Anlam Öldü,
Yaşasın Yeni Anlam!

Charlton Comics’e ait birtakım süper kahramanların yayım hakları 1985’te DC Comics’e geçer. Satışları kötü giden The Saga of the Swamp Thing’i DC için hem eleştirel hem de ticari bir başarıya dönüştüren yazar Alan Moore, o sırada bağımsız olarak yeni bir çizgi roman üzerinde çalışmaktadır. Moore, hikâyesi için tanınır oldukları sürece kim olduklarının hiçbir önemi olmayan bir dizi süper kahramana ihtiyaç duyar. Tanınırlık, okuyucu üzerinde şok etkisi yaratmak amacıyla kullanılan bir araç olacaktır. Charlton karakterlerini kullandığı hikâyesi Who Killed the Peacemaker?’ı, DC’nin kendinden bu yönde bir talebi olmasa da, DC editörü Dick Giordano’ya sunar. Giordano, DC’nin yayım hakları için yüklü bir tutar ödediği karakterlerin sırayla ölmesinden memnun olmasa da, kurgudan etkilenmiştir. Moore’dan hikâyeyi özgün karakterlerle yazmasını talep eder. Moore fikre başta sıcak bakmasa da, üzerine kafa yorduğunda, karakterlerini Charlton karakterlerinden yola çıkarak tasarlarsa, okuyucuyu karakterleri tanıdığı yönünde aldatabileceği ve yaratmak istediği şok etkisini yine yakalayabileceği sonucuna varır. Moore projeye odaklanmışken, For the Man Who Has Everything’de Moore’la birlikte çalışan çizer Dave Gibbons, Moore’un yeni bir mini seri yazdığını öğrenir. Moore’la yaptığı telefon görüşmesi sonrası hikâyeyi görselleştirme görevini üstlenen Gibbons, ara renklere yoğun biçimde yer veren alışılagelmişin dışındaki tarzı nedeniyle, John Higgins’i de çizimleri renklendirmesi için Moore’a önerir.

Watchmen evreninde 80’ler Amerika’sı, biraz da olsa gerçeğinden farklıdır. Vietnam Savaşı 1971’de bitmiş, maskeli kahramanlar Amerika’nın Vietnam’daki tartışmasız galibiyetinde rol almıştır. Savaş sonrasında Amerika sokaklarında sıkça boy gösteren bu tipler, fevri hareketleriyle halkın tepkisine neden olmuş, gelen şikâyetler üzerine 1977’de, devlet adına çalışmadıkça maskeli kahraman olmak yasaklanmıştır. Doctor Manhattan’ın [Doktor Manhattan] olası bir müdahalesinden çekinen Sovyetler Birliği, Afganistan’ı altı yıl gecikmeyle 1985’te işgal etmiş, hâlen Nixon başkanlığındaki Amerika, Sovyetler Birliği’yle nükleer savaşın eşiğine gelmiştir.

Watchmen öncesinde V for Vendetta’yı yazan Moore, çizgi roman mecrasının tanıdık olmadığı konuları, hiç tanıdık olmadığı bir dille aktarmayı zaten denemiş bir yazar. Karmaşık olay örgüsü, doğrusal olmayan anlatı, uzun diyaloglar, politik kavramlar, felsefi kuramlar, edebiyat ve sanat tarihine göndermeler daktilosu kadar sık kullandığı araçları. Watchmen’i tasarlarken sahip olduğu motivasyonu, Moby Dick’le aynı yoğunluğa sahip bir iş üretmek olarak açıklayan Moore, böylesi bir yoğunluğu çizgi romanın geleneksel kalıpları içinde yakalayamayacağının farkında. Ama bu kalıpları yok saymanın da çizgi roman okuyucusu ile iletişim kuramama anlamı taşıdığını bildiğinden, idealindeki çizgi romanı var olan kitleye sunmanın farklı bir yolunu arıyor. 1986’da yayımlandığında ortalıktaki hiçbir çizgi romana benzemeyen Watchmen, 90’ların ortasında bir çizgi romanda aranan her şeyi ifade etmeye başlıyor. Üretilen her nitelikli iş Watchmen’i referans alarak değerlendiriliyor. Yine o sıralarda, Moore’un Watchmen’i yaratırken izlediği sürece dair çok sık kullanılan bir ifade var: Süper kahramanın yapısökümü.

