın tam ters yönünde olanlar tarafından da, kimi zaman siyasi tonu fark edilmeksizin kimi zaman ise fark edilse bile bir tür istihza ile kullanılır. İngiliz dili kullanıcısı, o ya da bu şekilde er ya da geç bu deyimleri kullanmak zorundadır; Kipling İngiliz dilindeki çirkin ve kalıcı, uzun erimli eğilimleri ortaya çıkarır, yeniden üretir; onun bir yazar ve şair olarak önemi budur. Orwell, neredeyse “dilin özneyi mümkün kıldığı, konuşturduğu” saptamasının bir tür siyasi versiyonunu üretir: İstediği kadar muhalif bir sapma olsun, İngiliz dili öznesini o ya da bu şekilde er ya da geç ve kuşkusuz kısmen, emperyalist kılar. Kuşkusuz, burada Orwell’in anadili İngilizce olan Britanya vatandaşlarını (İngilizceye tabi olanları) kastettiği açık. Genel kanının tersine, anadilin dışında dil —sözgelimi yine İngilizce— öğrenmenin, öncelikle ikinci dili öğrenenin kendi anadiline tabiyetini kırmak anlamında önemli olduğu vurgulanmalı. İronik bir biçimde, ikinci dil olarak küresel yaygınlık kazanmanın da bir dili —bu durumda sözgelimi yine İngilizce— kendi tarihsel yükünden de olumlu anlamda uzaklaştırdığı, özgürleştirdiği söylenebilir; dil öteki tarafından temellük edilir. Bir yazarak-düşünür olarak Kipling eleştirisi de, örneğin çağdaşı Virginia Woolf’tan farklı olarak Woolf’un dilin tahakkümünü kırmak için gösterdiği çaba benzeri bir işe hiç soyunmaması, tersine dilin egemen güzergâhlarından ayrılmamasından başlayabilir.

7. Das Kapital, H Karl Marx, cilt I, kitap 1, 3. kısım, 7. bölüm, [206].
Marx’a ait olmayan bu yaygın deyimi tarihsel olarak Vergilius’a bağlayan bir çalışma için: Analogues Proverbs in Ten Languages, E.B. Mawr, s.: 39, Elliot Stock, Londra, 1885.

ada, Avrupa Afrika’da, Beyaz adamın yükü, Bülent Tanju, dil, düşüş, iyi niyet, post-politika, profesyonel etik, Rudyard Kipling, siyaseten doğruculuk, sosyal içerik, sosyal içerikli proje, sosyal sorumluluk, şehir, Theo Deutinger, toplumsal çatışma, White Man’s Burden