(fotoğraf: Işık Kaya)
Fil Hafızası
Annemden Gelen
Sayısız Fil

Annem iki cingöz çocuk doğurduktan sonra, havalara bakarak hayallere dalan benim gibi daha avare bir bebekle karşılaşınca biraz ‘şapşal’ olduğumu düşünmüş. Halen kısmen de olsa aynı şekilde düşünüyor sanırım.

Devlet dairelerinde, bürokratik işlerde, parasal meselelerde, azim, hırs ve politik kıvraklık gerektiren her türlü durumdaki beceriksizliğimin aile içinde meşhur olması yetmezmiş gibi, duygusal tepkilerimde de baştan sabıkalı kabul edilirim. Annemden sıkça duyduğum “kimbilir sen nasıl konuşmuşsundur?” sorusu nahoş durumlarda hep karşı tarafa hak verir. Ama tarzımız benzemese de, benim epey bir annem tarafa çektiğim bellidir.

Annemin ailesi İstanbul’a Yanya’dan gelmiş. Tanıdığım Yanyalılar genelde hayatı seven, birlikte yaşamayı, gülmeyi bilen kalender, ama biraz da antika insanlardır. Bu kültürden bize kalan, şahsına münhasır insanların nesillerdir anlatılan komik hikâyeleri, lezzetli yemekler ve Türkçe Rumca karışımı bölük pörçük Yanyaca deyişler olmuş. Suda delik, bu deyişlerden en sevdiğim. “Bugün ne yaptın?” sorusuna cevap; Ena tripa sto nero / Suda delik. İnsanın kendini bilmesinin özeti gibi.

Ben de hayat boyu yaptığım işi, şu uçucu eğitim işini suda delik yapmaya benzetiyorum. Bu yüzden yalnızca kendini önemseyen eğitimcilere hayretle bakarım. Bizde iki kere proje dersi veren, öğrencilerin ufkunu sonsuza kadar açmış en ilham verici tasarım hocası olduğuna emin olur hemen. Halbuki eğitim bir sistemdir, bir kişiyle iyi eğitim olamıyor maalesef. Üniversite ortamlarında, farklılıklara izin verecek sağlam bir omurgaya, ‘öteki’nden korkmayacak kadar kendine güveni olan hocalara ve her kesimden insana saygı duyulan bir anlayışa ihtiyaç var öncelikle. Herşeyin başı saygı ama “insan önce kendine saygı duymalı”, der annem.

Anneme
duyduğum saygının
en önemli sebebi ise,
birbirine hiç
ama hiç benzemeyen
dört çocuk
yetiştirebilmiş olması.
Kendi kişiliğinden
taviz vermeden
farklılıklara
açık olmayı
bize göstermesi.

Annemin özdeyişleri bitmez. Bizi hep “mühim olan iç güzelliğidir”, diyerek büyütmüştür. Sonra bakımsızlığımdan dehşete kapılıp, “o kadar da demedik evladım, dışarısı da mühim tabii”, diye de eklemiştir. Anneme duyduğum saygının en önemli sebebi ise, birbirine hiç ama hiç benzemeyen dört çocuk yetiştirebilmiş olması. Kendi kişiliğinden taviz vermeden farklılıklara açık olmayı bize göstermesi. Dünyada değişik arkadaş gruplarıyla gidip görmediği yer azdır herhalde. Bu seyahatlerin bana özel faydası, binbir köşeden gelen fillerim. Çeşit çeşit filler. Çeşit iyidir.

Annem, bütün bu seyahatleri içinde, ana baba evi Yanya’ya ilk ziyaretini kardeşim Zeyno, kuzen Yeşo ve benimle birlikte yaptı. Uzak akrabalarımızı bulduğumuz, eski aile evini, bildik mahalleleri aradığımız, hayat boyu duyduğumuz hikâyelerin izlerini sürdüğümüz, bir anlamda hayaletlerin peşinden koştuğumuz duygusal, bol ağlamalı, gülmeli bir geziydi. Yunanlı komşularla çat pat İngilizce anlaşmaya çalışmak hazindi tabii. Madem oralardan geldik, neden Yunanca bilmiyoruz ki? Hadi en azından Yanyaca. Annem bile bilmiyor. Onun için Yunanca sadece büyüklerin, çocukların yanında onların anlamasını istemedikleri konuşmalarda kullandıkları bir gizli dil. “Nasılsın?” sorusuna, “kala-yım şükür” cevabı veren melez dil Yanyacanın bir nesilde yok oluvermesi inanılmaz.

Yunanca bilmemek beni neredeyse şaşırtıyor. Yunanistan’a gittiğimde kendimi o kadar evimde hissediyorum ve Yunanlılarla o kadar iyi anlaşıyorum ki, sanki doğal olarak konuşabilir olmalıyım gibi geliyor. Andreas’la, Yorgos’la veya Georgia’yla aramızdaki kardeşlik duyguları, hemen yakınımdaki bir çok insanla kurduğumdan daha güçlü. Yanya’da bize defalarca dedikleri gibi, “vi ar layk bıradırs yu nov?”.

O ilk Yanya çıkartmamız her açıdan hatırlanmaya değer oldu. Gidişimiz de şenlikli bir güne denk geldi. Uçak havaalanına indiğinde alanda bando mızıka ve folklor ekibi tören yapmaktaydı. Bizi karşılamak için mi dedik, değilmiş. O gün, Yanya’nın Türklerden kurtuluş günüymüş meğer. Yani, bizden kurtuluş günü. Bu kadar mı denk getirilir. Geri döndük diye adamların kalbine inecek. Tarih çok acımasız.

Yanya’dan gelen aile büyüklerimizin hayatları boyunca hiç gidip doğdukları yerleri görmemelerine hayret ederdim. Ama şimdi göç etmek zorunda kalmanın, evin bildiğin yerleri terk etmeye zorlanmanın nasıl bir travma olduğunu daha iyi anlıyorum. Tek çare unutmak olmalı.

Yorgos Dalaras’ın da söylediği ve her dinlediğimde gözlerimi yaşartan “S’agapo” şarkısı; deli gibi özlenen bir sevgiliye seslenir, ama bu sevgilinin bir kadın mı, yoksa aslında terk edilen memleket Anadolu mu olduğu tartışmalıdır. “Seni sen olduğun için seviyorum, bütün dünyayı da içinde sen varsın diye”, dediği, “ne olur kapalı pencerenin kepenklerini arala, seni bir daha göreyim”, diye yalvardığı şarkı. Bu toprakların çoraklaşma sebebi gözümüzün önünde.

Yeşim taşından fil 
- Malzemesi: Yeşim taşı 
- Geldiği yer: Singapur 
- Getiren: Annem

Kıvrık burunlu cam fil 
- Malzemesi: Cam 
- Geldiği yer: Dublin, İrlanda 
- Getiren: Annem

Mıknatıs kulaklı fil 
- Malzemesi: Ahşap 
- Geldiği yer: Bilbao, İspanya 
- Getiren: Annem

Mor Hint fili 
- Malzemesi: Kumaş 
- Geldiği yer: Hindistan 
- Getiren: Annem

Altın fil 
- Malzemesi: Ahşap 
- Geldiği yer: Myanmar 
- Getiren: Annem

Beyaz Hint fili 
- Malzemesi: Seramik 
- Geldiği yer: Hindistan 
- Getiren: Annem

(fotoğraf: Işık Kaya)


Fil Hafızası, göç, İpek Yürekli, Yanya