Alan Moore, 2009
(kaynak: Wikimedia Commons) 
Watchmen, DC Comics

Yapısöküm, Derrida’nın metinlerin alt anlamlarını sorgulamak adına, metnin fiziksel nitelikleri ve anlamı arasındaki ilişkiyi irdeleyerek geliştirdiği okuma süreci. Kuramı ortaya koyan Derrida postyapısalcılıkla ilişkilendirilen bir isim. Postyapısalcılık, yapısalcılığın metnin ancak ikili karşıtlardan yola çıkarak anlamlandırılabileceği yönündeki savını, baskın karşıtın bilinci öngörülebilen yargılara yönlendirme olasılığı nedeniyle reddediyor. Dilin tarihsel gelişimi boyunca, örneğin kadın kelimesine yüklenen anlamlar, erkek kelimesine yüklenenlere kıyasla değersiz kabul edildiğinden, ikili karşıtlara dayalı bir okumada kadın kelimesinin geçtiği her ifade, erkek kelimesine yüklenmiş nitelikleri barındırmadığı varsayımı üzerinden değerlendirilir. Postyapısalcılığın karşısında durduğu, birbirine karşıt olmakla algı üzerindeki etkisi eşdeğer gibi sunulan iki kavramdan birinin gerçekte dezavantajlı olduğu çelişkisi ve bu çelişkinin baskın karşıta dayalı ideolojileri ayrıcalıklı kılıyor oluşu.

Kelimelerin mutlak anlamlarının olmayışı ve onlara yüklenen anlamların da bireye, zamana ve mekâna bağımlı olarak değişmesi üzerine inşa edilmiş bir kuramın, anlama yaklaşma çabasında güvendiği tek şey metnin fiziksel yapısı. Yapısöküm, kelimeler arasındaki ilişkiden yola çıkarak yaratıcı sürecin geriye doğru ilerletilmesi, adımlar arasındaki tutarsızlıkların bulunması ve yazarın yazdıklarının ötesinde metnin gizlediklerinin ortaya koyulmasına odaklı. Metin ve anlam arasındaki ilişkiye duyduğu ilgi nedeniyle kuramsal bir disiplin olarak yapısöküm, felsefe ve dilbilime ait olsa da, kavramsal olarak yapısökümün, anlamın tek olmadığı ve var olan anlamın parçalanarak yeni anlamlara ulaşılabileceği yönündeki söylemiyle, pek çok farklı disiplinin yaratım süreçlerini doğrudan etkilediği söylenebilir.

Bu disiplinler arasında en kolay ilişkilendirilebileni, Derrida’nın da gelişiminde rol alması nedeniyle, tasarım ve mimarlık ve bu disiplinlerde yaygın kullanım kazanan ismiyle yapısökümcülük akımı. Yapısalcı felsefenin ulaşmaya çalıştığı mutlak anlam, modernizm olarak kavramsallaştırılan mimarlık üretimi ile birlikte, karşımıza ideal form olarak çıkar. Mimarlığın yapı tasarlama ve inşa etme süreci olmanın ötesinde, anlam üretme becerisine de sahip olduğu iddiası kabul edilirse, anlama ulaşmaya yönelik süreçlerin mimarlık üzerinde de işlemesi beklenir. Dolayısıyla, mimari yapısöküm de, yapısalcı bir anlayışla tasarlanmış ve tasarımına yön veren bilginin tüm tipik ikili karşıtlarını barındıran bir mimari ürünün tasarım sürecini geriye doğru işleterek, ideal forma yaklaşmak adına konmuş tüm sınırları kaldırmayı hedefler.

Yaratıcı süreçleri mimarlıkla benzer ölçüde modernizmden etkilenen grafik tasarımın, söz konusu anlatı tarafından içine çekildiği, hiyerarşik düzen üzerine kurulu, tek bir okumaya olanak veren tasarım anlayışını kırma planı yine yapısöküme dayanır. Grafik tasarım objesi iletişim kurma yetisini barındırmak zorunda olsa da, kendine yüklenmiş anlamı herkese aktarmak adına her zaman çaba sarf etmeli midir? Devamında, yapısökümsel tipografi sorgulamayı sürdürür. İletişim doğrusal bir süreç midir yoksa farklı katmanlarda eş zamansız olarak mı ilerler? Tipografinin geleneksel araçları sözü yazıya aktarma konusunda işlevsiz değil midir? İçeriğinden bağımsız olarak tüm metinlere benzer tipografik yaklaşımları uygulamak doğru mudur?

