Kulakları yenmiş fil 
- Malzemesi: Kumaş 
- Geldiği yer: Singapur 
- Getiren: Ayşegül ve Cem 
- Kulaklarını kemiren: Işık 
Antika fil 
- Malzemesi: Porselen 
- Alındığı yer:
Beyoğlu’nda bir eskici, İstanbul 
- Getiren: Esen ve Bülent 
(fotoğraf: Işık Kaya)


Fil Hafızası
Antika Fil

Esen bir söyleşide, “kişisel eşyaları dert edindiğinden” bahsetmiş ve “ben ölünce kişisel eşyalarım ne olacak?” sorusunu sormuş. Şüphesiz ki, ölüm sonrası kişisel eşyalar, kişisel hayaller gibi neredeyse bütün anlamını kaybediyor. Ben mesela, öldükten sonra, fillerimin kimin için ne anlamı kalabilir ki. Çağlar öncesinde yaşasaydım ve tabii daha önemlisi, mühim bir şahsiyet olsaydım; benimle birlikte fillerimi de gömerlerdi belki. Onlar da bir zaman sonra soyguncular tarafından mezarımdan çıkarılır, kaçakçılar elinde dolaşıp, en sonunda bir antikacıda bulurlardı kendilerini.

Antikacıları, eskicileri pek sevmem. Anlamını kaybetmiş kişisel eşyalarla doludurlar. Ve muhtemelen o eşyaların orada olma sebebinin arkasında ya ölüm ya da parasızlık gibi üzücü bir hikâye vardır. Bir dönem çok giderdim, hüzün bağımlılığımın olduğu gençlik dönemlerimde. Sonra bir gün bir antikacıda kutularca eski eşya getirildiğini gördüm; bardaklar, tabaklar, içinde halen resim olan çerçeveler. O eşyaların kullanıldığı sofralardaki dumanı tüten yemekler eşliğinde sohbetler, sehpalardaki tatlı dedikodu çayları, vazgeçilmez el emeği dantel örtüler geldi gözümün önüne, fena oldum. Korkunç gelmişti bana. Bir daha da gitmedim. Ne zor meslek.

İşin ilginç tarafı, bunları tekrar hatırlamamı sağlayan arkadaşım Esen de bir gün eskiciden alınmış bir fil getirdi bana. Yer yer kırçıllaşmış parlak siyah bedeniyle göz alan bu file bayıldım. Yaşı benden büyük birileri fillerimi görürse, muhakkak gözü ona takılır ve “aa bizde de, ya da falancada da aynısından vardı”, der. Yani, gerçek bir klasiktir kendisi. Ve yitirilen anlamı yanında şimdi bambaşka bir anlam kazanmış durumda, yeniden doğmuş gibi. Bu kısmetle giderse ben öldükten sonra da bir seven bulur kendine. Böyle bakınca da, sırf eski eşya kullansak diye düşünüyor insan. Ama şu geçmiş yükü beni ürkütüyor. Aslında üretiminden pazarlamasına, hangi eşyada nahoş bir yük yok ki acaba? Her halükârda en iyisi kullanılan eşyayı minimuma indirmek, ister istemez birikiyorlar üstelik.

Biriken eşyalar yanında bir de zamanla yok olan eşyalar var. Kırıldığına, yıprandığına üzüldüğümüz. Giden eşyanın ne kadar önemi olabilir? Mesela kulağı, burnu yenmiş, Işık tarafından kemirilmiş fillerim. Işık bizim köpeğimizdi. Esas o gidince anladık gitmenin anlamını. Daha bebekken, bizimkiler de bebeklikten biraz büyükken, Bozcaada’da bağların ortasında Emre’nin kucağına yerleşmesiyle ailemize katılmıştı. İsmini Memo koydu, “çünkü çok aydınlık gibi”, dedi. Çocukların tutkuyla sevdikleri, vurdumduymaz ve her daim neşeli bir arkadaşları oldu hemen, bir Beagle olarak dayanılmaz sevimlilikte ve haşarılıkta. İki yaşına geldiğinde Levent’te dedelerinin evinin bahçesinden çaldılar onu. Tabii bir bekçi köpeği olmadığının farkındaydık, ama çalınmak da bir köpek için ağır bir durum. Duyduk ki, oralarda çok oluyormuş öyle şeyler o ara. Maaile saatlerce, günlerce sokak sokak aradık.

O günden sonra, Memo iki gün boyunca neredeyse hiç durmadan katıla katıla ağlayınca, Emre yemeden içmeden kesilince ve Arda’nın yüzü uçuklarla dolunca, ben de bir daha köpek edinmeyelim istedim. Işık’ı çok özledik, muhteşem bir şahsiyetti kendisi. Sadık köpek tipolojisinden oldukça da uzaktı; babamın memleketi Eğirdir’deki köpeğimiz Muçaço gibi. Bir gün fark etmiştik ki, Muçaço’nun “Süleyman” kod adını kullandığı, bizden gizli başka bir hayatı ve ailesi varmış. Altınkum Plajı’nda o aileyle karşılaşınca ve tanımadığımız çocuklar, “Süleymaan, Süleymaaan” diye boynuna sarılınca ortaya çıktı. Başına buyruk, özgür ruhlu köpeklerdi onlar.

Halbuki özgürlük daha çok kedilere yakıştırılır. Kedi özgürdür, karakter sahibidir denir, sanki köpekler karakterli değilmiş gibi. Ben en çok kedilerin herhangi bir noktayı en rahat şekilde kullanma özelliklerine bayılıyorum. Duvardaki küçücük bir girinti, çıkıntı, doğalgaz kutusunun üstü, parmaklık, kapı kulpu, neresi olursa. O nasıl bir rahat etme kapasitesi öyle. Sokak kedisi de olsa, şımarık ev kedisi de; her harekette kendine güvenli bir asalet, ‘sıkıysa bana saygı gösterme’ havaları. Çekicilik söz konusu olduğunda ise, bence kimse atletik bir tekirin eline su dökemez. Ama genel olarak kedi köpek diye bakınca, kedileri oldukça da asabi bulurum.

Geçen gün sokakta gördüm yine. Uzaktan iki köpek sahipleriyle, hoplaya zıplaya geliyorlar, kuyruklar havada, o kaygısız köpek neşesi içinde, lay lay lom. Yanımdaki öylecene yayılmış oturan kedi bunları uzaktan görünce aniden bir kabarmak, tıslamak, pis pis bakmak. Ötekilerin umurunda bile değil. Ne oluyoruz kardeşim, bu ne asabiyet? Germeyelim ortamı gerekli gereksiz şu ölümlü dünyada, zaten yeteri kadar gerginiz.

antika, eşya, Fil Hafızası, İpek Yürekli, kedi, köpek