Ankara’nın
Taşına Bak...

Ankaralılar bana çok kızacaklar ama, Yahya Kemal, “Ankara’nın İstanbul’a dönüşünü seviyorum” derken bence Ankara’ya kıyak bile geçmiş. Doğrusu, “Ankara’nın Ankara’dan dönüşünü seviyorum” gibi daha toparlayıcı bir ifade olmalıydı.

Şimdi efendim, Ankara’da, cenaze işlerine yeni bir düzen getirilmiş. Bir derleme, bir toplama, bir çekidüzen verme, bir zapturapt altına alma yapılmış ki, sormayın gitsin. Artık başkentimizde cenazeler öyle her camiden değil, belirli camilerden kalkıyormuş. Ben bunu yeni ve maalesef çok sevdiğim bir yakınımın cenaze töreni vesilesiyle öğrenmiş bulunuyorum ki, bu da üzüntümü kat be kat artırıyor.

Bu memlekette, bir şeylerin modernleştikçe sakilleşmesi, var olan, sahip olunan her değerin ve geleneğin derhal vazgeçilebilir olması, aslında hemen her şeyin temelsiz ve eğreti olmasıyla mı ilişkili acaba? Kısa kesiyorum.

Cenaze töreni Ankara Karşıyaka Mezarlığı’nın içindeki camideydi. Ahmet Efendi Camii.

Caminin avlusunda yirmi dört cenaze vardı. Saydım. Sanırsın toplu bir kıyım olmuş. Satırında dört, sütununda altı tabut olan bir matris şeklinde dizilmiş, tekerlekli arabaların üstünde bekleşen yirmi dört tabut. Tabutlar, üstü emayemsi, janjanlı bir soba boyasıyla boyanmış, metal. Fenni. Tabutun üstüne örtülen örtü, tabutun üstünde camlı bir çerçeve içine alınmış. Su, deterjan, yıkamak, ütülemek, eleman vesaire israfı olmasın diye zaar. Çevreci. Bir taşla iki kuş. Musalla taşı yok, tekerlekli arabalar var. Market arabası. Pratik. Cenazenin ismi ve bir “kod numarası” yazılı beyaz bir A4 kağıt tabutların üstüne bantlanmış. Seloteyp. Cemaat, geride üstü tenteyle kapalı geniş bir alan var (resimde caminin solunda), orada bekleşiyor. Kim kimin cemaati, hangisi kimin cenazesi belli değil. Tente direklerine monte edilmiş mebzul miktarda LCD ekranda cenaze isimleri, kod no’ları ile ada parsel no’ları hem listelenmiş, hem de alttan bant şeklinde akıyor. Borsa hesabı. E namaz sırasında da cemaat caminin dışına taşıyor tabiatıyla. Şu memlekette, bütün cemaatini kendi içerisinde toplayabilecek büyüklükte bir cami yapmak mümkün değil herhalde. “Sığmam, taşarım” mesajı. Her şey, olanca saygısızlığıyla sakil, zevksiz, görgüsüz ve pespaye.

Namazın sonuna kalamadım. Sonrasını bilmiyorum. Cenaze namazı nasıl kılındı? İsimler nasıl okundu? Er kişi hatun kişi, haklar sırayla mı, topluca mı helal edildi? Kapının önünde hiç cenaze arabası yoktu, yirmi dört cenazeyi eşi dostu nasıl aldı, kabristana nasıl taşıdı? Herkes kendi cenazesini camiden kabristana tekerlekli el arabalarıyla market sepeti gibi ite ite yayan mı götürdü? Bilmek de istemiyorum.

Türkiye’de, İstanbul’da bile hâlâ mahalle hayatı vardır. Bu insanları, öldüklerinde niye, eşi dostu, komşuları mahallelerinin camiinden uğurlayamasın? Her mahallede en az bir cami, o caminin bir imamı zaten yok mu? İnsanlar ölüleriyle niye doğru düzgün vedalaşamasın? Şunun şurasında, sayısı topu topu bir elin parmaklarını geçmeyecek kadar ritüel var. Bu kadarını bile elleşmeden, çirkinleştirmeden sürdürebilmekten aciz miyiz? Yazıklar olsun. Bunları dert etmek de, bir ateiste mi düştü? Buna da helal olsun.

Şimdi biraz düşününce o çok sevdiğim insanın, “Hainler Mezarlığı” kavramını icat etmiş, ölümün kendisini yeterli görmeyip kendini inandığı yaradanının yerine koymaya cüret ederek ölmüşleri kendi fâni siyasi görüşüne göre cezalandırmaya kalkan, ölüye hakarette hiçbir beis görmeyen bu insanların elinden ucuz bile kurtulduğunu düşünüyorum.

Ankara’da ölen her bahtı karadan, onlara böyle bir son töreni reva görenler adına özür diliyorum. Allah rahmet eylesin.

Ankara, cami, cenaze, Kağan Önal