Mimarlık ve grafik tasarımın dışında kalan disiplinlerde, yapısökümsel tavırları sergileyen isimler bir hareket altında birleşmediklerinden, yapısökümün etkisini yakalamak adına tekil isimlerin işlerine bakmak gerekir. Yapısöküm söylemi ve etkileri, anlatının özellikle önem taşıdığı sinema kuramı ve eleştirisinde, ve daha önemlisi, pek çok yönetmenin filminde sürekli ortaya çıkar. David Carson’ın grafik tasarımlarıyla, David Lynch’in filmleri arasındaki ortak tavrı yakalamak zor değildir. Carson’ın sayfanın fiziksel sınırlarına dayadığı için eksik kalan kelimelerini, Lynch’in kurguda tamamlanmadan kestiği sahneleri karşılar. Carson’ın yığdığı grafik objeleri yerine, Lynch’in çakıştırdığı görüntüleri vardır. Harfler, kelimeler ve satırlar arasındaki düzensiz boşluklar; ansızın donan, olması gerekenden hızlı ya da yavaş ilerleyen kareler ile örtüşür. Mürekkep lekelerinin ve baskı hatalarının dengi, bulanık görüntüler ve boğuk seslerdir. Postmodernist sinemaya göre tüm bu estetik unsurlar; her izleyicinin algılama sürecini farklı deneyimlemesine, farklı bir film izlemesine, belki de en önemlisi, herkesin aynı filmi aynı biçimde okuyabileceği yanılsamasını imha etmeye yöneliktir. Lynch, tahmin edilebilirliği kırmak adına, senaryonun o gün çekeceği sahnelerini çekimden bir gün önce yazdığı Inland Empire ile, işleri bir adım daha öteye taşır.

Daha geniş bir perspektifte, endüstriyel müzik tanımını ilk kez ortaya koyan Throbbing Gristle’ın müziğe yaklaşımını yapısökümcü olarak nitelemek de olası. Sahibi oldukları Industrial Records tarafından 1979’da yayımlanan 20 Jazz Funk Greats albümünün konsepti algıyı yanlış yönlendirme üzerine kurulu. Kapakta görünen Beachy Head, güneşli bir günü geçirmek için ideal bir yer izlenimi verse de, İngiltere’nin en popüler intihar noktası. Fotoğrafta olabildiğince sıradan duran bu insanları sahnede Viyana Aksiyoncularından ayırmak zor. Albüm çalmaya başladığında duyulan şeyse, albümün ismine tezatla, ne jazz ne de funk. Throbbing Gristle disko müziği sökümlüyor, insan psikolojisinin karanlık yanına seslenen mekanik unsurları sahiplenip punk müziğin provokatif duruşuyla destekliyor. 70’lerde elektronik müziğin işlevsiz olduğunu düşünen grup üyeleri, aynı enstrümanlara farklı bir kitlenin sahipleneceği yeni işlevler yükleyerek, sahneye sintisayzırlar ile çıkan ve punk fanzinlerinde yer bulan ilk grup oluyor.

Odaklanılan her yeni işle birlikte yapısöküm kavramının çerçevesi işlevini tamamlamış olanı ya da yerine getirmeyeni değiştirmek veya tamamen yeni bir işlev yaratmak yönünde genişlese de, süreç hep farklı olanı var etmek için işliyor. Yapısöküm diğer olasılıklara var olmanın yolunu açıyor. Kişinin, kendini birey olarak tanımlama adına benimseyeceği bir tavra dönüşüyor.

Kaldırıma düşmüş bir gülen yüz rozeti Watchmen’in ilk karesini açar. Üzerinde, sıçramış bir damla kan vardır. Rozeti çevreleyip mazgala doğru süzülen kan gölüne kıyasla önemsiz kalan bu detayı kurcalamak yerine, ne olup bittiğini anlamak adına bir sonraki kareye geçilir. Oysa ikinci bir okuma için ilk kareye dönüldüğünde, ilerleyen sayfalarda sıkça karşılaşılan başka bir imge nedeniyle, rozete ikinci bir anlam yüklemek kaçınılmaz olacaktır. Sonraki sayılarda da kendine sıkça yer bulan bu rozet, yer aldığı kare içerisinde ilkine oranla çok daha sınırlı alanları kaplasa da, sarı ve siyah rengiyle arka plandan kolaylıkla ayrışacak ve her karedeki anlamın tekrar sorgulaması yönünde sunulan bir işarete dönüşecektir.

Yakalanan bu detaydan cesaretle ikinci okumada kareler daha dikkatli incelenmeye başlandığında, hemen birkaç sayfa ötede tamamı kadraja sığmayan bir duvar yazısı fark edilir. Eksik harfler refleksle tamamlandığında Who watches the Watchmen? sorusu belirir. Türkçeye Peki bekçileri kim denetliyor? şeklinde çevrilebilecek olan bu ifade, güvenliği sağlamak amacına hizmet eden bir yapının, denetlenmezse, güvenliği tehdit edebilir hale geleceğine işaret eder. Duvar yazısının ne söylediği kadar neden o karede yer aldığı da önem taşır. Çünkü aynı sıralarda bekçilerden biri, Rorschach, bir suç işlemiş; suç mahallini terk etmektedir.

Rorschach, Moore’un, süper kahraman kavramını yeniden biçimlendirmek üzerine, etik teorilerinden yola çıkarak kurguladığı karakterlerinden ilk karşımıza çıkanı. Hareketlerine sadece açık bir şekilde tanımını yaptığı ahlaki değerler üzerinden yön veriyor. Watchmen içinde en tutarlı ve beraberinde en kolay tahmin edilebilen, bu yönüyle de, klişe süper kahramanlara en benzer olanı. Ancak diğer klişe süper kahramanların aksine ahlaki mutlakçı değil. Adaletin yerini bulması adına geçen süreçte her türlü yöntemin izlenebileceği görüşünde, bir nevi engizisyonun vücut bulmuş hali. Kendi benimsediği ve diğerlerininkinden üstün olduğunu yüksek sesle dile getirmekte sakınca görmediği ahlaki değerleri topluma yayma çabasında. Rorschach, tartışmasız, bir faşist.

Rozetin sahibi The Comedian [Komedyen]. Ama gülen yüz sadece ironi için orada. Hayat zaten bir şaka, ağzında sürekli bu laf var. Ama komik olmayan bir şaka. Kendisinin mantıksız ve aşırı tepkiler vereceğini tahmin etmek olası, tepkinin yönünü bilmek imkânsız. Yaptıklarını gerekçelendirmek adına söylediği tek şey başkalarının da aynı şeyleri yapıyor oluşu. Bir de sürekli, yaptıkları şeyin hiçbir anlamı olmadığını tekrarlayıp durduğu cümleleri var. Komedyen bir hiççi. Kendi kendine zarar vermek de dahil, yaptıklarının tek açıklaması yapabiliyor oluşu.

Watchmen içinde insanüstü yeteneklere sahip tek karakter olan Doctor Manhattan [Doktor Manhattan], insanlarla empati kurma becerisinden tamamen yoksun. Diğer taraftan, zaman algısı sadece tek yönde doğrusal ilerleyen, çok boyutlu evreni algılama kapasitesi son derece sınırlı olan insanın, Doktor Manhattan ile iletişim kurabilme yetisine sahip olmadığı da söylenebilir. Deterministik bakış açısı yüzünden insancıl kaygıları yersiz bulan Doktor Manhattan’ın tek uğraşı bilim. Nietzsche, hiççiliğin kaynağı olarak insandaki hiyerarşik değer sisteminin çöküşünü gösterir. Tanrı kavramının, değer sisteminin en tepesinde yer aldığı bir hiyerarşide, yerine başka bir şey konulmaksızın tanrı kavramı hiyerarşiden çıkartılırsa, tanrı kavramının altında yer alan tüm öğeler de itibarsızlaşır. Tanrı benzeri yetenekler kazanan Doktor Manhattan’ın da tanrıya olan inancını yitirmemesi beklenemez. Giderek hiççiliğe sürüklenen Doktor Manhattan’ın var oluşunu anlamlandırma çabası, yine Nietzsche’nin kurguladığı üstinsan pratiğinden geçer.

Gerek öznel hareketleri gerekse yaşadıkları duygusal ilişki ile ortalama insan davranışlarını hatırlatma adına sulunan Nite Owl [Gece Kuşu] ve Silk Spectre [İpek Peri] dışında, hikâyenin sunduğu son karakter olan Ozymandias’sa açık şekilde bir utilitaryan. En yüce ahlaki değerlerin ancak toplumun yararına işleyenler olabileceği fikrinde. Devletlerin sokaklarda işlenenden çok daha büyük suçlara imza attığını ve bu suçların cezasız kaldığını sorgulayabilen tek Watchmen. Üstün zekâsının, sahip olduğu şirketlerin ekonomik gücüyle beraber, zamanında Büyük İskender’in yaptığı gibi dünya devletlerini birleştirebileceğini düşünüyor. Bu idealiyle arasında duran probleme getirdiği çözüm önerisi de, yine Büyük İskender’in Gordion düğümüne getirdiğinden farksız. Ozymandias; liberal, müteşebbis, hayırsever, vejetaryen ve ihtimal dahilinde eşcinsel.

Rorschach’ın değil bir klişe süper kahramanın, etik bir bireyin vasıflarına bile sahip olmadığı ortada. Rorschach bir antikahraman. Bugün antikahramanlar ile en sık karşılaşılan mecra çizgi roman olsa da, 80’lerde durumun böyle olduğunu söylemek zor. Moore’un mecrada yarattığı ilk kırılım bu. Rorschach’ı hatalarla dolu, bozuk ama olabildiğine ilginç bir karakter olarak tasarlamak, çizgi roman tarihinin geniş kitlelerce sevilen ilk antikahramanı olarak. Kendini anarşist olarak tanımlayan Moore’un, faşist eğilimlerini ortaya koymaktan çekinmeyen Rorschach’ı neden kabul görür bir karakter olarak tasarladığı tartışmaya açık olsa da, Watchmen’in Reagan Amerika’sının bir eleştirisi olduğunu söyleyen Moore’un, Rorschach’ı, bu eleştiriyi Reagan’ı iktidara taşıyan kitleye okutmak adına, bir Truva atı gibi kullandığı söylenebilir. Ne de olsa Moore, Rorschach’ı üzerine kurguladığı Mr. A’in [Bay. A], Ayn Rand’in düşüncelerinden hareketle tasarlandığının bilincinde ve Rand’in de, The Fountainhead’le gizli üstüncü ideolojisini benzer bir üslupla fark ettirmeden Amerikan okuyucusuna sunduğu düşüncesinde.

Doktor Manhattan’sa Rorschach’ın aksine bir süper kahramanın sahip olması gereken tüm nitelikleri barındırıyor. Sadece insanlığa yardım etmek için gerekli motivasyondan yoksun. Moore diğer bir kırılımı klişe süper kahraman örneğine en yakın karakterini işlevsiz kılarak yaratıyor. Bu aynı zamanda, çizgi romanın süper kahraman olmaksızın da var olabileceğinin ispatı. Watchmen’de yer almayan bir diğer şeyse bir süper kötü. Hikâyede süper kötünün olmayışı karakterleri kendi moral değerleri ile yüzleşmek zorunda bırakıyor. Bu da Moore’a irdelemek istediği felsefi kavramları yayabileceği bir alan açıyor.

Ancak tüm bunların ötesinde Watchmen’i özel kılan, zamana meydan okumak yerine, zamanla anlamını değiştiren bir iş olması. Her okumada yeni bir anlam kazanması.

{fotoğraflar: dys_}

Alan Moore, anlam, antikahraman, çizgi roman, Dave Gibbons, David Carson, David Lynch, dys_, grafik tasarım, illüstrasyon, John Higgins, karakter, kitap, okuma, süper kahraman, Throbbing Gristle, Watchmen, yapısöküm